soL'dan çok tartışılacak röportaj: Sonbaharda Türkiye'yi bekleyen büyük tehlike nedir?

28 Şubat’ta önemli görevler üstlenmiş bir bürokratla röportaj yaptık. Devlet içinde Kemalizmin tasfiyesi, AKP’nin devlet üzerinde süren egemenliğinin iç ve dış kaynakları, Türkiye’de aydınlanma mücadelesinin olanakları üzerine soL ile paylaştığı bilgi ve görüşlerini okurlarımıza sunuyoruz

Davutoğlu'nun tasfiyesi, devam eden Kürt Savaşı, Suriye meselesi ve kapıda bekleyen ekonomik tehditler... Türkiye yine önemli sorunlarla karşı karşıya. Diğer taraftan ülke İslamcılar eliyle adeta ahlaki bir çöküntünün içine itilmiş durumda. Gericilik, ikiyüzlü çirkinliğini her yerde sergiliyor. Büyük sorunlar, Davutoğlu'nun görevi bırakmasının ardından artık mutlak biçimde Erdoğan ismiyle ve bu isimle anılan "yeni rejimle" özdeşleşmiş durumda. Peki dünden bugüne yaşananlara bakıldığında, Türkiye çapında bir ülke nereye doğru sürükleniyor?

Yakın tarihin önemli dönemeçlerinden 28 Şubat sürecinde rol almış üst düzey bir bürokrat soL'un sorularını yanıtladı. Şu anda devlet içindeki dengelerde durum nedir, Kemalizmin bir gücü ve kadrosu kaldı mı, ordu ne düşünüyor, sermaye gelişmeleri nasıl yorumluyor, "Türk-İslam partisi ve liberal restorasyon partisi"nin mücadelesi ve tabii 28 Şubat'ta asıl olan neydi? Bunlar üzerine konuştuk.

İsimini gizlemek zorunda olduğumuz bürokratın söyledikleri, Türkiye'nin sonbahara kadar ciddi gelişmelere gebe olduğunu gösteriyor. Obama'nın Cerablus-Azez hattının IŞİD’den arındırılmasını Erdoğan'dan  istediğini belirten bürokrat, bunun karşılığında oraya kimin yerleşeceğinin belli olmaması (TSK, Kürtler, ılımlı muhalefet), IŞİD'in Türkiye'ye ne karşılık vereceği ve olası bir karışıklık durumunda ordunun tavrının ne olacağı gibi sorulardaki belirsizliklerin şimdiden öngörülemeyecek sonuçlar doğurabileceğinin altını çiziyor, konuğumuz.

14 yıllık AKP iktidarı bir İslam devleti kurmak için attığı adımları meşrulaştırmaya çalışıyor. En sık başvurduğu argüman ise "28 Şubat'ın yarattığı mağduriyetler" iddiasına dayanıyor. 28 Şubat sürecinde devletin inanç sahiplerini temizlediği izlenimi yaratıldı. 28 Şubat neydi?

28 Şubat, Kemalist bürokrasinin son hareketiydi. İslamcıların esas itibariyle kulağını çekmeye yönelik bir hareketti. Ilımlı saydığı unsurlara hiç dokunmadı. Mesela Fethullah Gülen’in şirketlerine, kadrolarına, derneklerine, vakıflarına hiç dokunmadılar. Bilakis Gülen o dönemde önemli imkanlar elde etti. Hem burjuvazinin yönelimi hem devlet güvenlik bürokrasisinin 80’den bu yana oluşturduğu ideolojik donanımı bu mücadelenin daha ileri gitmesine müsaade etmedi. Çünkü bürokrasi açısından bakılırsa, devletin güvenlik bürokrasisi MİT, polis, ordu ve devletin ideolojik aygıtı olarak tanımlanabilecek MEB ve Diyanet, 80’den beri bir Türk-İslam senteziyle endoktrine olmuşlardı. Böyle olunca mürteci hareketlerle mücadelede ideolojik bir bariyer ortaya çıktı.

