Kuzey Kore'yi Anlamak -I

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC), irrasyonel yöneticilerin tercihleri sonucunda değil, tarihsel koşullar altında bugüne geldi. KDHC'nin hikayesinde pek tartışılmayan noktalara işaret eden Stephen Gowans'ın "Kuzey Kore'yi anlamak" makalesinin ilk kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.
Pazartesi, 26 Aralık 2011 10:13

Kuzey Kore’yi Anlamak Stephen Gowans “Che Guevara 1965 yılında Pyongyang’ı ziyareti sırasında basına verdiği bir demeçte Kuzey Kore’yi devrimci Küba’nin takip etmesi gereken bir model olarak betimledi.” [1]

Kuzey Kore’ye türlü çevreler tarafından değişimli olarak küfür ediliyor ve bu ülkeyle sürekli alay ediliyor. Ülkenin lideri Kim Jong-il’i sağcılar şeytanlaştırırken, solcular ise – Guevara ile onun bugünkü hayranlarını bir kenara bırakırsak - onunla dalga geçiyor. Kimse çıkıp herhangi bir kanıt göstermese de, Kim’in çıldırmış biri olduğu söyleniyor. “Herkes öyle olduğunu söylüyorsa, o zaman öyle olmalı” olarak tariflenecek bir durum. Kore uzmanı Bruce Cuming’in belirttiği gibi, Che’nin övgü dolu sözlerini yönelttiği Kim, neoliberalizme ve küreselleşmeye karşı tepeden aşağı bir alternatifin lideri olarak solun simgelerinden biri olabilirdi.[2]

Bunun yerine tombul Kim, kötü saç kesimiyle ve üzerine oturmayan elbiseleriyle bir Dr. Evil karikatürü oldu. Böylesi uğursuz bir karaktere yakışır şekilde, ülkesinin uluslararası barış ve güvenliğe bir tehdit olduğu ve nükleer bir savaşa meyilli bir kışkırtıcı olduğu söyleniyor. Ayrıca, ekonominin yıllardır süregelen kötü yönetiminin Kuzey Kore’yi ekonomik olarak umutsuz bir vakaya dönüştürdüğü ve ülke vatandaşlarının, en iyi anlamda tutsaklarının, açlıktan kırıldıkları ve acımasız bir diktatörün baskısı altında oldukları iddia ediliyor.

Medya tarafından önümüze konan bu karikatürü bir kenara koyarsak, bu ülke hakkında bilinenlerin ne kadar bulanık ve belirsiz olduğunu Kore karşıtı öğretilerini – askeri devlet, yalnız krallık, beynelmilel parya - ezbere sıralayabilecek insanlar dahi kabul ediyor. Ancak, bu hep böyleydi. 1949 gibi erken bir yılda Anna Louise Strong, ülke hakkında çok az bilginin mevcut olduğunu ve gazete manşetlerinin gerçekleri ortaya çıkarmaktan ziyade çarpıttığını yazıyordu.[3] Gerçeklerin çarpıtılmasının, hatta ve özellikle bugünlerde çarpıtılmasının, sebeplerinden biri bir tümevarım çerçevesinde açıklanabilir. İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik ayağı, büyük oranda ABD’nin ve Japonya’nın Kore yarımadasını da içine alan Pasifik bölgesindeki hâkim ekonomik çıkarlarının çatışmasının ürünüydü. Japonya Kore’yi 1910’dan yerel direnişin güç kazandığı ve Sovyetler Birliği’nin Pasifik Savaşı’na girdiği 1945’e kadar işgal etti. Direnişin en önemli figürü, Kuzey Kore’nin kurucusu Kim İl-sung idi. Tokyo’nun teslim olmasından sonra ABD, Kore’yi de içine alan eski Japon kolonilerinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştı. Kim’in gerilla savaşı bu planı bozdu. ABD dış politikasını ve kitle iletişim araçlarının ellerinde bulunduran birleşik zengin kapitalist aileler, Kuzey Kore’nin kendi çıkarlarına bir tehdit oluşturduğunu fark etmekte gecikmediler. Kore Halk Cumhuriyeti ne serbest ticaretle serbest girişimi hoş görüyordu ne de ABD sermayesinin ülkeye serbest geçişine izin veriyordu. Gelişimine izin verdiği ise, Amerikan destekli neoliberalizme karşı bir örnek, diğer ülkelerin takip edebilecekleri bir örnek, Che gibi devrimcilere ilham kaynağı olmuş bir modeldi. Manşetler öğretmekten ziyade aldatıyor, çünkü Kuzey Kore bunları hazırlayanların çıkarlarının tam karşısında yer alıyor.

