Sayfa yolu
Çevre Sorunu, Kimin Sorunu? (Sedef Süner)
Yayın Tarihi: 23.02.2011 , 10:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:19
Küresel ısınma, su krizi, Kyoto derken uluslararası düzeyde ve devletler katında konuşulmaya başlanmasaydı, gündemimize girecek ya da girse de kalıcı olacak mıydı bilinmez. Ancak birkaç çatlak ses dışında, en azından bilim dünyasında artık ekolojik bir çıkmaza girmiş olduğumuzu kabul etmeyen yok. Hayır, bu yazı yaşlı mavi gezegenin az kalmış ömrü üzerine bir ağıt değil. Çevre sorununun ekonomik, politik ve toplumsal temellerine yönelik bir iz sürme.
“Yeşil” hareketler üzerine
Üretim alanlarının neden olduğu ekolojik tahrifatın fark edilip sivil toplum örgütlerince işaret edilmeye başlanması, dünya siyasî tarihinin belki de en hareketli dönemlerinden biri olan 1960’lara denk düşer. Bu dönemde çevre örgütleri daha ziyade, kısa vadeli sonuçları göz önünde bulunan üretimden kaynaklı bölgesel çevre sorunlarına ağırlık verirler.
Aktivistlerin eylemlerinde hedef aldığı noktalar da, bunun bir göstergesidir. Bu tepkinin meslekî alanlarda karşılık bulması da çok sürmez örneğin kendisi de bir ürün tasarımcısı olan Victor Papanek’in 1974 tarihli “Design for the Real World/Gerçek Dünya İçin Tasarım” adlı kitabı, bu alanda ilklerden biri sayılır. Tasarımcı sorumluluğuna işaret eden bu yaklaşım daha sonra tasarım, mimarlık ve mühendislik alanlarında “Yeşil tasarım”, “Eko tasarım” gibi kavramlarla karşılığını bulur. Amaç bellidir: Kullandığımız nesneler, üretiminden elden çıkarılmasına kadar doğayı tüketmektedir sorumluluk sahibi tasarımcı, mimar ve mühendislerin görevi, proje geliştirme sürecinde alınacak önlemlerle bu zararı en aza indirgemektir.
İyi niyetli olduğu şüphe götürmeyen bu yaklaşımların gerçek hayatta pek karşılık bulamaması, bulsa dahi yeni bir “Yeşil Pazar” yaratarak ironik bir şekilde tüketim kültürüne katkıda bulunması da pek şaşırtıcı değildir. Zira söz konusu olan şey, ekolojik krizden ziyade bir sistem krizidir. Endüstri devriminden itibaren süregelen kapitalist üretim ilişkilerinin, kendi ihtiyaçları doğrultusunda manipüle ettiği ekonomik, politik ve kültürel dünyanın, yani çok boyutlu bir tüketim kültürünün sonucudur. Buradan hareketle 1987’de Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu (WCED) tarafından “Ortak Geleceğimiz” adıyla da bilinen Brundtland Raporu yayınlanır. Bu rapor, çevre sorununun yarattığı çok boyutlu sorunlar yumağına işaret ederek daha bütünsel bir bakış açısı sunmaya çalışır ve “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını önerir. Buna göre krizin ekonomik, çevresel ve toplumsal boyutları vurgulanarak daha sistematik çözümler önerilmesi ihtiyacından bahsedilir. Ancak aradan 20 yıl geçtikten sonra, komisyonda bulunmuş olan Volker Hauff, çevre ile ekonomik kalkınma kavramı arasındaki uyumsuzlukların devam ettiğini üzüntü ile dile getirir.
Sürdürülebilir toplum mu, sürdürülebilir sistem mi?
