Sayfa yolu
Derinlik ve Sığlık (Murat Bilgili)
Yayın Tarihi: 21.07.2009 , 13:13 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:57
Yaygın olarak okunan gazetelerde karşılaştığımız iki tip köşe yazarı var birisi “sığ” diğeri “derin”. Sığ olan gerçekten sığ da, derin olan acaba gerçekten derin mi? Daha somut olarak konuşacak olursak, sığ olan yandaş medya tabir edilen kesim, bu yandaşın içine AKP yandaşı da, CHP yandaşı da, MHP veya Saadet yandaşı da dahil. “Derin” ağabeylerimiz ve ablalarımız ise Radikal, Milliyet vb. gazetelerde kümelenenlerdir. Bunlar genelde takım tutar gibi parti tutmazlar, olayları “nesnel” olarak incelerler, hem nalına hem mıhına vururlar. Beyinleri herhangi katı ideolojinin zincirleri altında olmadığı için özgür düşünürler dolayısıyla derin analizler yaparlar.
Yukarıda bahsettiğim iki kesimden sığ olanlarını ele almayacağım, daha ziyade derin ağabeylerin derinliğini sorgulayacağım.
Bu yazarların kritik özelliği yukarıda da değindiğim gibi takım tutar gibi parti tutmamaları. Kim doğru yaparsa onu överler, kim yanlış yaparsa onu eleştirirler. Dünyaya at gözlükleri ile bakmazlar, her şeyi ak ve kara olarak görmezler. Çatışma değil uzlaşma yanlısıdırlar. Eh haliyle demokrattırlar. Birisi bir şeye kötü diyip mahkûm ettiği zaman, hemen karşısına çıkıp şunu söylerler: her şeyin iyi yanı da var kötü yanı da var, ezberlerle, katı ideolojilerle yaklaşmayın, sığlaşmayın, adam olun, fazla sesiniz çıkmasın. Demokratlar sığ sloganlara hiç tahammül edemez. Örneğin bir demokratın karşına çıkıp “kahrolsun ABD emperyalizmi” dediğiniz vakit, anasına küfretmiş kadar olursunuz. Çok kızarlar böyle şeylere, küfür addederler. Zira ezbere gelemezler. Onların görevi ezber bozmaktır. Kıbrıs konusunda, Kürt sorununda, Ermeni meselesinde vs. hep ezber bozarlar. Aslında sağcı yandaş medyaya bu eleştirileri yönelttikleri zaman belli noktada hakları var. Fakat onlar bu sözleri daha ziyade solculara söylüyorlar. Ve bunu söylemeye hiç hakları yok. Neden böyle olduğunu anlatmaya çalışıyım.
Şu ezber bozma meselesinden başlayalım. Buna karşı birçok söz söylenebilir. Fakat asıl üzerinde durmak istediğim burası olmadığı için birkaç cümleyle geçiştireceğim. Son iki yüz yıla damgasını vuran iki temel teori var birisi Marksizm diğeri liberalizm. Her söylenen lafın eninde sonunda gelip bu iki teori(ideoloji de diyebilirsiniz)’den birinin içine girmesi kaçınılmazdır. İki teorinin de o kadar geniş bir külliyatı vardır ki, bunlar üzerine söylenmiş o kadar söz vardır ki, senin söyleyeceğin söz o veya bu ölçüde ikisinden birinin alanına girer. Kimse kalkıp ben ezber bozuyorum, hiç söylenmemiş sözler söylüyorum burnu büyüklüğüne girmesin. Örneğin Ermeni meselesi Ermeni soykırımı yoktur diyen ezberci oluyor, vardır diyen ezber bozucu oluyor. Amerikan emperyalizmi vardır, 50 yıl önce neyse şimdi yine o dur diyen ezberci, artık küreselleşme vardır diyen ezber bozucu oluyor. Ne kadar komik. Zaten iki ihtimal var, soykırım ya vardır ya yoktur. Ve bu iki ihtimalden ikisini de savunanlar oldu. Vardır diyen adamlar ilk defa kendilerinin mi söylediğini zannediyor acaba? Veyahut diğer örneğe gelirsek emperyalizm yerine küreselleşme dediğin zaman bir anda derinleşiveriyorsun, ezberciden ezber bozucu kademesine yükseliyorsun.
