Akif Beki'den 'sınıf analizleri': 'Müsterih olun, servet el değiştirmedi'

Radikal yazarı Akif Beki bugünkü köşe yazısında, Forbes dergisinin en zengin 100 Türk listesinden hareketle servetin el değiştirmediğini iddia etti. Beki “endişeli varsıllar müsterih olsun yani, yandaş kategoriden kimse sızamamış aralarına” diyor.
Cumartesi, 03 Mart 2012 15:49

Radikal yazarı ve Başbakan’ın eski danışmanlarından Akif Beki, bugünkü köşe yazısında Forbes dergisinin “En Zengin 100 Türk” listesinden hareketle servetin el değiştirmediğini ileri sürdü. Beki iki yıl önceki bir yazısından aktarımla, “Bu sıralar çok popüler bir klişe haline geldi. ‘Servet el değiştirdi’ diyorlar. Her iktidar kendi zenginlerini üretirmiş. Bu iktidar da öyle yapmış” diyor. Ardından da Forbes’un listesine bakarak bunun doğru olmadığını, en tepedeki zenginlerin yine aynı aileler olduğunu ileri sürüyor. Beki en zenginler kulübüne ilk kez girenlerin sayısının 13 olduğunu (2009 listesinden söz ediyor), bunların dördünün de listeye geri dönüş yaptığını aktardıktan sonra, Torunlar Gıda’nın patronu Aziz Torun ile BİM’den Ahmet Afif Topbaş gibi isimlerin de zenginliklerinin yeni olmadığını belirtiyor. Yani en zenginler kulübüne yandaşlık kontenjanından girmemişler…

Beki iki yıl önceki yazısını aktardıktan sonra yeni listeye(2011) de baktığını, onda da en tepedeki zenginler bileşiminde ciddi bir değişiklik görmediğini ifade ediyor. Ardından da şu cümlelerle tamamlıyor yazısını:

“‘Endişeli varsıl’lar müsterih olsun yani, ‘yandaş’ kategorisinden kimse sızamamış aralarına. Sınıflar arası geçişkenlik lafta mümkün. Yeni ikbal sahiplerinden jet-set saflarına katılan tek isim yok. Refahın dağılıp yaygınlaşması için mal ile mülkün aynı ellerde dönüp dolaşmaması, servet ve paranın el değiştirmesi iyiydi hani?”

Servetin el değiştirmesinden ne anlamalı?
Belli ki Beki servetin el değiştirmesinden ne anlamak gerektiği sorusunu, en zengin 100 listesine yeni girenlerin sayısıyla ölçülebileceği kanısında. Kuşkusuz bu listeye bakılabilir ve bu da göstergelerden bir tanesi olarak kaydedilebilir. Ancak servetleri milyar dolarları bulan isimlerin arasına katılan “yeni zengin” sayısında yıldan yıla toptan bir değişimin gözlemlenmeyeceği herkes için aşikar… Marjinal oynamaların, yani Beki’nin “sadece 13 kişi” dediği türde oynamaların ise anlam taşıyacağı kadar küçük bir örneklem kümesine bakıyoruz.

Ancak daha önemlisi AKP’nin bir bütün olarak sermaye sınıfıyla ilişkisi ve bu ilişkinin sermaye sınıfının iç bileşimine müdahale gücüne ne gibi girdilerinin olduğunun anlaşılması. Basitçe şu soru sorulabilir: Bundan 10 yıl önce MÜSİAD’ın ya da TUSKON’un önemi neydi, şimdi ne? Hem MÜSİAD’a hem de TÜSİAD’a üye olan büyük sermaye grubu sayısı 10 yıl önce ne kadardı, şimdi ne kadar? TUSKON’da örgütlenmiş tekellerin Afrika’da, Ortadoğu’da, Orta Asya’daki girişimleri, örneğin THY’nin söz konusu ülkelere uçak seferleri koymasını beraberinde getiriyor muydu?

Bu sorular artırılabilir, ama herhalde Türkiye’den birazcık haberi olan, arada bir günlük gazeteleri okuyanlar için bunlara verilecek yanıtlar çok açık. Peki, TUSKON ya da MÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin eskisine kıyasla öneminin ve siyasi nüfuzunun ciddi biçimde artmış olması servetin el değiştirmiş olmasının bir yansıması mı?

