İki kadın: Ajda ve Rosa
Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?
Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.
Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.
“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....
Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”
Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.
Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.
8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
Yazdır
Arkadaşına gönder




Yorumlar - Bu habere 2 yorum yapıldı
Herkesin içindeki sevgiyi bu şekilde karşılaştırmaya gerek yok. Bunu sınıfsal bir temele de dayandırmaya çalışmak çok mekanik bir anlayış. Nedeni şu: İnsan çok karmaşık bir yapı. Herkes farklı davranış çeşitliliği gösterebilir. Bu davranış onun sınıfsal kimliğinden de kaynaklanabilir ama her sınıfın insanı şu şekilde davranır tümcesi teoriyi zora sokar. Yani sınıfı burjuva olup da, emekçi sınıfından yana olup, mücadele eden bir çok insan vardır tümcesi ile, Ajda'nın sınıfının davranışlarını sergiler şeklindeki bir nitelemeyle çelişki gösterir. Sınıfsallık özelliğini dar kalıba sokar. Acıma duygusu, himaye duygusu, sınıfsallıktan öte, insan ruhunun en temel özelliği olabilir. Yani doğuştan gelen bir davranuş şekli de olabilir. Sol haberde çıkan bir habere göre "Beynimiz eşitsizliğe karşı" adlı haberde bunun fizyolojik kanıtları elde edilmiş. Sonuç olarak Ajda sınıfının bir elemanı olarak doğuştan gelen insani bir takım davranışlar, özellikler gösterebilir ve bu onu Rosa'nın insanı davranışlarından daha alt kategoriye koymaz. Zaten Rosa'yıda sosyalistler Manda sevgisinden değil, ürettiklerinden dolayı sever. Ajda'yı eleştireceksek sınıfının bir elemanı olarak toplumsal hayata katkısı ne yöndedir, siyasi tercihleri hangi etki düzeyindedir ona bakmalıyız. Yoksa oda ağlar, güler ve hatta sevgilisinin yanında çok rahat ossuramaz, vs Postalı Ajda'ya değil, başka yere koymak dileği ile..(Not: Ajda sever yada sevmeyen biri değilim.)
Dünyanın bir başka ülkesinde üretmeden, hatta ve hatta yabancı şarkıların Türkçe versiyonlarının oluşturulmasında bile söz yazamayacak derecede üretemeyen,burjuvazinin tüm özelliklerini taşıyan, biyonik görünüşlü bir kadın bu kadar el üstünde tutulmazdı. Ülkemizde burjuva kültürünün simgesi olan "pek hisli robotik şar......kıcı " Ajda Pekkan, geri kalmışlığımızın sefasını sürmektedir işte. Öte tarafta ise Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg gibi eşitlik ve özgürlük isteyen; eşitlik olmadan özgürlüğün gelemeyeceğini bilen, kapitalizmle elele yürüyen ataerkiliyeti yıkmaya adamış kadınlar var.