Sayfa yolu
Beyrut’tan Hayata
Yayın Tarihi: 15.03.2010 , 18:06 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Hayatın ışığıdır, kitaptan yansıyan.
Bütün nesneler gibi kitap da, üzerine düşen ışığın bir kısmını tutuyor, bir kısmını yansıtıyor. İçinde bütün renkleri barındıran ışığın hangi kısmını hangi noktasından yansıtıyorsa, kitabın o noktası, o renkte görünüyor.
Bazı yerlerinden koyu, bazı bölgelerinden parlak renkler yayıyor etrafa. Gölgeli, hareketli, göz alıcı, durgun, katmanlı... Her kitabın yansıttığı renkler, ışığını yaydığı mesafeler, renklerini gönderdiği açılar birbirinden farklı olduğu gibi, sizin durduğunuz yere göre de algılanışı değişiyor.
Böylece, kitap bir nesne olmaktan çıkıp özneye dönüşüyor. Çünkü hayatın ışığını aynen değil, dönüştürerek yansıtıyor. Rast gele değil, kurgulanmış, (yeniden) yaratılmış şekilde yansıtıyor hayatı.
Bazen onu okurken harcadığınız zamanın ömrünüzden boşu boşuna eksilmesine neden oluyor, bazen de okuduğunuz saatler veya günler içinde yaşayabileceğinizden çok daha fazla yaşamış olmanızı sağlıyor. Bir ömürde yaşanabilecekten daha çok yaşayabilmek için... Kitap.
Kitaptan kasıt, elbette edebiyat.
Edebiyat, hayata dair üretildikçe, apaydınlık bir ipilti gibi dolaşıyor yaşantılar arasında. Gizli tarihsel bilgileri, gizemli gerçekleri falan değil, en yakınınızdaki hayatı aydınlatıyor. Fazla yakın olduğunuz için göremediğiniz, içinde yaşadığınız için bilemediğiniz, apaçık olduğu için anlayamadığınız gerçekleri... Gündelik hayatın renkliliğini, yüksekten değil, derinden anlatıyor. İnsan ruhunun derinliklerine, ta içinize, büyük ustaların dediği gibi, gerçekten daha gerçek bir hayata ulaşıyor.
Edebiyat, edebiyat üzerine değil, hayat üzerine düşünürken üretiliyor. İşlenecek bir tema olmaktan çok, yol oluyor edebiyat. İçinde yaşadığınız hayatla bağlantı kurmanın bir yolu.
Kitap, kendisini konu ettikçe kararıyor. Üzerine düşen ışığı yansıtmayıp kendi içinde tuttukça, gündelik hayatların dışında kalıyor. Diğer kurgu yapıtlara göndermeler yaparak, kendi bölümleri arasında oyunlar oynayarak, yazılışını konu ederek postmodernleşerek kendi dışına, yani hayata hiçbir gönderme yapmayarak, kapkara oluyor. Kara kitaba dönüşüyor.
Kara bir kitabın en önemli işlevi, okuyanı gerçek hayatın dışına çekip sadece eğlendirmek ve oyalamak oluyor. Dünyanın kaymağını yiyen kesim için çalışan ve onlar gibi olmayı hayal en insanları, bu hayattan yorulduklarında, kendi dünyalarından uzaklaştırıp dinlendiriyor. Şarjı biten aletlerin fişe takılması gibi, yeniden sahiplerine faydalı olacakları duruma getiriyor. Bir yandan da yazarının hünerini sergilemek işine yarıyor.
Bu nedenle, bazıları okurken tat verse de, hiçbir kara kitap, okura uzun yıllar boyunca eşlik edemiyor. Çünkü okurun hayata katıldığı değil, hayattan kaçtığı anlar içinde var olabiliyor.
***
Ece Temelkuran, hayatın içinden konulara yaklaşımındaki duyarlığıyla tanıdığımız bir yazar. Bu sağır medyanın içinde, tepki gösterme yeteneği körelmeden kalabilen çok az kişiden biri. Ağrı’nın Derinliği, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Oğlum Kızım Devletim gibi araştırma, gezi, düşünce kitaplarında bile edebiyat tadı yaratabilmiş bir kalem.
Ve ilk romanı Muz Sesleri ile, tam kendisinden bekleneceği gibi, sağlam bir düşünce temeli üzerinde duran ama tehlikeli sulara dalan bir romancı olarak ortaya çıkıyor. Savaşın ortasındaki bir babanın, güvenli bir memlekete gönderdiği kızına yazdığı mektuplardaki derin düşünceler, romanın temasını da aşan, hayatla birçok koldan bağlantı kuran sözler olarak yüreklere işliyor.