Bunun 28 Şubat’a etkisi ne oldu?

28 Şubat sürecinde irticai vakıf, dernek ve şirketlerle ilgili denetim yapmakla görevli kurumlarda bizzat tarikatçılar vardı. Başbakanlıktaki kurulda Diyanet İşleri Başkanı da vardı. ‘Halkımız İslamı bilmiyor, halkımızın muzır tarikatlara gitmemesi için İslamı güçlendirmek lazım’ diyordu. İrticai vakıf, dernek ve şirketlerle bunları denetleme işiyle görevli kurumlar arasında yoğun ilişkiler vardı. Bu işin esas icra makamı olarak Başbakanlıkta kurulan kurul ve ona bağlı valilik ve kaymakamlıklardaki kurumlar Türk-İslam sentezinin kadrolarıyla doluydu, bunların bir kısmı doğrudan tarikatçıydı. Dolasıyla mücadeleyi yürütmekte gönülsüzlerdi. İrticai kurum ve kadrolarla mücadeleyi bir avuç sosyalist ve Kemalist yürüttü, onlar da AKP döneminde tasfiye edildiler.

28 Şubat’ın sonucu kısmi bir aydınlanma oldu mu?

Hayır, 28 Şubat operasyonu Türkiye’deki siyasal İslamcıları neo-liberalize etmeye yaradı. Amerika’nın büyük Ortadoğu projesine angajman, Avrupa Birliği’yle ilişkiler kurulması, IMF programının uygulanması, büyük özelleştirmeler dahil attıkları adımlarla bütün büyük sermayenin onayını aldılar. Toplumsal gücü bu projelere angaje ettiler. Her şeye rağmen AKP vasıfsız işgücünü, lümpen proleter köylülüğü, küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerini kontrol edebilmektedir. Bu burjuvaziye eşsiz bir hizmettir.

Kemalistlerin devlette bir etkisi kalmadı mı?

Kürt hareketinin, liberallerin veya İslamcıların sandığının tersine 80’den sonra hem devletin baskı aygıtlarına hem ideolojik aygıtlarına Kemalizm değil Türk-İslam sentezi hakim olmuştur. Kemalist kadrolar yargıda ve üniversitelerde nispeten bulunmaya devam etti. 2010 referandumuyla bu da sona erdi. Hatta 2010 Mayısı’nda Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına gelmesi ve 2014 Martı’nda Ergenekon, Balyoz tutuklularının serbest bırakılmasından sonra Doğu Perinçek hareketinin dönüşümüyle Kemalizm’in siyasi temsili de sona ermiştir. Ancak bugün halkta laiklik, çağdaşlık, akla ve bilime bağlılık, kadın hak ve özgürlükleri gibi temel değerler güçlüdür ve yaşamaya devam etmektedir. Devlet Kemalizm’i terk etmiştir. Yerine gelen Türk-İslam sentezi, alaturka faşist bir ideolojidir. Yalnızca antikomünist değil aynı zamanda anti hümanist, anti aydınlanmacı, antidemokratiktir. Siyasal hak ve hürriyetler anlamında klasik liberalizme de karşıdır. Türk-İslam sentezi, hem baskıdır hem ideolojik aygıtların çekirdeğidir, AKP bunun bir varyantıdır.

Devlette Türk milliyetçileri ile İslamcılar arasında bir mesafe yok mu?

Türk-İslam sentezinin siyasal temsili AKP, MHP, Saadet, BBP’dir. Hem siyasi örgütlenme düzeyinde, hem toplumsal tabanları itibariyle, hem de kadro geçişkenliği anlamında iç içedirler. Mesela MHP’nin tarikatlarla ilişkisi sanıldığından daha yoğundur. Tarikatlarla ilişkiden sorumlu genel başkan yardımcıları var. Kürt meselesindeki barış ve çözüm süreci denilen süreçte Türkçülük yerine İslam öne çıktı, bir tür Türk-Kürt-İslam sentezi yapalım dediler. Hizbullah, Kürt-İslam sentezinin Güneydoğu’daki varyantıdır; Güneydoğu’nun ülkücüleridir. Fakat savaşla birlikte yeniden Türkçülük ile İslamcılık entegre olmuştur.

