Cemaatleşen ve Yandaşlaştırılan Türkiye (Rıfat Doğan)

Pazartesi, 06 Eylül 2010 15:14

Türkiye'de artık herkesin dilinde olan iki profil var biri cemaatçi, diğeri ise yandaş… Ne anlama geliyor bu profiller derseniz, hiç lafı dolandırmadan eveleyip gevelemeden söylemek gerekiyor, bu AKP’nin yarattığı ve büyüttüğü aynı zamanda toplumsallaştırdığı bir tipolojidir. Bu Türkiye'de bir dönemin kapandığını ya da daha açık söyleyelim bir insan profilinin öldüğünü gösteren işarettir.

Bir Dönemin İnsanları…

AKP sadece ülkeyi siyasal ve ideolojik yeni bir rotaya sokmuyor, AKP aynı zamanda kendi yaratmak istediği ülkenin insanını da değiştiriyor. Genleriyle mi oynuyor? Hayır, ama daha kötüsü 2002 yılından beri Türkiye insanında net olarak gözlemlenen bir değişim var. Bu değişimin adı çürüyen, yozlaşan ve bunların yarattığı kolay yoldan köşe dönmeci, yandaşlaşma, cemaatçi olma halidir… Peki bunlar daha önce yok muydu? Bunlar sadece AKP zamanında mı oldu? Evet bunlar daha önce de vardı ama ikisi arasında uçurum yaratan bir fark var. Bu fark AKP’den önce bu insan profilinin toplumun geneli açısından bir yayılma, doku değişikliğiyle AKP sonrasında daha net olarak artmasıdır. Türkiye'de kabul edilsin edilmesin bir dönemin insanları (ben bunlara cumhuriyetle yetişmiş kuşak diyorum) daha toplumcu, aydın, bilimden yana, hak savunan, dayanışmacı yönleri ağır basan özellikteydi. Bu ülke evet o dönemde kirlenmişti, kapitalizm çürütüyordu ancak 1930’da bu ülkede bugünlerden farksız olarak yaşanan baskı sindirme döneminde bile Halkevlerinden çıkan ilerici-toplumcu öğretmenler vardı. Köylere giderek kız-erkek çocukları okutabilmek için lojmanlarda sobasız kışın soğukta yatan “idealist” öğretmenler, bu ülkenin en karanlık döneminde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’di.

Devam edelim, bu ülkede yine faşizmi aratmayacak 1940’lı dönemlerde Köy Enstitüleri kurulmuştu, oradan çıkan doktorlar köy köy dolaşıp sağlık hizmeti veriyordu, baraj yapan, yol yapan, köylere ulaşım sağlayan mühendisler bu enstitülerden çıkmıştı. 1960 dönemi, bu ülkenin gencecik, düşünen, yorulmadan kasaba kasaba, şehir şehir dolaşan işçilerle gece gündüz konuşan devrimci gençleri vardı, bu gençler 1930, 1940’lı yıların mirasıydı, ilerici, toplumcu bir mirasın devamıydı…

Bu ülkenin aydınları sanatçıları vardı, kamucu, devletçi, hakkını savunanların yanında yer alan akademisyenleri vardı. 1970 ve 1980 arasında yani bir anlamıyla Türkiye’nin en karanlık ve faili meçhuller döneminde ilericileri, aydınları ve solcuları öldürmek için kurulan gizli örgütleri, çeteleri, kontrgerillaları cesurca, korkmadan açığa çıkarmak, deşifre etmek için çalışan Doğan Öz gibi savcıları vardı. Pol-Der vardı, onurunu koruyarak mesleğini yapan ve öldürülen komiser Cevat Yurdakul’u vardı. Evet 12 Eylül 1980 darbesi Türkiye’de ekonomik, siyasal, ideolojik dönüşümlerin miladı oldu, insanlar daha bireyci, köşe dönmeci, paraya tapan kişiler haline geldi. Darbe toplumu istediği dönüşümün bir parçası haline getirmeyi de başardı bugünden bakarsak, ancak tam anlamıyla değil.