Sadece, kadınlar konulu sözler, biraz fazla genelleme gibi duruyor Muz Sesleri’nde. E, bu konuda üç beş laf edip ortalıkta “kadın uzmanı edebiyatçı” olarak dolaşanların yarattığı bir önyargı da var tabii… Ama dünya nüfusunun yarısı hakkında bu kadar havalı sözler etmek, asıl işlerinden biri karakter yaratmak olan romancılara pek yakışmıyor. Karakter yaratmak hayattaki bir insan tipine karşılık gelen özellikleri olan bir kurgu kahraman yaratmak ama onu, kendine özgü yönleriyle, kişiselliğiyle birlikte romanda yaşatmak…
Muz Sesleri, hayata dair düşüncelerle ilerledikçe, bu düşüncelerin bazı yerlerde fazla doğrudan ifade edilmesi de, yazınsal açıdan küçük pürüzlere neden oluyor. Örneğin, “her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak Doğulu bir düşünme biçimidir” gibi birçok tespit, birçok düşünce dile getirildikçe, okurda roman formuna yabancı bir duygu birikmeye başlıyor.
Romancıdan böyle düşünceler dile getirmesinden çok, bunların hikayesini anlatması bekleniyor çünkü. Victor Hugo’nun, “bana yağmuru anlatma, yağdır” öğüdündeki gibi, olayların gelişimiyle, kahramanların davranışlarıyla…
Ama söyleyecek sözü çok olduğu için, bilerek roman yapısını biraz zorlayan ve bunu çoğunlukla yakıştıran romancıları, okur elbette hoşgörüyor.
Bazen deneme türüne kayan az sayıdaki yer dışında, Muz Sesleri’nde birçok bölüm, tam orada ve o şekilde anlatıldığı için, adeta kanatlanıyor. Birkaç kurgusal kahramanın bir bölgede başlarından geçen olaylar olmayı aşarak, bütün insanları ilgilendiren ve tüm zamanlarda geçerli olacak hikayelere dönüşüyor. İçerik, biçim ve dil bütünleşerek estetik bir değer ortaya çıkıyor.
Örneğin, Hadi Bey’in unutuşları, zihninin bulanıklaşıp zaman algısının karmakarışık hale gelmesi, Doğu’nun belleksizliğinin bir alegorisi olarak da okunabiliyor.
Gerek anlatılan hikayeler aracılığıyla oluşturulan alegorilerde, gerekse çeşitli vesilelerle dile getirilen düşüncelerde, romanda, “hiç kimse olarak varolmak” konusu öne çıkıyor. Bir eylemde alçak sesle bağırdığınızda kendi sesinizi daha çok duymanız, diğerleri kadar bağırdığınızda sesinizin o büyük ses içinde kaybolması ve ancak böylece daha çok varolmanız gibi… Doğu’nun büyük şairi Hayyam’ın dizelerini hatırlıyorsunuz bunları okurken:
Şarap iç, bak sarhoş olmak ne hoş
Sevdiğin yanındaysa, sarılmak ne hoş.
Madem sonu yokluk bu dünyanın,
Yok say kendini, bak varolmak ne hoş.
Böyle düşünerek, hatırlayarak, hatta bazen katkılar yaparak okuyup ilerliyorsunuz. Yarıyı geçiyorsunuz ve ikinci bölüme geliyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz, bütün o kahramanlar, oraya kadar okuduklarınız, hepsi, Paris’teki bir yazarın yazmaya hazırlandığı kitaptaymış…
Muz Sesleri, birdenbire, üzerine düşen hayat ışığını rengarenk bir şekilde yansıtmayı kesip kendi içine yönlendiriyor. Kara bir kitaba dönüşmüyor ama üzerinde koyu lekeler oluşuyor.
Ne gerek vardı, diye düşünüyorsunuz. Bu edebiyat oyununa ne gerek vardı? Romandaki temanın, temaların işlenmesine katkısı ne? İçeriğe biçim vermek açısından işlevi ne? Hayata dair sözü olan ve o türde anlatacak hikayeleri olan bir yazar, neden buna tenezzül eder?
Belki de Temelkuran, ilk kez roman yazıyor olmanın heyecanıyla, kurgu üzerine düşünmeye biraz fazla ağırlık vermiştir. Bu da biraz “fazla güzel yazmak” sonucuna neden olmuştur.
Okumaya devam ediyorsunuz elbette. Ve bitirdikten sonra arka kapağına bakarken, kalplerin yağmalandığı yerdeki, Beyrut’taki hikayelerden yüzünüze hayatın ışığının yansıdığını hissediyorsunuz. İyi ki yazılmış, diye düşünüyorsunuz. Bu nitelikteki, bu güzellikteki bir kitabın, memleketteki çoksatanlar arasına girmiş olmasından memnun oluyorsunuz.
Medyadaki ecenizin romancılığa devam edeceğine inanıyorsunuz. Böyle güzel romanlara… Belki sıradaki roman, birazcık daha duru olur diye umuyorsunuz.
Zafer Köse
[email protected]
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.