Sayfa yolu
Başbakan beni öpmedi
Yayın Tarihi: 17.08.2009 , 15:30 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Akif Beki üstat mahir kalemini bu konuyu çiziktirmeye ayırmasa, ellerim ceplerimde, gözlerim bulutlara çevrik, ıslık çalarak geçip gidecek, görmezden gelecektim. Olur bazen, daha haber vücuda gelmeden kafamda canlandırır, atacağım başlığı özenle seçer, okuyucu ilgisini gıcıklayıcı bir giriş tasarlarım. Analiz yeteneğim yoksa da, sezgilerime güvenerek, genelde de beceririm tutturmayı. Bu kez olmadıydı. Tayyip Erdoğan, Büyükada gezisinde beni öpmediydi. Dolayısıyla, “Başbakan beni öptü!” ya da “Başbakan’la öpüştük!” başlığını bayrak gibi göndere çekemeyeceğimden, sevgilisinin busesini gözlerini kapatarak bekleyen, açtığında yerinde yeller estiğini gören “gag” sahnesi figüranı kırıklığıyla, böyle bir şey hiç olmamış gibi davranmayı seçmiştim. Öyle demeyin, başlık taca çıkınca, giriş de berhava olur, gelişme de. Heves kaçar.
Başlıktan devamla, diyecektim ki, “ne var bunda, bütün milleti öptü, üstelik leblerinin teması sürüyor, daha da öpeceğinden gayri” diye düşünenler yanılıyor, bu mecaz değil, bizzat tezahür etmiş bir temas. Sonra bu yakın ilişkinin verdiği ayrıcalığı kullanarak, gezi notlarını dökecektim. Bırakın öpüşmeyi, geçen ada ziyaretindeki göz göze gelişi bile yaşayamadım. Uzaktan şöyle bir endamını gördüm kalabalığın arasından, o kadar. “Anladık, acar muhabirsin de, fol yok yumurta yokken, ne demeye böyle bir öpücük varsayımında bulunursun” diyenler olacaktır, anlatayım.
Aldığım istihbarat, Sayın Başbakan’ın, Büyükada ve Heybeliada’ya teşrif buyurarak, belediyenin el değiştirmesi sonrası bu güzide, bu mutena ilçenin uğradığı gadre, yaşadığı sorunlara ilgi göstereceğiydi. Zargana Süleyman, bana öyle dediydi baş döndüren nefesiyle. Delikanlı adamdı, hiç öyle seçim kaybettiğimiz yerlerden bura filan demeden, Büyükşehir’in, merkezi hükümetin “cezalandırma” girişimlerine karşı destek atacaktı. Kadir Topbaş’ı kulağını çekmek üzere getiriyordu yanında, Kültür Bakanı’nı “Ertuğrul, buranın istihkakını vermezsen, senin müstehakını veririm” diye fırçalamaya. Süleyman’ın kulağı deliktir izbe şaraphanelerde, biz de tahkimatı bu doğrultuda yapmıştık. Böyle halisane niyetlerle gelen Başbakan, biz ada sakinlerini öpecekti elbet, hasbıhal edecekti.
Sırf bu iki isimle gelmedi de, yanında 50 kişilik protokol getirdi. Nedense içinde yer almadığım bir o kadar protokol de buralardan seçmişti. E, buralılardan kendi protokollerini oluşturanlar da çıkmış, Anadolu Kulübü, tarihsel işlevine uygun olarak, tıka basa elit dolmuştu. Ben o zaman kıllandım aslında, “yahu, bu ziyaret başka ziyaret” diye ama, Süleyman, onlarla mecburi prosedür ön görüşmesi yapıp, bilahare halka ineceğini söyleyince, gidip malum çay bahçesinde beklemeye koyuldum. Bir tavla, iki tavla, görünürde yok. Arada haberler geliyor, Ahşap yetimhaneye gitmiş, Aya Yorgi’ye çıkmış, yok yok Kulüp’te yemek sürüyormuş, aa Heybeli’ye Ruhban Okulu’na geçmiş, olur mu canım daha kiliseleri gezecek gibi laflar uçuşuyor ortalıkta. Hani, birlikte fotoğraf çektirdiklerini söyleyenler ve ellerinde standart oyuncaklarla gezen çocuklar olmasa, acaba şuyuu geldi de vukuu palavra mı diye düşünebilirdiniz yani.
Gazetecilik insiyakı işte, “peki bu adam oraları nasıl dolanıyor” diye soruverdim. Arabayla dediler. Belediyenin akülü araçları var çöp möp almak için, onlarla sandım. Bomba bile etkilemezmiş o araçları denilince de güldüm, bilmediğimiz akülü araç mı ayol, alüminyum kasalı. Ne akülüsü, adam, yani Sayın Başbakan, Büyükada’ya altı adet zırhlı araçla gelmemiş mi meğer! Habire gele atıp mars olurken, kaçırmışım etrafta olup biteni. Bir koruma ordusu ki, dersiniz işgale gelmişler. Elleri dürbünlü tüfekli keskin nişancılar, kara gözlüklü siyah takımlı sivillerin yanında komando giysili askerler. Oradan biri, 120 kişilik koruma var dedi. E, ada gezisi dediğin böyle olur tabii, motorlu araçların yasak olduğu sit alanında, kültürel ve sosyal dokuya nüfuz böyle edilir!