Çürüyen, yozlaşan bir toplam vardı, bunun içinde toplumun çeşitli kesimlerinden aydınlar, akademisyenler, öğretmenler, gençler, öğrenciler hatta solcular da vardı ama 1980 darbesinden sadece 10 yıl sonra bu ülkenin işçileri tekrar ayağa kalktı hem de darbe günlerinde sendikalar yasaklanmışken, grev hakkı yokken.

Bu ülkenin araştırmacı onurlu gazetecileri vardı. Daha aydınlık bir ülke için yazan Uğur Mumcu'su, akademisyen Bahriye Üçok’u vardı 12 Eylül karanlığında. Evet azalıyordu, tükeniyordu ama tamamen yok olmuyordu. Ülkesine ihanet etmeyen, sadece kendisini düşünmeyen, toplum için çalışan öğretmenleri, doktorları, mühendisleri yetişti. “Kızlarımı cemaatlere bırakmayacağım” diyerek yıllarca devlet tarafından baskı altında tutulan ve okuma hakları ellerinden alınan küçücük çocukları okutmak için okul yapan, yenilmez denilen cüzzam hastalığını yenen Türkan Saylan’ı o kuşaktan saymamak mümkün mü? Cemaat-tarikat örgütlenmesinin hem de AKP döneminde üzerine giden savcı İlhan Cihaner’i hatırlayalım…

Bir dönemin insanlarını saydım… Kapitalizme, çürümeye, paranın hükümranlığına rağmen mesleğini, işini onurluca yapan, insanına değer veren, karşısındakinde yoksa onunla bir dilim ekmeği paylaşan, dayanışmacı bir kuşak. Peki AKP döneminde ne oldu? Bir de kısaca ona bakalım…

AKP’nin İnsanları…

Yukarıda değinme fırsatım oldu, AKP sadece ülkeyi değil onunla birlikte hatta ondan önce insan profilinde bir değişime yol açtı. Bu dönemi, soyguna, hileye, hırsızlığa alışma ve bu duruma uyum sağlama, ondan sonra da bir çürüme ve yozlaşma evresiyle tanımlayabiliriz. AKP’nin bu dönüşümü yaparken en büyük gücü cemaat örgütlenmesiydi, dolaysıyla AKP hem çalıyor, soyuyor, hileye başvuruyor ama aynı zamanda cemaat eliyle dağıtıyor ve kendi çevresini, medyayı, basını, üniversiteleri, aydınları, sanatçıları, toplumun bazı kesimlerini “yandaş” haline getirerek bu dönüşümün altyapısını kuruyordu.

2002 yılında başlayan bu dönüşümü bugün çok net olarak gözlemlemek mümkün… Eğer insanlar 8 yıldır kendilerini bu kadar soyup soğana çeviren, bütün haklarını ellerinden alan bir iktidara halen oy veriyorsa, bir tablodan net olarak bahsetmek zorundayız. Bu cemaatleşme ve yandaşlaşma dönüşümünün bir başarısıdır. Bu dönemde artık gazetecilik mesleğinde işini onurlu yapan Uğur Mumcu gibi bir yazar, gazeteci çıkabilir mi? KPSS rezaletinde gerçek suçlunun cemaat olduğunu korkmadan toplumla paylaşacak bir gazeteci çıkar mı?

İnanmıyorum, cemaatlerin elinden gençleri alacak, bilime inan, toplumcu akademisyenlerin çıkacağına çünkü bir ülkede her şey safsata bilimi üzerine kurulu ve TÜBİTAK kapağında Darwin yasaklanıyorsa bu ülkede bilim adamı yetişebilir mi sizce? “O yedi biraz da ben yiyeceğim, o koltuğa hırsızlık yaparak oturdu ben de başkasının hakkını yiyerek oturacağım” diyen bir kamu görevlisinden toplum için çalışan, kamucu bir zihniyet beklenebilir mi?

