Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Tarımsız bir Türkiye, geleceksiz bir Türkiye'dir... (Uğur Pişmanlık)

Yayın Tarihi: 02.03.2012 , 09:31 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:31

“Toprağın ismiyle başlarız söze
Sen ki topraksın
Seni sevmeyi bilmeli
Sendedir
Ekinlerimizin tohumu
ve yapılarımızın temeli…”

Nazım Hikmet

Türkiye’de tarım bitiyor, bitiriliyor. Tarımsal üretimde, dünyada kendi kendine yeten ilk yedi ülkeden birisi olan Türkiye, bugün bu avantajını yitirmiş durumdadır.

Tarım ülkesi olmak başka, tarımda kendine yetebilmek başka şeydir. Daha az tarım alanları olan, ancak daha kaliteli ve verimli ürün elde eden ülkelerin varlığı biliniyor.

Türkiye, dışarıya tarımsal ürün ihraç eden bir ülke konumundan, ithal eden ülke haline nasıl geldi?

Bu ülkenin tarım politikası yoktur. Daha doğrusu Türkiye’nin tarım politikası, politikasızlık üzerine kurulmuştur. Bu durum, ülkede bir toprak rantiyecisi ve tefeci asalak bir sınıf yaratmıştır.

Beş Yıllık Kalkınma Planları rafa kaldırılmış, dolayısıyla planlı tarıma geçilememiştir. Dolayısıyla üretici planlı tarıma yönlendirilmediği gibi bilinçlendirilmemiştir de.

Türkiye’de tarımda standart yoktur. Serbest piyasa ekonomisi içerisinde buna gerek görülmemiştir.

Türkiye’de tarım üreticisi, devletin on yıllar öncesinde bedava dağıttığı kimyevi gübrelere alıştırıldı. Ardından gübreler para ile satıldı. Gelinen süreçte üreticilere ithal tohum, ithal gübre ve ithal zirai ilaç kullandırıldı.

Devlet, tarımda ciddi bir politika uygulamak yerine, bir yandan ithal ikameci bir yol izledi, diğer yandan da zaman içinde üreticiye verdiği desteği geri çekti. “Tohum tekelleri herhangi bir gün, herhangi bir nedenle ülkemize tohum satmaktan vazgeçtikleri takdirde açlığa mahkûm olmamız işten bile değil.”

Bu gelişmelerin üç temel olumsuzluğu oldu. İlki kimyevi gübre ve zirai ilaç kullanımı ile toprağın yapısı bozuldu. Toprak eski özelliğini yitirdi, dengesizleşti. Toprak, kendi yapısı içindeki zengin mineralleri yitirince, yoksullaştı ve çoraklaştı.

Asıl dokusu bozulmaya uğrayan toprakta kullanılan kimyevi gübre, tohum ve ilaçlar ürün kalitesini ve verimliliği düşürdü. Kimyasal ilaç ve gübreler, bitki ve topraktaki hastalık ve haşerelerde yetersiz kaldı. Kimyasal ilaçlarla zehirlenen toprak ve bitkilerde bağışıklık kazanan yeni zararlılar ortaya çıktı. Bu zararlılara karşı yine yeni kimyasal ilaçlar üretildi. Kapitalist üretim zincirinin bir gereği olarak bu da böyle sürüp gidecektir. Bu durumun yarattığı bir başka olumsuzluk da, yeraltı sularında hızla kirlenmeye neden olmasıdır. Yeraltı kaynak sularının hem kirlenmesi hem de hızla eksilmesi başlı başına bir konu olmakla birlikte, yine teknolojinin yanlış kullanımı, tüketimin aşırı artması, üretilen birçok ürünün doğaya saldığı gazlar ve atıklarla dünyanın ekolojik dengesi değişime uğramaya başladı. Bu durum sadece havada değil, toprakta erozyona ve suda ciddi kirlenmelere yol açmaktadır.

İkincisi tohum, gübre, ilaç, akaryakıt, sulama, işçilik ve benzer girdilerde artan maliyetlere karşılık, devletin tarımsal ürünlere verdiği düşük taban fiyatı ve yetersiz desteklemeler üreticinin belini büktü. Özellikle zor durumdaki küçük üretici, önce tefecinin eline düştü, banka borçlarını ödeyemez hale geldi.

Üçüncüsü ve en önemlisi de Türkiye’de tarım bitti. Dışa bağımlı hale geldi. Bunun en somut kanıtı ise, önceki yıllarda çıkartılan tütün ve (şeker pancarı) pancar yasasıdır. Bunun arkası gelecektir. Hükümet, Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda, başka tarımsal ürünlere ilişkin başka yasalar da çıkartacaktır. Ülkemiz tarım üreticisinin, neyi ne kadar üreteceği ve bunun ticaretinin kimlerce nasıl yapılacağı AB tarafından belirlenecektir. Tarımı bitirmek demek, bu ülkenin ekonomik dinamiklerinden birini ortadan kaldırmak demektir. Son on yıllardır iktidarların yapmaya çalıştığı da budur.