Benim asıl takıldığım ve her okuduğum köşe yazısından sonra sinir krizi geçirmeme sebep olan konu şu derinlik meselesi. Hani hem nalına, hem mıhına felsefesiyle çok derin olduklarını düşünenler var ya, işte onlar asıl sorun. Nala da mıha da aynı oranda mı vuruyorlar? O da ayrı soru. Onlar öyle olduğunu düşünüyorlar.
Hem nalına hem mıhına vurmak, nesnel olmak kötü bir şey mi? Hayır değil. Fakat Marksist siyaset sadece bunla yetinerek yapılamaz. Her siyaset belli bir teori veya ideolojiden beslenir. Marksizm’den beslenen siyaset bunla yetinmez. Yetinirse sığ kalır. Bu arada tekrar söyleyeyim bu ağabeylerin ne kadar “nesnel” oldukları sorusu ayrı bir yerde dursun. Fakat biz çok “nesnel” olduklarını farz edip, aslında onlar üzerinden nesnellik ve öznellik meselesini bir kez daha tartışalım.
Klasik bir sözle başlayayım: Marksizm’de nesnellik ve öznelliğin diyalektik birliği vardır. Mutlak nesnellik ve mutlak öznellik diye bir şey yoktur. Farklı disiplinlerde bunların oranı değişir. Bilimde asıl olan nesnelliğin ağır basması, siyasette asıl olan öznelliğin ağır basmasıdır. Nesnellik mutlak iyi, öznellikte mutlak kötü değildir. Teori ve siyasetin birlikte ilerlemesi gerekir. Yılmaz bir ezberci olarak Marksist ezberlerimi tekrarlamış oldum. Bu noktada diyeceklerdir ki: biz siyasete karşı değiliz, kutuplaşmalara karşıyız. Sığ siyasete karşıyız. Evet, şimdi gelelim sığ siyaset nasıl olur? Derin siyaset nasıl olur?
Şu ak, kara meselesinden başlayalım. Dünya ak ve karalardan oluşmaz. Evet, son derece doğru. Katılmamak mümkün değil. Fakat bunu söylemekle her şey bitmiyor. Açmak lazım. Yukarıda teori ve siyaset ilişkisinden biraz bahsettim. Buradan devam edeyim. Sol partiler genelde “kahrolsun ABD emperyalizmi” vb. sloganlar atarlar. Bu ne demektir? ABD emperyalizmi kötü demektir. ABD’nin elinin olduğu her işe şüpheyle bakmak hatta uzak durmak demektir. Ne demektir? ABD’nin içerisinde bulunduğu her türlü uluslar arası proje ve ortaklıklardan çıkalım demektir. Buradan ak, kara sorununa geliyoruz ve ABD karadır demiş oluyoruz. Sığlık mı yapıyoruz? Ezberci bir siyaseti mi yineliyoruz?
Böyle birkaç kelimeden oluşan sloganlar atıyoruz ama bunları atmadan evvel bu işin bir temelini atmıyor muyuz? Sloganlar damıtılmış sözlerdir. Koca külliyatı birkaç kelimeyle özetlemeye çalışırız. Her özet bir karikatürdür. Bu eşyanın doğası gereği böyledir. Ve böyle olmasında hiçbir sıkıntı yoktur. Solun görece zayıf olmasının sebebi aynı sloganları atıyor olmaları değildir. Lenin “ekmek, barış, adalet” kelimeleriyle devrim yaptı. Çok mu ezber bozan, yeni, hiç duyulmamış kelimeler bunlar. Sınıflı toplumlar var olduğundan beri, ezilen sınıflar ekmek, adalet talep eder. Bu kelimelerin sırrı orijinalliğinde değil, bir ihtiyacı karşılıyor olduğundandır.
Derin siyaset, halkın ihtiyacının ne olduğunu kavramaktan geçer. Eğer 50 sene önceki insanlarla, günümüzdeki insanların sorununu aynı sloganlar karşılıyorsa, o sloganı atarsın. Ve Tanzimat’tan beri “kahrolsun emperyalizm” bu insanların ihtiyacıdır. Emperyalizm belası defolana kadar bu slogan ihtiyaç olmaya devam edecektir. Derinlik gerçeği yakalamaktır. “Bilim doğanın derinlemesine araştırmaktır” diyor John Lenihan. Toplum sorunlarının derinlerine inmektir derinlik. Ve indiğin zaman, her taşın altını kaldırdığın zaman karşına çıkan şey emperyalizmdir.
