Hacettepe Eğitim Fakültesi’ne, en azından benim bulunduğum dönemde, iki anlayış hakimdi. Bu anlayışları “Her şey çok güzel olacak” ve “zevkli olacak” şeklinde özetleyebilirim. “Her şey çok güzel olacak”la bize, memleketteki çocukların bizi beklediğini, gideceğimiz okullarda yapacağımız üç beş şekilsel değişikliğin ardından işlerin yoluna gireceğini, sonra da tıkır tıkır işleyeceğini anlatıyorlardı alttan alta. “Zevkli olacak” ise, her şeyi öğretmenin zevkli bir yolu olduğundan yola çıkıyordu. Böyle yola çıktık ama dört yıl boyunca neyi nasıl öğreteceğimizi değil, dersi nasıl zevkli hale getireceğimizi öğrenmeye çalıştık. Bu öyle bir hale vardı ki öğrenmenin kendisinin zevkli olduğunu unutturdu bize. Mezun olup bir okulda çalışmaya başladım ve gördüm ki, ne en basit şeyleri biliyorum, ne de bildiklerimi öğretmeyi becerebiliyorum. Dahası okuldaki sorunlar, öyle çocuklara temizlik konusunda öğütler verip, velilerle görüşmekle, sınıfta oyunlar oynamakla çözülmüyor.
Bu sorunların Türkiye’ye has olmadığını duyuyor, okuyorduk ama ayrıntılardaki şaşırtıcı benzerliklerle Almanya’da karşılaştım. Geçende birkaç Alman öğretmenin, sorunlarına ilişkin yaptıkları tartışmaya şahit oldum. Onlar da Türkiye’deki öğretmenler gibi ders yoğunluğundan, başa çıkamadıkları çevresel koşullardan, zevkli işleyeceğiz diye çırpınmaktan bir sürü önemli konuyu kaçırdıklarından bahsediyorlardı.
Tartışmanın ilerleyen kısımlarında, kendi koşullarını Fransa’daki öğretmenlerle karşılaştırıp, orada öğretmenlerin daha fazla saygı gördüğünü, daha çok maaş aldığını söylediklerinde, artık kahkahayı koyuverdim. Bu kadar da olmaz. Aynı argümanları Türkiye’deki öğretmenlerden de dinlemiyor muyuz? Benzerliklerin buraya kadar varışı garip değil mi?
Türkiye’ye gelişlerimde de bana Almanya’nın eğitim sistemi hakkında sorular sorulur. Anlattıklarım hep inanmayan gözlerle dinlenir. Alman öğretmenlere bu saydıkları sorunların Türkiye için de geçerli olduğunu ve argümanlarının Türkiyeli öğretmenlerinkilerle çok benzer olduğu söylediğimde, onlar da inanmaz gözlerle baktılar.
Ama iki tarafın, Türkiyelilerle Almanyalıların, bu inanmaz bakışlarının farklı nedenleri var. Sorunların benzerliğine inat. Birisi kendi sorunlarının “gelişmiş” ülkelerde çözülmüş olduğu inancını taşıyor, diğeri ise kendi sistemlerinin şimdi “daha az gelişmiş ülkeler”de yaşanan sorunları çoktan çözmüş olduğuna. Böyle olmadığını, en azından temel kimi meselelerde aynı sorunların yaşandığını duymak, her devleti ayrı bir kefeye koyan bu iki “ilerlemeci” anlayış için de rahatsızlık verici anlaşılan.
Bu iki ülkede öğretmenlerin yaşadıkları sorunların ve tartışırken kullandıkları argümanların farklılıklarını değil de, neden mi benzerliklerini anlatıyorum. Artık iki ülke arasındaki farkları dinlemekten bıktığımdan. Kimse kendini kandırmasın, bazen yüzeysel bakmaktan, gerekirse indirgemeci damgası yemekten korkmasın, iki ülke de aynı ilkelere sahip bir sistemde yaşıyor. Bu sistemde sınıfsal yeniden üretimin araçlarından birisi olan eğitim sistemi ve onun (hangi hisler ve amaçlarla olursa olsun) önemli bir bileşeni olan öğretmenler de hiç de farklı olmayan sorunlara, hiç de farklı olmayan yönlerden bakıyor. Maalesef.