Sayfa yolu
"Küba'nın geleceği emin ellerde"
Yayın Tarihi: 02.08.2010 , 21:04 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Küba’da liderlik kademesindeki isimlerde yakın zamanda çeşitli değişikliklere gidildi. Elbette her değişikliğin kendine özgü bir bağlamı vardı. Ama bu değişikliklerin arkasında genel bir mantık var denilebilir mi?
Bana kalırsa Küba Devrimi’ni ilk yıllarından bu yana tanıyanlar, bunun sürekli bir değişim süreci olduğunu bilirler. Bakanlar, bakan yardımcıları gibi liderlerin atanmaları, hep ilgili görevlerin gereksinimleriyle bağlantılı oldu. Kişiler de bu gereksinimlere göre seçildi, çalışkan, özverili, kararlı ya da örgütçü, ne nitelik aranıyorsa ona bakıldı.
Maalesef bu beklentileri karşılayamayan yoldaşlar oldu, yeterince verimli olamadılar, ihtiyaçlara yanıt vermeye yetemediler. Başka örnekler de oldu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, hata yapanlar oldu. Bu örneklerde, ağır hatalar işlendiğinde de, olayın niteliğine göre bu hata cezalandırıldı ya da ilgili kişi görevinden alındı.
Biliyorsunuz, ülkemizde üst düzeyde, kurumsal yozlaşma yok. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi yozlaşma, Küba’da da karşılaşılan bir olgu ama kontrol edilebilen bir düzeyde. Üst düzeyde tekil örneklerle karşılaşılabiliyor, tarafları cezalandırılıyor. Bu genelleşmiş bir şey değil.
Dolayısıyla ben bu liderlik değişimlerini sürekli bir süreç olarak görüyorum. Herhangi bir yoldaş görevi yeterince iyi yerine getiremeyebilir, göreve dair beklentiler değişebilir, ayrıca elbette yeni kadro yaratma süreci de işliyor, örneğin bugün toplumumuzda çok önemli bir yer tutan kadınların teşvik edilmesi gibi yönler rol oynuyor. Bugün Küba’da teknik işlerde çalışanların yüzde 56’sı kadınlar örneğin. Devlet konseyi, bakanlar konseyi gibi her seviyede kadınlar var, yanılmıyorsam 30 kadar kadın büyükelçi var örneğin. Gençler de teşvik ediliyor, belli sorumlulukları almaya hazır, iyi yetişmiş gençler. Bu normal bir süreç.
Küba’da üzerine en fazla tartışlan, konuşulan konulardan birisi yeni kuşak. Benim yaşıtlarım, Sovyetler Birliği’nin hâlâ var olduğu zamanlarda ülkenin durumu hatırlayan son kuşaktı. Ancak şimdi Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünyadaki, zorluklar içindeki Küba’ya doğmuş, o günleri tanımayan bir kuşak var. Nasıl görüyorsunuz bu kuşağı, ideolojisini, beklentilerini, motivasyonlarını?
Evet, hâlâ büyümekte olan ve artık yeterince olgun birer yaşa gelmiş olan, Sovyetler Birliği’nin yokluğunda doğmuş bir kuşak var artık. Tabii, artık nüfusun çok büyük bir kısmı gibi, bunlar aynı zamanda 50 senedir sürmekte olan ABD ablukasına da doğmuş bir kuşak.
Ben her genç kuşağın, içinde yaşadığı çağa denk düştüğünü düşünürüm. Ve elbette başka dönemlere kıyasla kendi özgünlükleri, farkları olacaktır. Ama yeni kuşak genç Kübalılar’ın, sonuçta, birincisi devrimi desteklediklerini düşünüyorum. Bunlar devrim sayesinde okuyabilmiş, üniversitelerin çeşitli bölümlerinden mezun olabilmiş gençler. Yeni-sömürge bir cumhuriyet olsaydı Küba, büyük kısmı okuyamayacaktı: ben bunun bir örneğiyim. Babam çok fakirdi, bugün geldiğim yere devrim sayesinde geldim. Yeni kuşak gençler için de aynısının geçerli olduğunu düşünüyorum.
"İdeoloji meselesi aşılması gereken bir sorun"
Mesele şu ki, devrim herkes eşit olanaklar sunuyor, herkese. Kimin bundan yararlandığı, kimin yararlanmadığı elbette başka bir soru. Elbette ideoloji meselesi, aşılması gereken bir sorun. Bunlar, her şeyin başarıldığı bir dönemde büyüyen gençler. Devrim çoktan yapılmış, baskı reijmi yok, diktatörlük kardeşlerini, kuzenlerini öldürmüyor, kazanımlar çoktan elde edilmiş. Ve, öyle oluyor ki, bu duruma doğan gençler, işlerin zaten hep böyle olması gerektiğini ve başka türlü olamayacağını düşünüyor. Dolayısıyla en önemli çalışma başlıklarından birisi, tarih gençlere daha önce ne olduğunu, bunların nereden, nasıl geldiğini, bugün sahip olduklarının nasıl kazanıldığını anlatmak. Genç Komünistler Birliği’nin (UJC), Üniversite Öğrencileri Federasyonu’nun (FEU), Lise Öğrencileri Federasyonu (FEEM) gibi örgütlenmelerin bu alanda yoğun çalışmaları var.