Benim bakış açım hâkim anlayışla, yatırımcıların, bankacıların ve zengin ailelerin çeşitli yollarla aktardıkları görüşlerle uyumlu olmayacak. Ben Kuzey Kore’ye boyun eğdirmeye çalışanlarla taraf değilim, yaptırımlardan ve savaştan yana değilim, Kuzey Kore’nin silahsızlandırılmasından yana saf tutmuyorum. Ve ben kesinlikle bir zamanlar Washington’un Kuzey Kore politikasını açıklayan ABD’nin (eski) Birleşmiş Milletler Büyükelçisi John Bolton’dan yana değilim. New York Times, Washington’un Kore Halk Cumhuriyeti’ne dönük tutumunu sorduğunda Bolton “kitaplığa yöneldi, oradan bir kitabı alıp masanın üzerine fırlattı. Üzerinde “Kuzey Kore’nin Sonu” yazılıydı.” ““Bizim tutumumuz”, diyordu Bolton, “işte bu!””[4]

Kim Jong-il’in bir deli olduğuna inanmıyorum. Delilik üzerinden yürütülen bu karalama, aslında sonuna kadar gülünç olan Kuzey Kore’nin dünya için bir tehlike olduğu iddiasına içerik katmanın bir yolu. Bu böyle değil. Eğer Kuzey Kore bir tehdit oluşturuyorsa, bu ABD'nin Kore yarımadasının baştan aşağı kontrol etme planına karşı yürüttüğü bir meşru müdafaa tehdididir.

Çatışmanın ikinci dünya savaşı öncesi kökenleri

Japonya Kore’yi 1910 yılında kolonileştirdi. Bundan sonraki gelecek 35 yıl boyunca Kore, Japon endüstri devleri ve yatırımcıları için Korelilerin acılarından ve kanından çıkarılan sonu gelmez bir karın kaynağı oldu. Sayısız Koreli zorla gemilere bindirilerek Japonya’ya gönderildi, kimileri burada köle olarak kullanılırken kimileri de seks kölesi olarak çalıştırıldı. Fakat Japonya yarımadayı tek başına talan edemezdi. Onlara yardım eden Koreli sanayiciler ve zengin toprak sahipleriydi. Bu dönemde Japon efendileriyle uyum sağlayan da, sonrasında ABD işgal hükümetiyle işbirliği içerisine giren de, Güney Kore devletinin kilit pozisyonlarına yerleşenler de onlardı.

Pearl Harbor Japonya ile ABD arasındaki savaş durumunun başlangıcı olarak bilinse de, iki ülke Pearl Harbor’dan çok öncesinde bir çatışma durumunun içerisine düşmüşlerdi. İki ülke de Pasifik kıyısındaki ülkeleri kendi zenginlerini korumak için bir tekel biçiminde nüfuzları altına almak istiyordu. Tokyo diğer emperyalist güçleri bölgeden uzaklaştırmak için silahla desteklenmiş saldırgan ve genişlemeci bir dış politika izlerken, hâlihazırda Filipinler, Guam, Hawaii ve Samoa’da hâkimiyeti eline geçiren ABD, Çin’deki ihracatçıları ve yatırımcıları için açık bir kapı arıyordu. İki taraf da egemen bir rol için fırsat kolluyorken, er ya da geç birbirlerine düşmeleri kaçınılmazdı.

