Ya Trump'ı Putin'in casusları seçtirdiyse...

05/01/2017 Perşembe
Ya Trump'ı Putin'in casusları seçtirdiyse...

Dünya değişiyor... Ne kadar değiştiği, farklı zamanlarda gerçekleşen benzer olaylara verilen tepkilerden, bu olayların etkisinden rahatça anlaşılıyor.

Soğuk Savaş yıllarının bayağı eskide kaldığı söylenebilir, ama son olaylar gösteriyor ki, Soğuk Savaş'ın ardından gelen dönem de kesin olarak maziye karışmak üzere... Bu değişimin, dünya kapitalist sisteminin lideri olan ülkenin bir numaralı adamını belirlemek için yapılan seçime başka bir ülkenin müdahale edip etkilediği iddiasının tartışılmasından daha iyi bir göstergesi olabilir mi?

Üstelik bu müdahalenin Sovyetler Birliği'nin ideolojik ve siyasi mirasçısı sayılamasa da, SSCB ile tarihsel akrabalığı reddedilemeyecek Rusya tarafından yapılması meseleyi daha da ilginçleştiriyor.

35 Rus diplomatın yıl biterken, seçimleri manipüle ettikleri ve casusluk yaptıkları gerekçeleriyle ABD Başkanı Obama tarafından sınır dışı edilmesinden sonra, ABD başkanlık seçimlerine Rusların müdahale etmesi hâlâ bir “iddia” olarak görülebilir mi, gerçekten tartışılır.

Seçimin galibi Trump'ın bunu kabul etmesi zaten imkansız. Çünkü Obama, bu müdahalenin Trump lehine yapıldığını söylüyor ve Trump'ın kendi zaferine gölge düşürecek bir adım atması beklenmemeli. Ruslar ise her zamanki soğukkanlılıkları ve alışageldik kıvrak diplomatik dilleri ile Obama'nın bu adımını Demokratların yenilgiyi hazmedememesine bağlıyorlar.

Hillary Clinton başta olmak üzere çok sayıda demokrat liderin yazışmalarının ifşa edilmesi profesyonel bir Rus “sistem kırma” operasyonu muydu? Yoksa bu yazışmalar yine bu Rus diplomatların “işe aldığı” içeriden yüksek düzey bir görevli tarafından mı sızdırıldı şu an için bilmiyoruz. Üstelik hangisinin ABD için daha kötü olduğu üzerine de bayağı konuşabiliriz.

Ancak sonuçlarından bağımsız olarak tüm bu tartışmaların kendisi dahi, ABD'nin dünya liderliği pozisyonunun eskisi gibi devam edemeyeceğini gösteriyor. ABD'nin liderlik konumunu bırakması değil söz konusu olan, ama belli ki ABD 1991'den sonra üstlendiği rolü, o tarihin ardından gelen iki on yılda olduğu gibi, her koşulda son sözü söyleyen mutlak bir ağırlıkla sürdüremeyecek. ABD'nin liderliği mümkün olan her fırsatta sorgulanacak, sistem içinde delikler aranacak, varolan boşluklar büyütülecek ve kullanılacak, mekanizmalar aşındırılacak.

Kendi seçiminin güvenliğini sağlayamayan, seçimlerinin meşruiyeti sorgulanan bir emperyalist ülke... Bu güvenliği sağlamış olsa dahi, seçimlerini sağlıklı yapamadığı iddiasını dünyada yaratacağı etkiyi yeterince hesaplamadan iç politika malzemesi yapacak kadar kendi iç çelişkilerine yoğunlaşmış bir dünya sistemi lideri... Bu tabloda bir uyumsuzluk var ve yine bu tabloda ABD'nin işi imkansız olmasa dahi oldukça zor.

Dünya sistemine bu denli büyük etkisi olabilecek bir olayın yeterince ilgi uyandırmamasına ne demeli peki? Evet, ABD ve Rus basını konuyu genişçe işlediler. Uluslararası medya kuruluşları da meseleye ilgisiz kalmadı. Ancak dünyanın en önemli koltuğunun belirlenmesine dair böylesine büyük bir iddianın bu şekilde ele alınması da 90'larla başlayan dönemin sonuna işaret ediyor olabilir.

Dahası, ABD ve Rusya arasındaki bu gerilimin Soğuk Savaş günlerindeki gibi ele alınmadığı, öyle izlenmediği de aşikar. Satrancın günah ilan edildiği ülkemizde örneği satrançtan vermek ne ölçüde doğru bilinmez ama Sovyet büyük usta Spassky ile ABD'li satranç efsanesi Fischer arasındaki müsabakalar dahi 70'lerin çok büyük bir olayıydı ve bu yaşanılan son olaydan daha fazla ilgi çekmişti mesela... ABD ile Sovyetler Birliği, spordan siyasete nerede karşı karşıya gelirlerse gelsinler tüm dünyanın gözü oraya dönerdi.

Soğuk Savaşın casusluk öyküleri ise elbette başka bir alemdi. Her yerin casus kaynadığı doğruydu, zaten zor olan da bu casusları tespit etmek değil, tespit ettikten sonra bunlarla ne yapmak gerektiğine karar vermekti...

Soğuk Savaşın sonlarına doğru, ABD topraklarında çalışan Sovyet ajanlarının sayısının Moskova'daki CIA ajanlarının sayısının on katına çıktığı söyleniyordu. Öyle ki Moskova, bu operasyonu aksatmamak için, diplomasinin bir türü olarak görülebilecek casusluğun karşılıklılık ilkesini akılda tutarak, Moskova'daki yankilere hiç dokunmamayı, hatta işlerini kolaylaştırmayı tercih ediyordu. ABD tarafı ise başka bir yöntem izliyor, Sovyet tarafının önemli ajanlarını bilse dahi deşifre etmeyerek, Sovyetler Birliği'nin kendi casuslarına olan güvenini kırmaya çalışıyordu.

ABD Başkanı Reagan'ın 1986'da 80 Sovyet diplomatını sınır dışı etmesi, yalnızca casusluk tarihinin bir dönüm noktası olarak değil, iki dünya arasındaki rekabetin gidişatına dair önemli bir ipucu olarak da okunabilir. Emperyalizm kendine güvendiğini ve bu alanda da inisiyatif almaya başladığını bu adımla gösteriyordu.

Soğuk Savaş bitti ve şimdi, dünya tarihinde 90'larla açılan dönem derin bir kriz eşliğinde kapanırken, sosyalizm ve kapitalizmin iki blok halinde rekabetinin belirlediği Soğuk Savaş günlerine dönmeyeceğimiz ortada. Kutupların yalnızca farklı sınıfsal zeminlerle anlam kazandığı düşünülürse, bizi bu bağlamda çok kutuplu bir dünya beklemiyor.

Ancak dünya kapitalist sistemi içindeki rekabet arttıkça ve sistemin iç dengeleri zorlandıkça daha fazla rekabet öyküsü, daha fazla casusluk hikayesi dinleyeceğimiz aşikar. İşin hüzünlü ve aslında bu hikayelerin heyecanını kaçıran tarafı ise elbette oyunu işçi sınıfı ve yoksul halklar adına oynayan bir oyuncunun şimdilik ufukta görünmemesi...