Elbette her insan ürününde çeşitli zamanlar çeşitli hatalar yapılır, her parça istenildiği kadar iyi işlemeyebilir, sonuçta malzemeniz de insan. Ancak bugün çok verimli bir zemin olduğunu düşünüyorum, taşra örgütlerinde, kentlerdeki ilçe örgütlerinde yöneticiler çok genç kadrolar. Partinin ilçe örgütleri yöneticileri örneğin ortalama 30-35 yaş civarındalar, Luis Ernesto gibi [Küba’nın Ankara Büyükelçiliği İkinci Sekreteri]. Normal olan da bu. Bölge yöneticileri artık 40-45 yaşlarında insanlar, ve bunlar, devrimi yapan kuşakla paralel olarak ilerleyen kuşaklar. Onlarla aynı bahtı, aynı toplumsal projeyi paylaşıyorlar. Bu diğer ülkelerden farklı bir durum.
Ben geleceğe dair umutluyum, elbette yeni tarihsel dönemeçlerle, yeni zorluklarla karşılaşacağız, ama yeni kuşak gençlerin, Kübalılar’ın siyasi-ideolojik formasyon olarak hazır olduklarını düşünüyorum. Yurtseverler bir defa. Uzun yıllar boyunca bağımsız, egemen, onurlu bir Küba’ya sahip olacağımızdan şüphe duymuyorum.
"Küba toplumu çok açık bir toplum - Kübalılar her şeyi tartışır"
Büyük medyada yaratılmata çalışılan imajın aksine Küba toplumu, her şeyin, her konunun açıkça tartışıldığı bir toplum. Küba’da insanlar sokakta, kahvede, günlük yaşamlarında hangi konuları tartışıyorlar?
Kübalı çok açık, çok hareketli, çok mutlu, tüm Karayipliler gibi çok Karayipli bir insandır. Ve her şey hakkında bir fikir sahibidir – bildiği konularda da, bilmediği konularda da. Bir defa, elbette, uluslararası siyasi gelişmeler sıkça tartışılır. Kübalılar bu konuda çok birikimli, gazeteler, dergiler, televizyon yayınlarıyla Kübalılar uluslararası siyasi, kültürel gelişmeler hakkında bilgi sahibi oluyor. Dolayısıyla insanlar dünyada ne olup bittiğine kafa yoruyor, elbette spora kafa yoruyor: beyzbola –hem ulusal, hem uluslararası alanda-, boksa, voleybola, dünya futbol şampiyonasına... hepsine.
Şu sıralar bence önemli bir tartışma başlığı, ülkeyi bekleyen değişimler. Herkes ülkenin toplumsal projesine dair kendince çıkarsamalarda bulunuyor. Bu elbette gelecekte yapmayı planladığımız şeylerin belirlenmesi sürecine büyük katkıda bulunuyor. Küba’da birinci, ikinci derecede kararların tümü sadece tüm partide değil, tüm toplumda tartışılageldi hep. Dolayısıyla kongre sürecinin sonunda alınan kararlar, insanların fikirlerini söyledikleri, savundukları, tartıştıkları bir sürecin ürünü olacaklar.
Yani, her ne kadar uluslararası basın Küba’yı içe kapanık, cansız, ifade özgürlüğü olmayan bir toplum olarak sunuyorsa da, sizin de Küba’da yaşadığınız için bildiğiniz gibi Kübalı istediği kahvede, istediği köşede durur, aklından ne geçiyorsa onu bağırır çağırır, başına da hiçbir şey gelmez. Sadece ülkenin toplumsal-ekonomik sistemine karşı militanca yıkıcı faaliyetlerde bulunanların başına bir şey gelir – bu da dünyanın her tarafında böyledir. Bunun dışında Küba’da siyasi sistem çok açıktır. Her şey tartışılabilir.
Bu kış Orlando Zapata Tamayo’nun açlık grevinde ölümünden bu yana Küba’ya karşı güçlü bir uluslararası kampanya yürütülüyor. Kampanyanın ülke içindeki yansıması nasıl oldu?
Bakın, ilk olarak, kampanyada kahraman yapılmaya çalışılan Orlando Zapata, Küba’dan ziyade yurtdışında kahraman gibi karşılandı. İnsanlar bu kişinin sıradan bir suçlu olduğunu, haneye tecavüz, adam yaralama gibi suçlardan hüküm giydiğini biliyorlar. O yüzden Kübalılar’ın, dışarıda bu büyük kampanya yürütülürken, daha çok kendi işleriyle meşgul olduklarını, beyzboldan ve diğer meselelerden konuştuklarını söyleyebilirim.
