Alman karşıdevriminin 27. yıldönümü

"Ücretsiz sağlık sistemi; herkese iş, herkese aş; herkese konut; herkese sosyal-kültürel kendini gerçekleştirme alanı; gelecek kuşağı düşünme kaygısından ilelebet kurtulmuş olma; işsizlik kavramını tanımama; emeklilikte onurlu bir yaşam sürme... Tüm bunlara kapitalist Almanya'da ulaşma şansının sıfıra yakın bir ihtimal olduğunu çok geçmeden hissetti doğu insanı."
Tevfik Taş
Salı, 03 Ekim 2017 10:44

Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) bundan tam 27 yıl önce Federal Alman Cumhuriyeti (FAC)  tarafından yutuldu.

Yutuldu yutulmasına da, hâlâ hazmedilemedi. Hazmedilmesi de mümkün görünmüyor.

Sistemin doğasına içkin olan eşitsizlik üzerinden yaşama, eşitsizliği süreğen bir şekilde yeniden üretme durumu, 17 milyon eğitimli nüfusa sahip 40 yıllık ADC'yi sindirmemenin en temel kaynağı.

Ücretsiz sağlık sistemi; herkese iş, herkese aş; herkese konut; herkese sosyal-kültürel kendini gerçekleştirme alanı; gelecek kuşağı düşünme  kaygısından ilelebet kurtulmuş olma; işsizlik kavramını tanımama;  emeklilikte onurlu bir yaşam sürme...

Tüm bunlara kapitalist Almanya'da ulaşma şansının sıfıra yakın bir ihtimal olduğunu çok geçmeden hissetti doğu insanı.

Alman ordusunda en çok doğu kökenli genç askerler yurt dışı 'hizmeti'ne talip oluyorlar. Neden çok basit: Yüksek işsizlik oranı onların bir şekilde orduya kapağı atmalarını ve yüksek primle Afganistan'da bulunmalarını teşvik ediyor da ondan.

17 milyonluk bir ülkede çalışabilir nüfusun 3 milyondan fazlası işsiz ise, durum ciddi demektir.

ADC İNSANI KARŞIDEVRİMDEN SONRA ANTİSOSYALLİĞİ  GÖRDÜ

1988'de ADC yurttaşı kadınlar 60 yaşında emekli oluyordu. Bugün 67 yaşına kadar çalışmak zorundalar.

1988'de bir emekli 477 ADC Markı maaşa sahipti. Bu rakam ile, kira ve yiyecek ihtiyacını karşıladığı gibi, maaşın yarısından fazlası (hatta üçte ikisi) cebinde kalıyordu.

Toplu taşıma sistemi kâr etmek için değil, halkın gereksinimini sağlamak için örgütlendiği için bedavaya yakındı.

Ülkenin her yeri zengin kütüphaneler, tiyatro salonları, konser meydanları ile donatıldığı için, şimdiki gibi tek sosyal etkinlik mabedlere dönüşmüş alışveriş merkezleri içinde dolanıp, evde televizyona tav olmak değildi.

Çocukları için tam gün kreşleri vardı. Kudretli olduğu iddia edilen Almanya'da bugün tam gün kreş yalnızca gelir durumu ortalamanın üzerindeki kesimler için mümkündür. Zaten 'kariyer' yapan kadınlar da genelde bu kesimlerden çıkıyor. Gerisi için ise hayat, çocuk büyütmek ve çalışmaktan ibarettir.

PISA araştırmalarının şampiyon ülkesi Finlandiya, eğitim politikaları konusunda  pekçok yol ve yöntemi ADC'den almıştır. Şimdiki Almanya PISA araştırmalarında vasatın ötesine gidememektedir. Üç sınıflı orta öğretim eğitim sistemi, kredili ve harçlı üniversite uygulaması ile şimdiki Almanya tam bir emekçi düşmanı eğitim politikası uygulamaktadır.

Emekçi çocukları berber ya da tornacı olurken, gelir durumu yüksek kesimlerin çocukları ise seçkin üniversitelerde okuyan, geleceğin menejer tipleri olarak sıraya sokulup, eleniyor.

Sosyalist ADC'de kilise vergisi yoktu. Laiklik, sosyalist aydınlanmanın tanımına uygun olarak, duru bir netlikte uygulanıyordu.

ÜLKENİN EN BÜYÜK PATRONU KİLİSE

ADC'de kilise ülkenin en büyük işvereni durumunda olmadı. Kilise yalnızca dinle alakalı olanla yükümlüydü. Kiliselerin okulları, hastaneleri yoktu ADC'de.

Kilise vergisi ödemeyenin iş bulamadığı kurumlardan söz dahi edilmezdi. Oysa şimdi öyle mi: Katolik ve Protestan kiliseleri bir buçuk milyon işçi çalıştıran ülkenin en büyük patronları durumunda. Denetimleri altında tuttukları Caritas ve Diakoni adındaki kurumlar aracılığıyla 'Hristiyan yardımı'nı kâra çeviriyorlar.