Dile getirilen bu hayal kırıklığı, aslında tüm hikâyenin bir nevi özeti gibidir. Doğal kaynakların tahrifatı problem olmak bir yana, sermayenin işine gelen bir durumdur. Su kaynaklarının kullanılamaz hale gelmesiyle birlikte gündeme gelen suyun özelleştirilmesi kaygıları asılsız değildir. “Lauderdale Paradoksu” olarak bilinen bu durum, toplumun refahı ile sermayenin güçlenmesi arasındaki ters orantıyı ortaya koyar. Kullanılabilir su kaynaklarını kullanılamaz hale getiren sistemin, bu yokluktan nemalanıp varlığını pekiştirebilmesi oldukça ironiktir.
Ekonomik kaygıların çevre kaygılarıyla örtüşmediği gerçeğini görebilmek için, politik arenayı da şekillendiren ekonomistlerin dilinden düşürmediği “ekonomik büyüme”, “kalkınma” gibi kavramların neye işaret ettiğine bakmak yeterlidir. Ekonomik büyümenin ölçütlerinden olan Gayri Safî Millî Hâsıla (GSMH) ve Gayri Safî Yurtiçi Hâsıla (GSYİH) gibi istatistikler, aslında bir ülkenin vatandaşlarının tüketim gücünü ve üretilen ürün miktarını gösterir. Böylece refah düzeyi vatandaşların ne kadar tükettiği ile ölçülür hükümetlerin birincil hedefi olan ekonomik büyümenin ekolojik çıktısı da, sürdürülebilir kalkınma denkleminde “karbon ticareti” gibi şirketler ve ülkeler arasında alınır-satılır bir meta olarak şekillenir.
Tüketimle var olmak
Yine de bunu yalnızca tepeden dayatma bir olgu olarak görmek, bizi eksik yorumlamalara götürür. Tüketim kültürü, çoğu zaman çevre örgütleri ve çevre sorunu üzerine söyleyecek sözü olan sol örgütlerce pek sık dile getirilmez. Ancak süregelen ekonomik sistemin devamlılığını garantileyen belki de en önemli unsur budur. Bu kültür, endüstri devrimi ile başlayıp 2.Dünya Savaşı sonrası sermayenin yeni pazar arayışlarıyla gözünü yeni sahalara çevirdiği süreçte, dönüşen üretim-tüketim ilişkileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Gittikçe büyüyen bir orta sınıf pazarı, Fordist yaklaşımın mirasıyla tüketicileştirilen işçiler, savaş dönemi oluşan teknolojik birikimin aktarılacağı yeni ürün pazarları ve en önemlisi, kapitalist üretim yöntemlerinin doğasına özgü büyük ölçekte üretimin getirdiği ciddî ekonomik kayıp riskleri, çeşitli kanallardan bu ürünlere pazar oluşturmak ve kontrol etmek gerekliliğini doğurur. Tasarım, reklam ve pazarlama sektörlerinin öncülük ettiği bu kontrol mekanizmasının, güncel toplumu aşağı yukarı şekillendiren en önemli unsurlar olduğunu vurgulamak gerekli.
Marx’a göre kapitalizmin orta sınıf düzeyinde yarattığı hayalî iştah ve ihtiyaçlar, gittikçe karmaşıklaşan sınıfsal yapıda bambaşka bir hâl alır. Felsefe, ekonomi, sosyoloji gibi pek çok alanı meşgul etmiş olan ihtiyaçlar konusunda Baudrillard, söz konusu olan şeyin aslında sistemin ihtiyaçları olduğunu, objeler ve onların temsil ettiği göstergelerle kuşatıldığımız bir sistemde artık neye ihtiyacımız olduğunu bilemeyeceğimizi savunur. Ona göre artık ihtiyaçları birincil-ikincil, gerçek-sanal diye tasnif etmenin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de, kimliklerin ve aidiyetlerin ihtiyaçlar ile buradan ileri gelen tüketim alışkanlıklarının üzerine yapılandırıldığı bir sistemde, ihtiyaçlar arası bir hiyerarşi kurmak bizi ne analiz ne de çözüm açısından bir noktaya götürmeyecektir. Bugün tüketim alışkanlıkları toplumda var olabilmenin, sosyalleşebilmenin ön koşuludur. Çünkü bu alışkanlıklar bireyin statüsünü tayin eder tüketime dayalı kimlik yapılandırma süreci, sınıflı toplumun bir sonucu ve devamlılığının bir gereğidir.