AKP siyaseten yıpranmış bir görüntü de veriyor. Devlet aygıtı üzerinde hakimiyetini nasıl koruyor?

Gelinen noktada Kürt savaşı devletin bütün parçalarını bir araya getirdi. AKP, MHP, Vatan Partisi, çaptan düşmüş Kemalistleri bir araya getirdi. Bir liberal restorasyon söz konusu olursa Türk-İslam kampı bugünkü etkisini yitirecek. Liberal restorasyonun siyasal adresi ise CHP’dir, HDP’dir, Erdoğansız AKP’dir. Türk-İslam sentezi partisi (bir kısım Kemalistler de buna eklemlendi ve Kürt savaşıyla kendilerini bitirdiler) ile liberal restorasyon partisi arasındaki çatışma, Kürt savaşının gidişatına bağlı. Burjuvazi de savaşa bakarak bu ekibi destekliyor.

Liberal restorasyon partisi dediniz. Türk-İslam sentezi partisiyle arasındaki örtüşme ve ayrışma noktaları neler?

Liberal restorasyon partisinin çizgisi, İslam devletinin olmasını istememektedir ama İslam’ın toplumsal etkisinin kırılmasını da istememektedir. İslamcılar da olsun, tarikatlar da olsun, laikler de olsun, kimse birbirine karışmasın demektedir. Liberal restorasyon partisi üç değişim istiyor; birincisi neo-islamist dış politika yerine AB’ye yönelik revizyon, ikincisi Merkez Bankası’nda temsil olunan siyasetin devam etmesi (düşük kur yüksek faiz siyaseti, borçlanma ekonomisinin devam etmesi, sermaye girişlerine bağlı ekonominin devam etmesi), üçüncüsü Kürt meselesinin bir şekilde masada çözülmesini istiyorlar.

Liberal restorasyoncuların şansı var mı?

Liberal restorasyon partisinin iktidarı ele geçirmemesinin nedeni Erdoğan’ın gücünü korumasıdır. İslami burjuvazi Erdoğan’da mücessem hale geldi; kendi adamlarına devlet bankalarından verdiği krediler yetmedi özel bankalara baskı yapmaya başladı. Güvenlik bürokrasisi Türk-İslam sentezidir ve bunlar Kürtlere karşı savaş nedeniyle Erdoğan’ın arkasındadırlar. Burjuvazi de bu savaş müddetince Türk-İslam doktrinin kadrolarının hakim olmasını zorunlu sayıyor. Ancak bu savaş bitecek. Yeni anayasaya liberal restorasyoncular ümit bağlıyorlar. Burada yine AKP’ye ihtiyaçları var. Yurt dışından baskı var ‘bu işi bitirin’ diye ama bunun sonbahara kadar devam etmesi, belki daha da büyümesi muhtemel.

Neden sonbahara kadar?

Obama Erdoğan’dan Cerablus-Azez hattının IŞİD’den arındırılmasını istedi. O bölgeye kimin gireceği belli değil; Suriye muhalefeti mi, Kürtler mi, rejim güçleri mi, yoksa Türk Silahlı Kuvvetleri mi? O bölge kapatılırsa Türkiye’deki binlerce IŞİD’linin karşılığında Türkiye’yi kaosa sürükleme ihtimali var, Amerikan personelinin götürülmesinin bununla ilgili  olduğunu sanıyorum. Türkiye’nin Kürtlere karşı desteklediği IŞİD’in 98km’lik yerden tasfiyesi esas besleme kaynağının kurutulması demek ama bunun ülke içine nasıl yansıyacağı beli değil. Türkiye güvenlik bürokrasisinin uzun süreli bir iç kargaşada etkinliğinin devam etmesi anlamına gelir. Böyle bir şey olursa Kürt meselesinin gidişatından bağımsız olarak Türkiye bir de böyle bir sorunla karşı karşıya kalacak. Suriye’nin bu hatta hakim olmasını Rusya ister, Türkiye istemez. Suriye muhalefetinin hattı almak için gücü yetersiz. O yüzden Obama’nın Türkiye’ye dönük basın özgürlüğü açıklamalarından ziyade IŞİD’le ilgili talebi önemlidir.