Savaş başladığında Washington umutlandırıcı bir beklentinin içindeydi. Eğer Japonya yenilirse, kolonileri ABD'nin kontrolüne geçebilirdi. Belki bunlar tam anlamıyla birer koloni olmayacaklardı, ama bu topraklarda ABD'nin sesi egemen olabilirdi. Diğer deyişle, savaşın başarıya ulaşması ABD'nin savaştan önce arzuladıklarının tümünün gerçekleşmesi anlamına gelecekti. Pearl Harbor’un hemen ardından, ABD Dış İşleri Bakanlığı Kore’de savaş sonrası bir mütevellilik kurulması düşüncesini önüne koydu. Olası bir mütevellilik anlaşmasının savaş sonrası dönemde Washington’un Kore içişlerine etkisine ne kadar katkıda bulunacağı tartışmanın ana ekseniydi. Kore’de mütevellilik anlaşması düşüncesi 1943 yılında Fransa ve Britanya’ya iletildi, ancak iki ülke de böyle bir anlaşmanın imparatorluklarını zayıflatacağı korkusuyla bu öneriyi reddetti.

ABD'nin eseri olan bölünme

Kore yarımadasını 38. paralel boyunca ikiye bölenler Koreliler değildi. Bunu yapan Amerikalılardı. Sovyetler’in Kore yarımadasının kuzeyine beklenenden iki gün önce girmelerinin ardından, 10 Ağustos 1945’te iki Amerikan subayı Dean Rusk ve Charles Bonesteel’e Kore’yi iki ayrı işgal bölgesine bölmeleri emredildi: Biri ABD'ye, diğeri ise Sovyetlere. Amerikalılar 38. paraleli ara hattı olarak seçtiler. Bu durum ABD'ye başkent Seul’ün kontrolünü kazandırıyordu. Sovyetler bu bölünmeyi, Tokyo’nun teslim oluşunu da göz önünde tutarak, Japonya’nın kuzeyinde bir kontrol bölgesi talebinin karşılanması koşuluyla kabul ettiler. ABD bu talebi reddetti.

Japonya’nın teslim olmasından hemen birkaç hafta sonra, Koreliler için Korelilerce oluşturulan başkenti Seoul’de olan bir hükümet kuruldu. İsmi Kore Halk Cumhuriyeti olan bu devletin arka planında Kore’nin Bağımsızlığı Hazırlıkları Komitesi ve taşradaki halk komiteleri bulunuyordu. Demokrasinin savunucusu olduğunu iddia etmesine rağmen, ABD bu hükümeti tanımayı reddetti ve aktif bir şekilde baskı altında tutmaya çalıştı. ABD'nin bakış açışına göre Kore Halk Cumhuriyeti iki sebepten ötürü kabul edilemezdi: (a) ABD'ye karşı sorumlu değildi (b) niteliğinde komünizmin etkisi aşikârdı.

Yeni kurulan yerli hükümetin gelişimine izin vermektense, ABD 1943 yılında kurguladığı planını uygulamaya soktu: Amerikan askeri işgal rejimi. 1948’e kadar varlığını sürdüren bu rejime yerel halk çok büyük oranda karşıydı. Halk yabancı işgalinden bıkmış ve Kore içişlerine müdahaleden vazgeçmeye niyeti olmayan güneydeki işgalci güç tarafından yapay bir şekilde ikiye ayrılmış bir ülke yerine bağımsız ve birleşik bir Kore istiyordu.