Burada ihmal edilemeyecek bir husus şu: AKP, sadece kendi siyasi hattını güçlendiren ve siyasi hattının güçlendirdiği sermaye topluluklarını değil, bir bütün olarak büyük sermayeyi ihya ettiği için temsil ettiği sınıf nezdinde alternatifleri karşısında galebe çaldı. Başka bir ifadeyle, bir bütün olarak sermaye sınıfına yeni birikim olanakları, yeni rant ve kâr sahaları açarak, sermaye birikiminin sosyal yapılarını radikal biçimde değiştirerek sermaye sınıfının temsiliyeti konusunda benzersiz bir yer elde etti AKP… Bu sayede yeri geldiğinde TÜSİAD’a kafa tutuyor ama aynı TÜSİAD’a kıdem tazminatının kaldırılması, bölgesel asgari ücretin getirilmesi, iş güvenliliğin toptan lağvedilmesi, özelleştirmelerle muazzam olanaklar sunulması, emperyalizmle işbirliğinin yeni bir düzeye çıkartılmasıyla yeni pazarlara girme olanağı yaratılması gibi servet biriktirme olanakları yaratarak… Bu olanaklar sömürü oranını sıçratırken, hem TÜSİAD’ın kodamanlarını memnun ediyor hem de MÜSİAD’çı,TUSKON’cu patronların önem kazanmalarını…

İslamcı sermayenin mantığı ve sermayenin İslamcı mantığı
AKP-sermaye sınıfı ilişkisinde bir diğer önemli boyut ise Türkiye’deki yeni rejimin hem bizzat İslamcı sermayenin birikim mantığına müdahale etmesi hem de İslamcı sermayenin birikim mantığının büyük tekellere mal edilmesi… Daha açık söyleyelim: AKP iktidarıyla birlikte İslamcı sermaye taşralı, dar anlamda cemaatçi ve tarikatçı kalıpları kırıldı ve İslamcı sermayenin belirli kesimleri büyük tekellerle bütünleşmeye başladı. Orta sınıflar içerisinde de buna eşlik eden bir yeni İslamcı orta sınıf kültürünün yaratıldığına tanıklık ettik. Beki’nin “fakirin cipi” diye nitelediği İslamcı orta sınıfların yaygınlaşması ile İslamcı sermayenin kalıplarını kırması arasında açık bir ilişki var. “Fakirin cipi” İslamcı patronların TÜSİAD burjuvazisiyle bütünleşmesi sonucunda yaygınlaştı. Zira yeni, islamcı bir burjuva kültürü, onun gösterişçi tüketim kalıpları ve ideolojisi ortaya çıktı. Bunun kentli orta sınıflardaki yansıması Vakko türbanıyla cipe binen, özel üniversitede okuyan İslamcı bir gençlik oldu örneğin. Kısacası bu bir iktisadi, kültürel damlama etkisinin sonucunda gerçekleşti.

Diğer yandan İslamcı sermaye-İstanbul burjuvazisi bütünleşmesi ikincisinin ideolojisinde, kültüründe ve birikim kalıplarında da bir dönüşümü beraberinde getirdi. Cemaatçi mantık emek-sermaye ilişkisine daha etkin bir şekilde nüfuz ettikçe, İslamcılık ve cemaat ağları dış pazarlarda yeni olanaklar yarattıkça büyük burjuvazinin İslamcı ideolojinin yarattığı birikim olanaklarına gözünü kapaması mümkün olamazdı. Bütünleştiler ve bu mantığı özümseyerek yeni kâr sahalarına hücum ettiler. Ergenekon davası kayıtlarında jandarma komutanlarına ağlayan bazı patronların aynı dönemde Kuzey Irak’ta muazzam petrol gelirlerine el koyması bu bütünleşmenin bir sonucu değilse nedir? Hem korkuyor hem de müthiş bir iştahla yeni rejimin mantığına sahip çıkıyorlar.

Servetin el değiştirmesi mi, yoğunlaşması mı?
Peki, solun meselesi servetin el değiştirmesi mi? Açıkçası Sabancı’nın yerini Boydak’ın almasını umursayacak herhangi bir solcu çıkacağını sanmıyorum. Bu anlamda servetin bir patrondan bir diğerine geçmesiyle ilgilendiğimiz söylenemez. Ama servetin Sabancı’dan Boydak’a geçişinin toplumsal sonuçlarını çok ciddiye almak gerekiyor. Sabancı’yı Boydak’a tercih ettiğimizden değil, bu geçişin sömürü ilişkilerinde ciddi oynamalar ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğiliminde yeni bir sıçrama yaşanmadan gerçekleşemeyeceğini bildiğimiz için…

Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesinde bir sıçramanın yaşanması, egemen sınıfın içinde siyasi iktidarı ve devlet aygıtını da kapsayan bir dönüşüm anlamına gelir. Sermaye iktidarının restorasyonu anlamına gelen bu tür köklü bir dönüşümün ise emekçi sınıflara çok ciddi bedeller ödetilmeksizin gerçekleşemeyeceğini bilecek kadar tarih bilgisine sahibiz.

Bu açıdan Türkiye’nin AKP iktidarıyla birlikte nereden nereye geldiğini anlamak üzere, Forbes’un listelerine değil günlük gazeteleri biraz karıştırmak yeterli olur.

Alper Birdal (soL)