Çevre örgütlerinin 60’larda hedef gösterdiği, üretimden ileri gelen çevre tahrifatı işin yalnızca bir boyutunu oluşturur. İhtiyaca değil kâra göre üretim yapan ve bu ürünleri elden çıkarabilmek için kültürel yaşama dahi müdahale eden kapitalizmin bir diğer çıktısı da, ömrü dolmadan ya da zaten kısa ömürlü üretilen ürünlerin elden çıkarıldığında meydana getirdiği büyük atık yığınlarıdır. Örnek olarak da, bazı elektronik devi şirketlerin kanun zoruyla da olsa bir kısmını geri topladığı bu ürünlerin gittiği yer zaten hammadde çıkarma ve üretim için kullanıldığından doğası, çalışma koşullarıyla da insanlarının sömürüldüğü üçüncü dünya ülkeleridir. Foster’ın da dediği gibi, ne de olsa “çevre sorunu, sınıf sorunudur”.
Çevre sorunu politiktir
Çevre sorununa getirilmeye çalışılan çözümler, en azından gerçekleştirilebilenleri, kapitalizmin bekası için olan ya da varlığını sorgulamayan önerilerden ibarettir. Üretimin yerelleştirilmesi gibi alternatif önerilerse uygulamaya geçirilemediği gibi, aslında kapitalist üretim ilişkilerinin kökünden değiştirilmesini gerektirmelerine rağmen bu dilden kaçınıldığı, sanki mevcut sistem içerisinde uygulanabilir çözümlermiş gibi sunulduğu görülmektedir. Ancak akademi ve meslekî alanlar açık açık söylemeye ne kadar çekinirse çekinsin çevre sorunu politiktir. Mevcut üretim ilişkilerinden gelen politikalar ve toplumsal yapıyı sorgulamadan üretilmeye çalışılan çözümler ya görmezden gelinmeye, ya da sistem içerisinde evcilleştirilip birer kâr aracına dönüştürülmeye mahkûmdurlar. Krizin yalnızca ısınan hava ve kirlenen sudan ibaret olmadığını, dünyanın yaşadığı kapitalist krizin ekonomik ve toplumsal ilişkiler ağının bir ayağı olduğunu görüp, bu tartışmaları sermaye güdümlü kurumların tekeline bırakmamak da, solun görevidir.
KAYNAKLAR
Baudrillard, J. (1981). The Ideological Genesis of Needs. In J. Baudrillard, For A Critique of the Political Economy of the Sign (pp. 67-87). St. Louis: Telos Press.
Foster, J. B. & Clark B. (2009). The Paradox of Wealth: Capitalism and Ecological Destruction. Monthly Review, 61(6): 1-18.
Hauff, V. (2007). Brundtland Report: A 20 Years Update. Proceedings of the conference Linking Policies, Implementation, and Civil Society Action. June 3rd – 5th, Berlin, Germany.
Hebdige, R. (2001). Object as Image: The Italian Scooter Cycle. In Consumption, Critical Concepts in the Social Sciences (pp. 179-217). London: Routledge.
Jackson, T. (2008). The Challenge of Sustainable Lifestyles. In State of the World: Ideas and Opportunities for Sustainable Economies (pp. 45-60). Trowbridge: Cromwell Press.
Marx, K. (1978). Economic and Philosophic Manuscripts of 1844. In R. C. Tucker (Ed.), Marx-Engels Reader (pp. 67-105). New York: W. W. Norton Company.
Madge, P. (1993). Design, Ecology, Technology: A Historical Review. Journal of Design History, 6: 149-166.
World Commission on Environment and Development (1987). Our Common Future. Oxford: Oxford University Press.
Ar. Gör. Sedef Süner
ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.