Elbette, maalesef, bir kişinin ölümü her zaman acıdır. Ancak ölüm, o kişinin karşıdevrimin paralı askeri olmak adına kendi aldığı bir karar oldu. Karşıdevrim kendinden birini değil ama bu kişiyi bir “şehit” yapmaya karar verdi.
"Emperyalizm artık daha sofistike yöntemler kullanıyor"
Obama döneminde ABD’nin Küba’daki yıkıcı faaliyetlerinde bir strateji değişikliğine gittiğini düşünüyor musunuz?
Bush yönetimi çok açık, çok “kalın” bir karşıdevrimci faaliyet yürütmüştü. Obama yönetimiyle birlikte bu çabaların özü değişmedi, hâlâ ülkemizin ekonomik-toplumsal rejimini yıkmaya çalışıyorlar, ama daha faydalı araçlar kullanmaya yöneldiler.
Yeni yönetimle ilgili hiçbir yanılsamamız yok. Keşke iki ülke arasında eşitliğe ve karşılıklı saygıya dayanan, normalleştirilmiş ilişkiler yaratma niyetleri olsa.
Ama hayat bize bunun aksini gösterdi. Daha önceki dönemden kalma birçok metodu aynen korudular. Örneğin çok kısa süre önce ABD Kongresi’nde, Küba’da yıkıcı faaliyetlerde kullanılmak üzere 20 milyon dolarlık bir kaynak ayrılması onaylandı. 2009’da resmi olarak böyle bir parayı onaylamamışlardı. Bunu yeni yöntemlerle, yeni yüzlerle, ama aynı amaçlarla kullanacaklar. ABD’nin bu politikayı geride bırakmasını isterdik, yapıcı bir diyalog geliştirmesini beklerdik, ancak maalesef şimdiye kadar gördüğümüz bunun tam tersi.
Son mahkumların serbest bırakılması kararının arkasında yatan neydi? Küba toplumu karara nasıl bir tepki verdi?
Küba’da bu son hapisteki karşıdevrimcilerin salıverilmesi kararı yeni bir şeymiş gibi sunuluyor, oysa Küba devrim tarihi boyunca af politikasını elverişli sonuçlar vereceğini düşündüğü çeşitli kesitlerde uygulamıştı zaten. Hem sıradan mahkumlar, hem karşıdevrimcilerin daha önce salıverildiği örnekler oldu. Bu yepyeni bir şey değil.
Son dönemde biliyorsunuz Katolik Kilisesi olayın tarafı oldu, başvurularda bulundu. Küba, kilisenin bu girişiminden önce zaten 2003’te tutuklanmış olan 75 kişinin bir kısmını serbest bırakmıştı. Çeşitli sebeplerden, ama temel olarak sağlık ve insani sebeplerden. Şimdi Katolik Kilisesi’nin çağrısına uyarak, dışarıdan gelen baskının sonucu olarak değil ama, ülke içine yönelik bir karar olarak bu kalanları da serbest bırakmaya karar verdik.
Küba toplumunda farklı bakış açıları var. Bu bir gerçek. Bazı kişiler cezalarını çekmeleri gerektiğini, çünkü karşıdevrimcilerin yıkıcı faaliyetlerde bulunduklarını, ülkede ABD’nin çıkarları için savaştıklarını düşünüyorlar. Başka kişilerse tahliyeyle birlikte sorunun çözümünde rahatlama sağlanacağını düşünüyorlar.
Bu devrimin insani politikasının sürekliliğinin de bir göstergesi. İnsanlar farklı düşünebilirler, ama devrimin elverişli olduğu sürece bu politikaları uygulamasının, devrimin insani bir proje olduğunun da kanıtı olduğunu düşünüyorum.
Serbest bırakılanların tümü ülkeyi terk etti mi?
Hayır, bazıları kalmaya karar verdiler. Ve elbette kalabilirler.
Bu tuhaf değil mi?
Hayır değil. Bakın, eğer gitmeleri zorunlu olsaydı, bu zorunlu sürgün olurdu. Onlar serbest bırakıldılar ve ne yapmak istiyorlarsa yapmakta özgürler. Bazıları dışarıdaki akrabalarının yanına gitti, diğerleri burada kalmaya karar verdi. Karar onların.
Son bir mesaj?
Moncada Kışlası baskınının 57’nci yıldönümü vesilesiyle yapılan etkinliğe bizi davet etmiş olduğu için Türkiye Komünist Partisi’ne bir kez daha teşekkür etmek isterim. Türkiye halkına da, Küba’dan en içten selamlar iletirim.
Yiğit Günay (soL)
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.