Beni öperken, bunu da söyleyeyim diye kurdum kafamda. Arap turistleri düş, adalarda kaç kişiyiz, kim kime ne yapacak a efendim diyecektim. Ben böyle bir yakınlık umudumu korurken, bilmiyordum tabii, kaymakamın, belediye başkanının filan bile protokole uzaktan baktırıldığını. Derken, ordusunun içinde şöyle bir geçti çay bahçesinin önünden, üç-beş kişi alkışladı, gerisi okeye tek taşa dönmeyi sürdürdü, ben önüne atılıp “van münit” esprisinden vazgeçtim, çekti gitti.
Sonra Akif Beki’yi okudum, neler olup bittiğini merakla. Tamam, çok yazan oldu, haber yapan oldu ama, ben onu esas alırım, ne de olsa çok öpmüşlüğü öpülmüşlüğü var malum zatla, bilir işin doğrusunu. Oradaymış tabii, kontenjandan. “Adalar Muhafazakârlaşıyor mu?” diye atmış başlığı. Büyük kültür havzamız, mazili, gelenekli, zihinsel bütünlüğümüzün parçasıymış buralar, ama baskılanmış, bastırılmış, geri itilmişmiş. Beki, Adalar’ı “azınlık yerleşim birimi” gibi gördüğünden, buralarda “çoğunluk” da el böğürde beklermiş kısmına pek takılmamış, günün mana ve ehemmiyeti gereği. Şimdi bu “azınlık cüz’ü”, “yeni muhafazakârlar” eliyle bir açılıma kavuşacakmış. Protokol masasını saymış, ortada Başbakan, yanında Bülent Arınç, öbür yanında Kezban Hatemi! Lozan’daki azınlık cemaatinin temsilcileri, bakanlar, milletvekilleri... Peh, biz de Zargana Süleyman’la kahvede bekleyip duruyoruz, yok mazottu, yok çöptü, yok ödenekti, yok kültüre paydı, yok ilçede eğitim ve sağlıktaki sıfıra inişti, yok göze batan değil gözü oyan yoksulluktu, zarttı zurttu kıytırık şeyler çıkınımızda. Adam orada “azınlık” sorununu çözüyormuş meğer, Patrik dururken bizi mi öpecek...
Kezban Hatemi, arada kendi aldığı ev/eserle ilgili sorunu da çözmüş, dedikodulara göre. Liberal entellektüeller, ada vapurlarından sarhoşların temizlenmesi türü acil taleplerini de kakalamışlar. AKP cenahı, cami külliyesi problemini de hayırlara vesile ettirmiş, şükür. Bir biz altı kapıdayız, gele atmak için bile zarımız yok.
Olsun ama, gene de “doğuştan insan haklarının ayrılmaz parçası sayılan haklar” için düğmeye basılmış bu tarihi toplantıda. Eşitlik, adalet ve hürriyet geliyormuş AKP eliyle ki, solcular bunun yanına bile yaklaşamıyormuş. Şu Taraf yazarı Ümit Kıvanç’ın köşe adı gibi, Türkiye’nin önü açılıyormuş...
Akif Beki öyle diyorsa öyledir. Hele ki moderatörü Kezban Hatemi olan bir tarihi buluşmada... Muhafazakâr demokrat sağın çözeceği bu sorunu kimler doğurdu, hangi dünya görüşünden hareket etti, bunca yıl niye akıllara gelmedi çözüm gibi şeyleri boşverin. Zamanında o haklar için mücadele eden solcuların maruz kaldığı muamelelerden de söz etmeyin. AB geldi cihane, çokkültürlülük bahane türü tekerlemeleri kullanmayın, Ortadoğu’ya düşen ABD taşının sekip kafamıza geldiğini de söylemeyin. Adamlar, sorunu çözecek işte, hem de temsilcileriyle aynı masada oturup.
İdris Küçükömer rahat uyusun, nihayet sözüne getirdi “sol”u, sağı. neyse. Biz ziyafete katılamasak da tostun parasını ortak ödedik. Baktık, Adalar’ın mülki amirleri halkın arasından geçit törenini izliyor, ideolojik amirleri AKP erkanıyla kol kola arzı endam ediyor, “gel lan Süleyman” dedim, “bir beş daha atalım, işgale karşı azınlık kaldık madem”...
Beki diyor ki, AKP sorun çözücü siyasette tekel oluşturdu. Doğru, oluşturdu tekeli. Tek parti, tek şef. “Atlantik ötesi”nden halkımıza sunulur... Anadolu Kulübü’ndeki sofrada, emek ne yana düşecek, tıkınak servisi yapıyordu notuyla bitirelim...
A.G.A
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.