Cevat Yurdakul, Türkan Saylan, Halkevleri, Köy Enstitüleri kahramanları yetişir mi? “AKP her şeye rağmen iyi, demokrasi için çalışıyor” diyerek topluma mesaj veren ama TEKEL işçisinin direnişini, dizi setlerinde 17-18 saat köle gibi çalışarak emek harcayan emekçileri görmeyen AKM kapatıldığında sesini çıkarmayan, EMEK sineması yıkılmak istendiğinde tepki göstermeyen sanatçı-aydınlardan nitelikli eserleri vermesi ve toplumsal gerçekçi, ilerici olması beklenebilir mi? Ne yazık ki bugün Aziz Nesin, Nazım Hikmet ve Orhan Kemallerin yeşermesi zor ama Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi “yandaş” yazarların kök salması ve benzerlerini yaratması daha kolaydır.

Niçin şiir yazılacak? Kimin için roman yazılacak? Kimin hikayesi anlatılacak? Var mı? “Ben ülkem için çalışırım, haksızlıkları, eşitsizliği, cemaatleri-tarikatları araştıracağım, korkmadan üstüne gideceğim” diyen onurlu, dürüst İlhan Cihaner bir istisnadır, bu topraklarda artık Osman Can gibilerinin artma oranı ne yazık ki daha fazladır.

Bu dönüşümün en büyük başarısı, cemaaetleşme-yandaşlaşma ve bunların toplumun farklı kesimlerinde yarattığı meşruluk ve “Benden olmayan bertaraf olur” ideolojisini yaymasıdır. Hanefi Avcı bir biçimde bu endişesini dile getirmiş ve “devlet diye bir kurumun kalmadığını” söylerken, cemaate karşı koymanın çaresizliğine vurgu yapmıştır. Cemaat varsa adalet yoktur, cemaat varsa hak aramak yoktur, cemaat varsa mahkeme kararları uygulanmayabilir. Sorular da çalınabilir, atamalar da yapılabilir, yeter ki cemaatçi olunsun ya da AKP’ye yandaş olunsun. Gerisi kolaydır.

Tablonun İki Yüzü…

Tablonun bir yüzünde aydınlık, diğer yüzünde karanlık vardır. Daha doğru bir ifadeyle resim bize bir tarafta üreten, yazan, cesur, toplumcu, ilerici bir kuşağın her şeye rağmen yetiştiğini ancak diğer tarafta artık cemaatçi, yandaş, badem bıyıklı, göbekli bir profilin türediğini, aynı zamanda yayıldığını ve en kötüsü tablonun diğer tarafında yer alan diğer kuşağı pasifize ettiğini göstermektedir.

Cemaatleşenin, yandaşlaşanın bir güç haline geldiği, KPSS hırsızlığında cemaat lafını ağzına almayan bir devlet ve medya, herkes adına konuşan bir iktidar ile, sözde türban yasağının olduğu ama bütün kamu kuruluşlarında türbanlıların çalıştığı ve kamu güvenliğini sağlamakla yetkili kimselerin umurunda bile olmadığı, imamların sağlık bakanlığında çalıştığı bir ülkede yaşamak zorunda bırakılıyoruz.

Eğitim sistemi evrim düşmanlarını yaratıyor, üniversiteler piyasaya öğrenci transfer ediyor, kamuda çalışanlar özelleştirmelerin kaymağını yiyerek yandaşlaşıyor. Böyle bir tabloda insanlar bilim adamı, sanatçı veya başka bir şey de olabilirler ama Doğan Öz, Türkan Saylan, Cevat Yurdakul, Orhan Kemal, Uğur Mumcu gibi olabilecekler mi cemaatleşen ve yandaşlaştırılan bir Türkiye'de?

Rıfat Doğan