Davetsiz misafirler

İşgalin üç ay sonrasında, ABD Askeri Valisi General John Hodge Amerikalılara olan öfkenin giderek arttığını ve Güney Korelilerin bağımsızlıklarını sonra değil, hemen şimdi istediklerini belirtiyordu. “Amerikan yandaşı olmak Japonlarla ittifakla, hainlerle beraberlikle, işbirlikçilikle beraber anılır olmuştu,” diyor Hodge. Her ne kadar belirgin olsa da, Korelilerin anti-Amerikancı öfkeleri görmezden gelinmek zorundaydı. Güney tarafı komünizmin yükselmesi için son derece elverişliydi diye uyarıyor Hodge. Ve artan bir şekilde, Koreliler Sovyetler Birliği’ni bir ilham kaynağı olarak görüyorlardı. Hodge’ın görüşlerini Başkan Truman’ın arkadaşlarından Edwin Pauley aktarıyor. Truman Pauley’in 1946 yılında bölgeyi incelemek ve buldukları üzerinden bir rapor hazırlamakla görevlendirerek Kore’ye gönderiyor. Pauley panik halindeydi. Truman’a dünyada hiçbir yerin burası kadar komünizme hazır olmadığını söylüyordu.

Cüce sanayisini endüstriyel bir deve dönüştürebilmek için sancılı bir süreci göğüslemek zorunda kalan Sovyetler’in aksine, buradaki komünizme meyilli halk komiteleri Japonlardan kalan fabrikalara, demiryollarına, kamu mallarına, doğal kaynaklara el koyabilir ve bunları günden güne herkesin yararına işletebilirdi. Endüstrileşmiş bir ekonomi komünistlerin elinde, sosyalizmin nimetlerini apaçık sergileyen bir araca dönüşebilirdi, ancak daha önemlisi, bu durum Amerikan yatırımcılarının bu kaynaklardan faydalanmasının önüne geçebilirdi. Eğer savaş ganimetlerini elde edemeyeceklerse, Japonları bölgeden kovmanın ne anlamı vardı?

Japonların yokluğunda Japon sömürgeciliği

ABD işgalin ilk yılını yerellerde örgütlenmiş halk komitelerini baskı altında tutarak geçirdi. Hodge Japon emperyal ordusunda görev almış Korelilere, İngiliz dil ofisinin okullarında eğitim olanakları tanıdı. 1948 yılına gelindiğinde Japon emperyal ordusunda görev almış Koreli subaylar tarafından yönetilen altı birimden oluşan bir Kore ordusu oluşturulmuş durumdaydı. Bu subaylardan biri olan Kim Sok-won Mançurya’daki Koreli gerillalara karşı başarılı mücadelesinden ötürü Hirohito tarafından başarı nişanıyla ödüllendirilmişti. Hodge aynı zamanda yerellerde örgütlenmiş olan Kore Halk Cumhuriyeti hükümetini bastırmak amacıyla yüzde 85’i kolonyal güvenlik teşkilatında çalışmış Korelilerden oluşan bir polis gücü de yaratmıştı. İtalya’da Mussolini’nin devrilmesinden sonra, Amerikalılar burada Mussolini’nin uygulamalarını aratmayan işler çeviren bir işbirlikçi sınıf yaratmıştı. İtalyanlar, Amerikalıların kurdukları bu rejime Mussolini’siz faşizm adını veriyorlardı. Aynı şekilde, Kore yarımadasının güneyine Amerikalılar Japonların yokluğunda Japon sömürgeciliğini getirdiler.

Güneyde isyan

Kayda değer bir gerilla hareketliliğinin eşlik ettiği geniş çaplı bir isyan takip etti tüm bu olanları. 1948’e gelindiğinde iç kesimlerdeki birçok köy halk tarafından büyük oranda desteklenen gerillalar tarafından kontrol ediliyordu. 1948 Ekiminde gerillalar Yosu kentini özgürleştirdi ve böylelikle isyan diğer kentlere de sıçramış oldu. Halk komiteleri yeniden kuruldu, Kuzey Kore bayrakları yükseltildi ve kuzeye bağlılık yeminleri edildi. İsyancıların gazetelerinden biri toprağın yeniden dağıtımı, Japon işbirlikçilerinin memuriyetlerinden alınması ve birleşik bir Kore çağrısı yapıyordu. ABD askeri hükümeti sol örgütlenmelere üyeliğe sözde izin veriyordu, ancak polis isyancıları ve solcuları hain olarak görüyor ve onları en iyi ihtimalle tutukluyor ya da kurşuna diziyordu.

