Bir hekimin isyanı

Domuz gribi tartışmalarında hükümetin kararsızlığına tıbbi personelin kafa karışıklığı da eklenince ortaya toplum sağlığı açısından uygunsuz bir tablo çıktı. İşte bir hekimin kaleminden domuz gribi karmaşası...

Domuzları Aşılatalım!
Dünya Sağlık Örgütü, 11 Haziran 2009 tarihinde domuz gribi açısından küresel salgın alarmı verdi. Bu salgın için bazı matematiksel modeller kullanılarak çeşitli öngörülerde bulunuluyordu. İyimser senaryoya göre virüs, hafif semptomlarla seyreden hastalık tabloları oluşturacak ve zaman içinde ortadan kaybolacaktı. Kötümser senaryoya göre ise virüs, dünya nüfusunun kabaca üçte birini etkileyecek ve hastalığa yakalananların binde bir ila ikisi hayatını kaybedecekti. Son yüzyılda yerküre üzerinde üç büyük grip salgını yaşanmıştı. 1918’de İspanya’daki grip salgınında yaklaşık kırk milyon, 1957 Asya ve 1968 Hong Kong salgınlarında ise yaklaşık 4 milyon insan hayatını kaybetmiş, ulusal sağlık sistemleri çökmüştü. Tüm kötümser senaryoların güncel temellerini, hastalık yayılma hızlarını ve ölüm oranlarını kullanan matematiksel modeller oluştururken tarihi arka planını ise bu karanlık tecrübeler oluşturuyordu. Deyim yerindeyse modern çağın “vebası” yeniden karanlık bir hayalet gibi dünyanın üzerinde dolaşıyordu. Ancak insanlık artık eskisi kadar savunmasız değildi. Kısa zaman içinde virüs için etkili antiviral ilaçlar tanımlandı ve virüs enfeksiyonuna karşı etkili aşı geliştirme çalışmaları başarıya ulaştı. Artık elimizde hastalığın küresel yayılımını durdurabilecek bir aşımız ve hasta olanları tedavi edeceğimiz etkili antiviral ilaçlarımız vardı. Küresel salgına müdahalenin iki önemli kolunda yani koruyucu ve tedavi edici tıp uygulamalarında elde edilen bu önemli gelişmeler sayesinde insanlığın büyük bir zafer kazanacağını ön görmek için falcı olmaya gerek yoktu.

Yerküreye dahil olduğunu düşündüğüm bu güzel ülkemizde bir ilçede iç hastalıkları uzmanı olarak görev yapmaktayım. Küresel salgına karşı kazanılacak olası zaferin hayallerini kurarken ülkemizin gerçeğiyle bodoslama çarpışınca ne kadar derin bir uykuda olduğumu fark ettim. Önce ülkemin Başbakan’ının, ideolojik aidiyeti ve siyasi itikadı gereği olduğunu düşündüğüm açıklamasını dinledim. Aşı yaptırmayacağını, bunun kişisel bir tercih olduğunu söylüyordu özetle. Kimsenin aşıya zorlanmayacağını belirterek ne kadar özgürlükçü olduğunu, otoritelerin aşı konusunda farklı görüşlere sahip olduğunu söyleyerek de güncel tıp literatürünü ne kadar yakından izlediğini gösteriyordu bizlere. Tüm neoliberal amentüler gibi kolektif aklın ve faydanın yerine bireysel tercihlerin altını “ölmekte özgür olan insanların ülkesiyiz” makamında çiziyordu kendi meşrebince.

Henüz bu travmanın etkisiyle başa çıkamamışken bir darbe de işyerinde birlikte çalıştığım hemşire arkadaşlardan geldi. Sağlık Bakanlığı risk gruplarından olan sağlık çalışanlarını bugün itibari ile aşılamaya başladığında tüm personelin gözü önünde tereddütsüzce aşımı yaptırdım. Davranışımın çalıştığım ekip arkadaşlarımın akıllarındaki olası soru işaretlerine cevap mahiyetinde olacağını düşünüyordum. Ancak gün sonunda 45 kişilik bir hastanede toplamda 10 kişinin aşı yaptırdığını duyunca itiraf edeyim büyük hayal kırıklığı yaşadım. Hastaneden hekimler dışında hemen hiç kimse aşı yaptırmamıştı. Aşı yaptırmayanlar içinde birisi vardı ki o da birlikte poliklinikte çalıştığım hemşire arkadaşımdı. O ki, son bir hafta içinde en az yedi domuz gribi hastasına birlikte tanı koyduğum ekip arkadaşımdı. Hastaları birinci elden görüyor, takip ve tedavi ediyordu. Aşılamanın, kişisel ve çevresel hijyenin ne kadar elzem olduğuna dair gün içinde hasta ve hasta yakınlarına yaptığım açıklamaları dikkatlice dinliyordu. Hijyen kurallarına harfiyen uyuyordu ancak aşı yaptırmamıştı. Neden aşı yaptırmadığını sorduğumda aşı yaptırmaktan korktuğunu söyledi.