Ak, kara meselesinden devam ediyorum. Marksizm’in bir yöntemi vardır. Tarihsel ve diyalektik materyalizm. Gerçeklere ulaşabilmek için bu yöntemi izler. Toplumun derinliği tarihindedir. Ve tarih içindeki etkileşimlerindedir. Tarihsel bir kişiliği ele alırken hiç şüphesiz, ak ve kara olarak ele almaz. Şu meşhur hem nalına, hem mıhına vurma işini en acımasız şekilde yapar. Ben bilmiyorum, Sovyetleri solcular kadar incik cıncık tartışan var mıdır? Ak, kara demeden her noktasını görmeye çalışan var mıdır? Bizim bu noktada bir sıkıntımız yok. Bizi üç beş holiganla bir tutmasın kimse. Fakat tarihten güncele doğru geldiğiniz vakit işler ister istemez ak ve kara noktasına gelir bazı durumlarda. Her durumda elbette böyle değildir. Can alıcı noktalarda böyledir. Niçin böyledir? Ak, kara noktasına gelmek zorunda mıdır?
İstesen de, istemesen de gerçeklik seni o noktaya götürür. Tabi gerçeklikle bir derdin yoksa sittin sene o noktaya gelmezsin. Kutuplaşmayalım, uzlaşalım, çiçek, kelebek, diye diye ömrünü tüketirsin. Bu sözler de hiçbir zaman halkın ihtiyacını karşılamaz.
Peki, niçin belli konularda ak, kara noktasına gelmek zorundayız? Yılmaz bir ezberci olarak devam ediyorum, tarih sınıflar savaşımıdır. Modern toplum kentsoylular ve işçi sınıfından oluşur. Bu sınıflar savaşım içerisinde birbirlerine bir güç uygularlar. Hiçbir zaman dengede duramazlar. İşçiler ilerlediği zaman kentsoylular geriler, kentsoylular ilerlediği zaman işçiler geriler. Bu ilerleme ve gerile tarihin her noktasında olur. İşte bu değişimler niceliksel olmaktan çıkıp bir niteliksel olmaya başladığı zaman gerilim hat safhaya ulaşır. İşte o noktada artık her şey ak ve karadır. İstesen de, istemesen de. Bilimsel gerçeklik bize bunu söyler. Dolayısıyla Marksistler çiçek, böcek kelebek hikâyeleri anlatmaz bu gerçeklere göre siyaset üretir.
Bizim bu Radikal taifesinin dertleri, özlemleri şudur: AB demokrasisi. AB demokrasisinin özelliğini nasıl tarif ediyorlar? Bir sınıfın bir sınıfa kalıcı olarak hükmedemediği bir toplum. Mecliste komünisti de olsun, şu da olsun bu da olsun, özgürce fikirlerini tartışsınlar. Kavga kutuplaşma olmasın. Serbest ticaret, liberal ekonomi vs. vs.
Bugün için baktığımız da o denge toplumu filan da değildir artık AB ülkeleri. Emperyalizm tüm dünyada tam tahakkümünü kurmuştur. İşçi sınıfı her yerde gerilemektedir. Venezüella vb. ülkeri saymazsak. Neyse AB eleştirisine girmeyelim.
Yani onların istediği şey hayaldir. Her toplum belli kriz anların ak, kara meselesine gelir. Niye bu kadar bu mesele üzerinde duruyorum? Tek kelimeyle çıldırıyorum da o yüzden. Üç beş tane insanın sürekli siyaset bilimi dersi vermesine dayanamıyorum. Hatta radikal yazarı filan diye genel de konuşmayayım. Direk isim vereyim Nuray Mert vb. yazarlar. Daha eklerim. Adeta siyaset gurusu gibi, siyasette derinlik dersleri verir herkese. Şerif Mardin’in karikatürü. Postmodern derinlik…
Son bir cümleyle bitirmek istiyorum. “Faşizm devrimini yapamamış işçi sınıfına kesilmiş cezadır” demiş Lenin. Bu sözü biraz değiştiriyorum: “Postmodernizm devrimlerini koruyamamış işçi sınıfına kesilmiş cezadır”
MURAT BİLGİLİ
İstanbul
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.