AB’nin ülkemiz için öngördüğü şey, tarımdan vazgeçilmesidir. Böylelikle Türkiye, tarım ülkesi olmaktan çıkacak, büyük ölçüde ithalata dönecektir. Bu Türkiye’ye dayatılan bağımlılık başlıklarından biridir. Bu çerçevede, ‘ülkemiz tarımı’ yabancı tekellerin denetimine geçmekte ve dışa bağımlılık artmaktadır. Söz konusu “bağımlılık, kentlere de açlık tehlikesi biçiminde yansımaktadır.”

Türkiye, 70 milyona yaklaşan nüfusu ile AB ülkelerinin pazarı haline gelecektir. Planlanan ve uygulanan budur. Bu yaklaşımın ilk adımları 12 Eylül sonrası Özal iktidarı döneminde atılmıştır. Artık ipler Avrupa Birliği’nin elindedir. Buna göre Türkiye’de tarım bitirilecek, hayvancılığa son verilecek ve Türkiye sanayisizleştirilecektir. Tarım bir yandan tasfiye edilirken diğer yandan da yeni yasal düzenlemelerle ve ‘sözleşmeli çiftçilik’ adı altında köylü üretici köleleştirilmeye çalışılmaktadır.

Bu yaklaşımla, AB normları ve anlaşmaları olarak öne sürülenler, emperyalist dayatmadan başka bir şey değildir. Bundan sonraki süreçte Türkiye’yi (ve ülkemiz üreticilerini) bekleyen şey tarımın yapıldığı kırsal alanlarda işsizlik ve yoksullaşmanın daha da artmasıdır. Çok sayıda küçük toprak sahibi üretici köylü ve çiftçi mülksüzleşerek işsizler ordusuna katılmaya başlamıştır bile. “Son beş yılda iki milyonun üzerinde köylü tarımsal üretimin dışına düşmüş, işsizler ordusuna katılmıştır.” Kırlarda artan işsizliğin doğuracağı köyden kente yeni göç dalgası ise mevcut kent yoksullarının katlanarak büyümesini de beraberinde getirecektir.

Tarım üreticilerinin ve küçük çiftçilerin durumu da en az toprak kadar çorak ve yoksuldur. Türk köylüsü ve tarım üreticisinin, geçmişten gelen bir örgütlülük geleneği yoktur. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında bir takım örgütlenme çalışmaları başlatıldıysa da, devlet iktidarının gericileşme döneminde başka birçok alanda olduğu gibi örgütlenme çalışmaları da bütünüyle bir kenara konulmuştur. Bu anlamda üreticilerin mevcut örgütlülüğü de, tarım kredi kooperatiflerinden ve ziraat odalarından öteye geçememiştir. Söz konusu yapıların da içi boşaltılmış ve işlevsizleştirilmiş ve hükümetlerin yandaşı durumuna getirilmiş olduğu düşünüldüğünde, tarım üreticisi çiftçi ve köylülerin bu örgütlenmelerin dışında bir arayışa yönelmeleri gerekmektedir. Çünkü bu yapılar, tarım üreticisinin hem siyasallaşmasının hem de örgütlenmesinin önündeki engellerdir. Her biri köylüyü oy deposu ve rant kapısı olarak gören zihniyetin ürünüdür.

Tarım üreticileri ve yoksul köylülük, Türkiye siyasetinde, on yıllardır muhafazakâr, milliyetçi ve dinci gerici burjuva partilerin politikalarının belirlenimi altında kandırılarak şekillenmiştir. Türkiye, sermaye sınıfını palazlandıran ve emperyalist güçlere biat eden bu asalak düzenin asalak aktörlerinden kurtulmalıdır.

Üzerinde yaşadığımız bu güzel memleketin verimli topraklarının, tarımın ve tarım üreticileri ile emekçi insanların başka türlü kurtuluşu yoktur. Gerçek bir tarım, gerçek bir tarımsal üretim ve üreticinin emeğinin karşılığını alacağı bir üretim süreci için bu gereklidir. Tarımsal sorunların çözümünü, öncelikle tarım üreticisinin bu konudaki duruşu, sorunları sahipleniciliği ve çözüme kavuşturmak konusundaki kararlılığı belirleyecektir.

Türkiye’de tarımın güçlü ve gelişkin olması, kendi geleceği açısından son derece önemlidir. Tarımın geleceğini, Avrupa Birliği ya da sermaye sınıfı değil, bu ülkenin tarımsal üreticileri ve emekçileri belirlemelidir. Çünkü tarımsız bir Türkiye’nin geleceği yoktur!

Uğur Pişmanlık

* Yazıda, tırnak içinde italik olarak yer alan cümleler Emperyalizme Karşı Yurtsever Cephe’nin tarımla ilgili bildirisinden alınmıştır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.