Olayın hekim cephesi ise tam bir faciaydı. Salgının boyutları ve aşılamanın güvenliği ve gerekliliği ile ilgili olarak çok az hekim ikna olmuş durumdaydı. Aşı yaptırdıktan hemen sonra domuz gribi ile ilgili bir seminere katıldım. Sunumu yapan akademisyen arkadaşımız uzunca bilimsel kanıtlara dayanarak salgının boyutlarını, önemini, aşıyı ve aşılamanın gerekliliğini anlattı. Ancak toplantı sonunda hekimlerin hatırı sayılır kısmını ikna olmamıştı.

Bu yazıyı yazmama vesile olan olay ne Başbakan’ın açıklamaları ne de hastanemdeki düşük aşı yaptırma oranlarıdır. Beni kesif bir umutsuzluğa düşüren ancak aynı zamanda da durumun vahameti konusunda aydınlatan işte bu deneyimim oldu. Tıp profesyonelleri olarak hastalığı biliyor, tanık oluyor, korunma yöntemleri hakkında bilgileniyor ancak her ne hikmetse aklımıza ihanet ediyorduk. Aklımız akıldışına sürgüne gönderilmişti sanki.

Bu sürgünlüğün nedenlerinin izini sürmedikçe soruna dair her türlü çözüm önerisi havada kalmaya mahkûmdur. Bence, sorunun iki tarafı var. Modern bilimsel metadolojiye sırtını dayayan , aklı önceleyen tıp bilimi ve önerdikleri ile halen tebaa dan yurttaşa dönüşememenin sıkıntıları ile malul, modernite üniformasını üzerine geçirmiş halkımız. Dolayısıyla bu sürgünlüğün tohumları modernite ve aydınlanma ile görücü usulü ile başlayan izdivacımızda ekilmiş olmalı. Kanımca akla, bilime, nedenselliğe ve deneyselliğe vurgu yapan modernizmin, imparatorluk bakiyesi olan, çeşitli nedenlerle dilsel, dinsel ve ırksal olarak tektipleştirilmiş doğulu bir halk kitlesine hangi yöntemlerle nüfuz ettirilmeye çalışıldığı ile çok ilgili bugün yaşadığımız hemen her türlü sıkıntı.
2007 yılında ortaya attığı “mahalle baskısı” kavramı ile bir tartışmayı başlatan sosyolog Şerif Mardin, bu kavram etrafında yürüyen tartışmaların üzerinden atladığı bir gerçeğin altını çiziyordu Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği'nin (SORAR) düzenlediği 'Mahalle baskısı' konulu toplantıda:
“Avrupa'da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Binlerce sayfa yazı üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Bunları bulamadığınız zaman göz kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor.” Modernitenin, aydınlanma felsefesi ile olmazsa olmaz olarak kabul edebileceğimiz diyalektik ilişkisi hasarlandığı zaman etik, estetik tıbbi, politik yani yaşamın hemen her alanında hilkat garibesi haller ile karşılaşmamız sürpriz değil. Mahalle baskısını üreten zihniyet dünyası ile küresel herhangi bir sorun karşısındaki neredeyse kanıksadığımız umursamazlığımız arasındaki kan bağını aşikar ediyor Şerif Mardin yukarda alıntıladığım konuşmasında. Aydınlanmanın temel kavramları olan hümanizm, akılcılık, nedensellik gibi kavramlar etrafında kapsamlı etik, estetik ve felsefik tartışmaların kurucu kadrolar da dahil olmak üzere göz ardı edildiği bunun sonucunda kolektif akıl ve fayda gibi kavramlardan ziyadesiyle azade bir hayat yaşadığımız yüzümüze vuruyor.

“Küresel salgın” tehlikesinin ülke topraklarında olması ancak ortak aklımızın sınırlarında bir karşılık bulamaması kolektif fayda düşüncesinden azade yaşayan bizlerin doğal olarak kolektif zarar tehlikesi görmezden gelme eğilimden kaynaklanıyor. Kendimizi insanlık ailesinin eşit fertleri olarak görmüyoruz. İnsanız belki ama asla dünyalı değiliz. Dünyalı aklıyla değil mahallemizin aklıyla düşünüyor, dünyaya gücümüz yetmeyeceği için mahallemizde baskı kurabiliyor, horozu olduğumuz mahalleye dünyadan mikrop dahil olmak üzere hiçbir şeyi sokmuyoruz.

Bu zihniyet dünyasında “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” ya da “Biz kimseye benzemeyiz” gibi sözlerin hayatı ve yaşamı anlamlandırmakta kullanılan temel eksenler olması şaşırtıcı değildir. Modernizmle bile sağlıklı ilişki kuramayan bu toprakların, büyük anlatıların ciddi değer ve etkinlik kaybı yaşadığı günümüz postmodern dünyasıyla nasıl başa çıkacağı sorusu ciddi mesailere rağmen halen cevaplanabilmiş değil. Rasyonel aklın yerine hurafeleri koyan insanlarımız küresel postmodern çağda hurafeleri, komplo teorileri ile ikame etmekte zorlanmıyor. Bize kimse kül yutturamaz! Komplo teorileri, “ne yapmalıyız” sorusu dışındaki hemen her sorumuza ikna edici, kolay anlaşılır cevaplar verir. Bu teorileri kullanarak virüsü üreten güçleri tanıyabiliriz, aşıyı satan tekellere lanet okuyabiliriz ama hastalandığımızda tedavi olamayız. Bu teorilerin aşı benzeri etkisi olmadığı için hasta olma riskimizi azaltmaz. Bazılarımız her şeyi bilerek ölecek!