Sonuçta böyle bir savaşın tırmanması güvenlik bürokrasisinin etkisini sürdürmesini sağlar. Ordu darbe yapmış olsaydı yapamayacağı şeyleri şu anda yapmaktadır. Bir darbe değil kaos halinde olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan edebilirler.

Bu iki parti arasında burjuvazinin tercihi nedir?

Öncelikle büyük burjuvazi, tarihinde hiç olmadığı kadar AKP döneminde birikim sahibi oldu. Bütün devlet mülkünü ele geçirdiler. Bütün rantlara el koydular. Olağanüstü teşviklerden yararlandılar. Bu istisnasızdır. Ancak büyük sermayenin içinde bir grubun Koç, Aydın Doğan grubunun Erdoğan’ın ağır baskısı altında kaldığı da bir gerçek. Ne tür sonuçlar doğuracağı belirsiz. Burjuvazi, Erdoğan’ın ilkel birikim yoluyla mülklerine el koymasından çekiniyor. Genelkurmay ile Koç’un arası çok kuvvetlidir ama savaş orduyu Erdoğan’ın arkasına itiyor.

Koç grubunun aldığı milli gemi ihalesi iptal edildi. İstanbul otoban ihalesi iptal edildi. Muhtemelen milli tank ihalesi de yeniden Koç’a verilmeyecek; TÜPRAŞ üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Koç Türkiye’de yarı devlettir, o yüzden bunun sonuçları belirsiz.

Tek adam yönetimi ile burjuvazinin bir uyuşmazlığı var mı?

Avrupa’da burjuvazi güçlenirken aynı zamanda merkezileşen mutlakiyetçi bir ulus devletle de ilişki kurdu, bu ittifaktan çok yararlandı. Fakat mutlak monarkların istedikleri gibi vergi almaları ve mülkiyete el koymalarından da rahatsızdı. Erdoğan bir mutlak monark gibi hareket etmektedir, istediğine vergi koymakta, vergi kaldırmakta, teşvik vermekte, mülküne el koyabilmektedir. Bu gerilimin çözümü belirsizdir. Büyük burjuvazinin kendini koruma kanallarından birincisi batıdır, Amerikan başkan yardımcısı iktidara ‘dokunmayın bu adamlara’ diyebilir. Öte yandan Ömer Koç’un Koç grubunun başına gelmesi çok önemlidir. Rahmi Koç, Ali ve Mustafa Koç çizgisinin dışında birini başa getirdi. Erdoğan’la iyi geçinen bir çizginin dışında bir çizgidir bu.

Liberal restorasyonun laikliği restore etme ihtimali var mı? Sizce başka seçenekler var mı?

Liberal restorasyon partisi kısmi başarılar elde edebilir, anayasada Kürt meselesinde etkili olabilir, ekonomik kazanımlar sağlayabilir... Fakat Türk-İslam sentezi devlete egemen. İçişleri Bakanlığı’nda, güvenlik bürokrasisinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nda Kemalist kadro bulmak imkansızdır. Halk Kemalizmi, Devlet Kemalizmi’nden daima daha ileri olmuştur. Bugün devlet, emekçi halkı kontrol etmek ve Kürtleri sisteme bağlı tutmak amacıyla laiklikten vazgeçmiştir. Laiklik toplumun modern kesimini temsil eden siyasal örgütlerin işi haline gelmiştir. Bu açıdan Aydınlanma Hareketi ümit vericidir, toplumda önemli ölçüde karşılık bulacaktır.