1948 yılı içerisinde kuzeye ve komünizme sempatiyle bakan yaklaşık 200.000 Koreli, Ulusal Güvenlik Kanunu’nun gaddar hükümleri uyarınca yakalandı. 1949 yılına gelindiğinde 30.000 kadar komünist hapishanelerdeydi ve 70.000 kadarı da toplama kamplarına tıkılmıştı edebi kelam uyarınca bunlara rehberlik kampları adı veriliyordu. Solculara uygulanan baskı düşünüldüğünde, yarımadanın güneyi 20’lerin İtalya’sını ve 30’ların Almanya’sını hatırlatıyordu benzerlik her geçen gün büyüyordu. İsyana yönelik sıkı tedbirler ABD tarafından organize ediliyordu. Güney Kore askeri birimlerinin resmi kontrolünü ABD o zaman için bırakmış dahi olsa, gizli bir anlaşma uyarınca askeri birliklerin komutası hala ABD’nin elindeydi. Bugün bile Kore Cumhuriyeti ordusu bir savaş durumunda ABD ile hareket etmek durumundadır. Japon istilasına destek vermiş toprak sahibi azınlık ile nüfusun büyük bölümünü oluşturan yoksul köylülerden oluşan Kore ciddi bir şekilde sınıflara bölünmüş bir toplumdu.

ABD bölgeye toplumun çoğunluğunu karşısına alarak, toprak sahibi azınlığın çıkarlarını sürdürmek adına müdahale etmişti. 1948 tarihli CİA raporuna göre Güney Kore, taban tarafından desteklenen ve Japonlara direnişlerinden ötürü büyük saygınlık kazanan komünistlerce kurulan halk komitelerinin kuruluşuyla kendisini ifade eden bağımsızlık hareketi ile Japonlarla işbirliğine gitmiş, ülkenin zenginliklerini tekeline almış ve ABD tarafından desteklenen sağ bir azınlık arasındaki çatışmanın ürünü olarak ikiye bölünmüş durumdaydı. Sağ kanatın herhangi bir popülerliğinin bulunmamasından ötürü, bu grubun temsilcilerini seçimlerde öne sürmek imkânsızdı. Bu sebeple ABD, ülkede uzun süredir bulunmamalarından ötürü işbirlikçilik lekesini üzerinde taşımayan ve komünist fikirlere uzak sürgünlere yüzünü döndü. En sonunda ateşli bir antikomünist olan Syngman Rhee iktidara getirildi. 40 yıl boyunca ABD'de yaşamış Rhee, burada Princeton Üniversitesi’nden doktora derecesi elde etmiş ve bir Amerikalı kadınla evlenmiş biriydi. Bu bağlamda, 30’lu yıllardan bu yana Japonlara karşı direnişin öncüsü olan Kuzey Kore’nin kurucusu Kim İl-sung’la taban tabana zıt biriydi. Cuming’e göre, Güney Kore neredeyse 40 yıldır Kim ve arkadaşlarının 30’lardan itibaren on yılı aşkın bir zaman boyunca savaştıkları Japon efendilere hizmet etmiş askeri görevliler ve bürokratlarca yönetiliyor. [5]