Domuz gribi virüsünün, kimin tarafından, ne amaçla ve kimi zengin etmek için üretilmiş olabileceği, insanlık üzerinden oynayan tekellerin oyununu bozmak zorunda olduğumuz gerçeği kadar bu virüsten ölebileceğimiz gerçeğini de değiştirmiyor.

Modernizm, toplumların elbisesi değil derisi olmalıdır; özgündür ve kopyalanamaz. Modernizmin elbise olarak görülmesi faşizmin giriş kapısıdır. Faşizmin üniformaları sevmesi ve modernist bir proje olması tesadüf değildir, virüslerin sağlam deriden vücuda girememesi de öyle!
Özgür Akın Oto

Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun

Yorumlar - Bu habere 3 yorum yapıldı

Güvensizlik

Tıp personelinde doktorlar dahil aşıya dair güvensizlik var. İnsanlar bilimsel düşünceden uzaklaşıyorlar. Bunu reddetmek mümkün değil, her gün karşımıza çıkan bir durum zira. Ancak aşıyı olmayan sağlıkçıların sorununun ne olduğunu anlamak lazım. GSS'yi getiren, verem savaşla ilgili hastaneleri kapatan, hastanelerde yeterli malzeme bulamamamıza yol açan, patlak eldivenleri çift kat giyerek işimizi yapmamıza yol açan, bizi genetiği değiştirilmiş organizmaları yemeye mahkum bırakan, tepemizdeki baz istasyonlarını kaldırmamak için bin türlü taklalar atan, şehri rezil edip ruh sağlığımızı bozan bir hükümetin bizim için koştura koştura gidip aşı almış olmasına, ve bunu da sadece sağlığımızı düşünerek yapmış olmasına inanamıyorum. Öyleki haftalardır öksürüp tıksırıyorum,ateşim bir çıkıp bir iniyor, İstanbul'da toplu taşıma kullanarak ve hastaneye girip çıkarak virüs kapmamış olmam zaten bana mümkün görünmüyor. Eğer bir mucize oldu da bir şekilde bu virüs benden uzak durduysa da biranönce hastalanıp atlatmayı umuyorum. Evet binde bir ölme ihtimalim varmış. Ama bu hükümetin benim için ücretsiz getirdiği bir ilacı direkt kan dolaşımıma sokma fikri beni geriyor, bitiriyor. Sağlık Bakanı'na tavsiyem bize aşının güvenilirliğini ispatlamaya çalışmasın; sorunum bilimle, ilaçlarla, buluşlarla değil; sorunum siyasetle, siyasilerle, ilaç firmalarıyla. Bu güven sorununu da nasıl çözecekler bir kaç hafta içinde bilemiyorum.

domuz gribi aşısı üzerinden

domuz gribi aşısı üzerinden ciddi anlamda tatışmalar bitmek bilmiyor. Tayyip Erdoğan'ın dediklerini hiç dikkate almamakla beraber doktorların veya bilim adamlarının bu konuda ayrı fikirler üretmesi beni düşündürüyor. 24 yaşına kadar olanların aşılanması gerektiği söyleniyordu bende o gruba giriyorum AMA daha ne yapacağımı bilmiyorum. Aslında yazıda da anladığım kadarıyla aşı yaptırılması yönünde bir görüş ortaya çıkıyor fakat dediğim gibi siyaseti geçtim tıp dünyasının bölünmüş olması sadece benim değil toplumun kafasını iyice karıştırmakta. Dünya Sağlık Örgütü'nün, TTB'nin tavsiyelerine uyup aşı vurulmalı mı yoksa bazı bilim adamlarının, doktorların ve bu durumdan dolayı aşı yaptırılmaması gerektiğini söyleyen çevre baskısına mı uymalıyız sanırım bir anlık düşüncemiz karar verdirtecek bize yada kişisel olarak bana

Aşı gerçekten güvenli mi

Merhaba. domuz gribi aşısının oluşturabileceği yan etkiler ciddi allerjik reaksiyonlar, beyin dokusu, sinir, böbrek ve damar iltihabı, bilinç kaybı ve istemli kaslarda şiddetli ritmik kasılmalar, yüz felci ve solunum sistemi rahatsızlıkları olarak geçiyor. Bu etkiler varsa zorunlu tutulmaması çok da akıl dışı gelmedi bana. Ben de şu an olmak istemem doğrusu.Bilgi verebilecek olan varsa yazsın lütfen