ADC yurttaşı, aynı işte iki ayrı ücret sistemine tabi tutulmazdı. Patronu hiç tanımadılar. Fabrikalar, tarlalar gerçek anlamda emeğin kamusal işletmeleriydi. Şimdiki Almanya'da ücret uçurumunu gördüler. Taşeron çalışma denilen modern köleliğin en kölecesine tanık oldular.

Kira sözleşmelerinde nasıl kazık yenileceğini, sigorta şirketleri tarafından soyulmayı, talebi kışkırtan anlamsız arzı, televizyon vergisini, komünikasyon dolandırıcılığını gördüler, yaşayageldiler.

ROSTOCK-LICHTENHAGEN ADC'DE ASLA OLAMAZDI

Faşist hareketin Rostock-Lichtenhagen'deki göçmen katliamı provasını ADC'de görmek asla olmayacak bir şeydi. Çünkü ADC anayasasına antifaşist olduğunu yazmış bir sosyalist devletti. Şimdiki FAC gibi ''aşırılıklara karşı'' olduğu demagojisini propaganda eden sermaye devleti değildi.

Piyasanın tüketim eşyaları diktatörlüğünün yapay talep yaratma ve tüketimi kışkırtarak kâr etme düzeni zamanla doğu insanında başka bir reflekse alan açtı.

VE ANA AKIM MEDYA 'OSTALJİ'Yİ KEŞFETTİ

Almanca doğu anlamına gelen ost sözcüğü ile nostaljinin birleştirilmesinden türetilen ''ostalji'' kavramı ana akım medyanın ADC insanı için kullandığı bir nitelendirme kipine evrildi.

Kim eşitlik talebinde bulunuyorsa, ostaljikti.

Kim iş hakkının temel yurttaş hakkı olduğunu iddia ediyorsa, o ostaljikti.

Kim ücretsiz, eşit eğitim diyorsa, o ostaljikti.

Kim kilise vergisine karşı çıkıyorsa o ostalji hastalığına kapılmış olmalıydı.

Kim ucuz ve kullanışlı konut istiyorsa, o mutlaka ostaljik olmalıydı.

Kim haftalık çalışma süresinin kısaltılmasını talep edip, 67 yaşında emekli olmaya karşı çıkıyorsa, o 'ekonominin gerçeklerinden habersiz' bir ostaljikti.

Bunlar ostalji yapıyor olmalıydılar, ostalji!

FAŞİST AfD'NİN OYUNU ARTTIRMASI DA OSTALJİ İLE AÇIKLANDI

Bu ostalji suçlaması öyle bir kerteye vardı ki, liberal Die Welt gazetesi yazarı Ralf-Dieter Brunowsky, 24 Eylül seçimleri sonrasında AfD adındaki faşist partiye çıkan oy oranının yüksekliğini de ostalji ile ilişkilendirdi.

Die Welt yazarı Brunowsky, Saksonya eyaletinin Wilsdruff beldesinde AfD'ye çıkan yüzde 36'lık oy için, ''ADC diktatörlüğünü unutup, ADC nostaljisi yapmak'' olarak niteledi (Die Welt, 27 Eylül 2017).

Faşist hareketin önünü açıp, doğudaki bütün emniyet teşkilatına antikomünist istihbarat elemanlarını yerleştirenler kendileri. Kamu işletmelerini özelleştirme adı altında yağmalayan kendileri. Üç milyondan fazla insanı işsiz bıraktırıp, yüz binlercesinin pılıyı pırtıyı toplayıp batıya göç etmesini sağlayan yine kendileri.

Solun toplumsal tabanını oymak için NSU tarzındaki faşist yapıları oralara sevk edip, idarî denetim altında tutan kendileri.

Sabah akşam ana akım medyada sosyal devleti dolandıran sığınmacı ve göçmen haberlerini manşetten verip, yalan yanlış şekilde milletin gözüne sokan yine kendileri. Sonra da insanların yerleşik düzene tepkilerini ostalji ya da ADC diktatörlüğünü unutmak olarak tasnif eden de kendileri...

EŞİTLİK OLMAYAN YERDE BİRLEŞME DE OLMAZ

Die Zeit gazetesi 'birleşme'nin 27. yılında doğu ile batı arasındaki çok yönlü eşitsizliğin sürdüğünü itiraf etmek zorunda kaldı (5 Eylül 2017). Ve ekledi: ''Asgari ücret uygulaması doğuda giderek yaygınlaşıyor.''

Die Welt gazetesi, kamuoyu araştırma kuruluşu Forsa'nın yaptığı doğu-batı anketine yer verdiği 29 Eylül 2017 baskısında, doğu ile batı insanı arasında eşitsizliğin sürdüğüne dikkat çekiliyordu.

Forsa'nın verilerine göre, iki halkın birbirine entegre olduğu inancı doğuda 2011'de yüzde 67 iken bugün bu oran yüzde 55'e geriledi. Aynı oran batı için 2011'de yüzde 47 iken, bugün üçte ikiye gerilemiş durumdadır.