Büyük gerilla lideri Kim Kore’nin dış bir güce direnişteki yetersizliklerine aldırmadı. Japonlar onu son derece yetenekli ve tehlikeli bir gerilla lideri olarak görüyordu, hatta onu yakalamak için özel bir anti-Kim siyan birimi dahi kurmuşlardı. Gerillalar Kore yarımadasının Korelilere ait olduğu şiarıyla hareket eden bağımsız bir güçtü ne Sovyetler ne de Çin tarafından kontrol ediliyorlardı. Japonların isyan karşıtı güçlerden kurtulmak için sık sık Sovyet topraklarına girseler de, Sovyetlerden büyük bir destek aldıkları söylenemezdi. Bölgede askeri bir hükümet kuran ve halk komitelerini baskı altında tutan Amerikalıların aksine Sovyetler, kendi işgal bölgelerinde daha adil bir yönetim sergiliyor, milliyetçilerden ve komünistlerden oluşan direniş koalisyonunun yaptıklarına ses etmiyordu. Böylelikle şeş ay içerisinde halk komitelerine dayanan ilk merkezi hükümet kurulmuş oldu. Söylenenin aksine, Kim Sovyetlerin özellikle seçtiği ve başa geçirdiği biri değildi. Gerilla lideri olarak geçirdiği yılların ve ulusal özgürlüğe bağlılığının sonucu olarak büyük bir saygınlığı vardı ve arkasındaki destek büyüktü. Aslında Sovyetler hiçbir zaman ona güvenmedi. İşgalin başlangıcından bu yana 8 ay dahi geçmemişti ki, toprak reformu programı uygulanmaya başlandı herhangi bir tazminat olmaksızın toprak ağalarının topraklarına el konuldu ve bu insanlara güneye göç etme veyahut diğer köylüler gibi eşit büyüklükteki tarlalarda çalışma seçeneklerinden birini tercih etme şansı tanındı.

Bir yıl geçtiğinde, Kim’in İşçi Partisi ülkedeki en büyük siyasal güç haline gelmişti. Japonlardan kalan büyük sanayi işletmeleri kamulaştırıldı, Japon işbirlikçilerinin memuriyetliklerine son verildi. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üç hafta sonrasında, 9 Eylül 1948 tarihinde ilan edildi ve aynı yılın sonunda Sovyet birlikleri ülkeden çekildi. Bir karşılaştırma yapılacak olursa, 1945 yılından bu yana kimi zaman danışman sıfatıyla kimi zaman da askeri birlikler formunda ABD ordusu bölgededir. Bugün bile 30.000 ABD askeri Kore toprakları üzerindedir.

Bölgedeki Sovyet etkisi hiçbir zaman güçlü olmadı ve her daim Çin etkisince dengelendi. 1947 yılında kuzeydeki bulunan Sovyet danışmanlarının sayısının 30’u aşmadığı tahmin ediliyor. Ve Kore gerillalarının Çin İç Savaşı sırasında Mao’nun köylü ordusuna katılması kuzey ile Çin arasındaki önemli bağlantıların kurulmasının önünü açtı. Bu duruma tezat oluşturacak şekilde, Kore Cumhuriyeti Japon işbirlikçisi komprador bir elit tarafından yönetildi ve ülkenin 40 yıl boyunca ülkeyle tek bir bağlantısı dahi olmayan başkanı şaşmaz antikomünizminden ötürü doğrudan Washington tarafından seçildi. Rhee’nin ABD'nin ilgisini çekmesinin iki sebebi vardı: (1) İşbirlikçilikle lekelenmemişti ve bu yüzden diğer sağ adayların aksine Kore halkınca daha kabul edilebilir biriydi (2) Tescilli bir antikomünistti. Aslında ABD Japonya’dan bir derebeyi atayabilirdi, Rhee’yi de yanına yerleştirebilirdi. Sonuçta ikisi de ABD emperyalizminin herhangi bir bölgede yerel elitler üzerinden kontrolü ele geçirmesinin yolları olagelmiştir.

İLGİLİ HABER

[1] Bruce Cuming, “Korea’s Place in the Sun: A Modern History (yenilenmiş baskı),” W.W.Norton & Company, 2005 s. 404. Cumings’ten aktarılan tüm alıntı ve tarihsel referanslar ya yukarıdaki eserden ya da buradan alınmıştır Bruce Cumings, “North Korea: Another Country,” The New Press, 2004. [2] Cuming Chicago Üniversitesi’nde tarih profesörüdür. [3] Anna Loise Strong, “In North Korea: First Eye-Witness Report,” Soviet Russia Today, New York, 1949. [4] “Absent from the Korea Talks: Bush’s Hard-Liner,” New York Times, 2 Eylül 2003. [5] Bruce Cumings, “We look at it and see ourselves,” London Review of Books, 15 Aralık 2005.