Yani sözde birleşmeden 27 yıl sonra doğu ile batı arasındaki gerçek ayrılık (siz buna eşitsizlik deyin) azalmak şöyle dursun giderek artıyor.

Bu gerçeği çok iyi kavrayan Süddeutsche Zeitung baş editörü Heribert Prantl, 1 Ekim 2017'de kaleme aldığı uzun makalesinde birleşmenin ''dünün değil, bugünün ödevi'' olduğunu özellikle vurgulama gereği duyuyor.

İstatistik ile yalan söylemenin dayanılmaz cazibesine kendisini kaptıran ekonomi dergisi Wochenblatt, 6 Eylül 2017'de yaptığı doğu-batı kıyaslamasında doğunun gayri safî milli hasıladan yüzde 73 aldığını, arada 'fark' olmasına karşın ilerleme sağlandığını müjdeliyordu.

Wochenblatt, doğunun batıdan gayri safî milli hasıla açısından yüzde 27 daha az pay aldığını yazmak yerine, sözde ilerlemeye vurgu yapıyor. Rakamlarla pazarlama tekniği olsa gerek.

Sosyalist Junge Welt gazetesinden Claudia Wrobel, 1 Ekim'de Doğu Alman Dernekler Birliği Başkanı Matthias Werner ile yaptığı doğu-batı 'birliği' röportajında Werner'in, ''Birlik 27 yıl sonra hâlâ mümkün olmamıştır'' sözlerine yer veriyor.

KARŞIDEVRİME AD SORUNU

İğreti ostalji nitelemesi kadar ilginç bir tartışma da, ''Alman yeniden birleşmesi'' olarak adlandırılan 3 Ekim 1990'ın isimlendirmesine ilişkin yaşanan kavram kargaşasına da değinmekte yarar var.

Ana akım medya epey bir süre 3 Ekim 1990'a ''wende'' yani dönüm (noktası) terimini uygun gördü.

Bu terime itiraz edenler çıkmasına karşın eşanlamlı olarak kullanılan bir başka şık terim daha var: Barışçıl devrim (''Freidliche Revolution'').

Karşıdevrim cephesinin kendi içindeki terminoloji savaşında taraflar adına söz alan sözde yurttaş hakları savunucusu, Protestan papazı Reiner Eppelmann, dönüm teriminin çok fazla sokak dili koktuğunu ve daha da önemlisi sözde devrimin ''alttan'' değil ''üstten''  geldiğini ima etmesi  anlamında bu ifadenin kullanılmasına karşı çıktı.

Karşıdevrimci Protestan papazı Reiner Eppelmann'ın terminoloji savaşına ADC'nin çift taraflı ajanı ve son başbakanı Lothar de Mazizere de dahil oldu ve ''barışçıl devrim'' teriminde ısrarcı olduğunu ifade etti.

Nihayetinde, gündelik dilde 3 Ekim 1990 karşıdevrimi, 'dönüm' olarak dillere pelesenk olurken, seçkin medyada 'barışçıl devrim' kodlaması daha fazla kullanılır hale geldi.

Pörsümüş birleşme masalına makyaj olarak her yıl bir kentte ''yeniden Alman birleşmesi'' törenleri yapılıyor. Devlet erkanının da hazır bulunduğu törenlere bu yıl Mainz kenti ev sahipliği yapacak. Mainz Katedrali'nde yapılacak tören için kentte 4 binden fazla polis görevlendirildi. Çeşitli etkinliklerle kutlamaya yapılacağı ve 500 bin insanın baklendiği medyada yazılıp duruyor.

Bu yıl yapılacak Mainz anmasının mottosu, ''Biz birlikte Almanyayız'' olarak belirlendi.

Makyajın bir ayağı da Berlin'de hazırlığı süren birleşme temalı ''terazi'' heykeli için ise ayrılan bütçe 15 milyon avro olarak açıklandı. Demek ki, yalan büyüdüğü oranda onu gizlemek için harcanan makyaj parası da o oranda büyük oluyor.

Ancak tüm bunların ötesinde, 27. yıl anmaları için yapılan en tarihsel değerlendirme Augusburger Allgemeine Zeitung yazarı Martin Ferber'den geldi. Martin Ferber, antikomünizmini hiç gizleme gereği duymadan, karşıdevrim sürecinin tarihsel arka planına işaret eden ilginç bir değerlendirmede bulundu.

''3 Ekim 1990 Almanların yeniden birleşmesi, 17 Haziran 1953'ün devamıdır'' diye yazdı.

Almanların ifadesi yerine Almanya'nın diye düzeltirsek, Ferber'in ifadesi temsil ettiği sınıfın tarihsel aklına uygundur. Çünkü, 17 Haziran 1953 ADC'de gerçek anlamda bir karşıdevrim denemesiydi. Ve alaylılarda olmasa da, mekteplilerde hep ''anti-Stalin isyanı'' olarak bellenmiştir.

3 Ekim 1990 onun devamıdır.