Mücella Yapıcı gözaltında yaşadıklarını anlattı: 'Polisler bana 'moruk' diyordu'

Taksim Dayanışması temsilcilerinden Mücella Yapıcı gözaltından yaşadıklarını, "Polisler gözaltında bana ‘moruk’ diyorlardı. Ama baktılar ki moruk gibi davranmıyorum, beni alıp başka bir yere kapattılar. Tuvalete bile gidemiyorduk" sözleriyle anlattı.
Pazar, 02 Mart 2014 16:35

Yurt Gazetesi'nden Esin Dalay, Taksim Dayanışması temsilcilerinden, Mimarlar Odası İstanbul Şube Genel Sekreteri Mücella Yapıcı’yla Temmuz ayındaki gözaltına alınma sürecinde yaşadıklarını, savcılığın hazırladığı ve mahkemenin eksik bularak reddettiği iddianameyi ve direnişi konuştu.

Polislerin gözaltında kendisine 'moruk' dediğini söyleyen Yapıcı, başından geçenleri "Ama baktılar ki moruk gibi davranmıyorum, beni alıp başka bir yere kapattılar. Tuvalete bile gidemiyorduk" sözleriyle anlattı.

Dalay'ın Mücella Yapıcı ile yaptığı röportaj şöyle:

Hakkınızda 27.5 yıla kadar hapis istenen iddianame, mahkemece eksik olduğu gerekçesiyle savcılığa iade edildi. Bu sürecin sonunda sizce ne olacak?
Şimdi reel olarak baktığınızda, normal bir hukuk düzeni olan ülkede böyle bir davanın açılamaması gerekiyor. Zaten bu olayların da olmaması gerekiyordu. Onun için açıkçası bundan sonrasında ne olur diye bir tahminde bulunmuyorum. Her şeye hazırım. Çok uzun zamandır şöyle bir ruh hali içindeyim açıkçası özellikle 7 gencimizin öldürülmesi, bir çoğunun da yaralanması, gözünü kaybetmesi, Berkin’in hâlâ uyuyor olması, yani yaşları 19’la 25 arasında değişen gençlerimizin yaşam haklarını talep ederken öldürülmeleri, yaralanmaları, katillerinin hâlâ ortada olması, korunması, böyle bir ortamda tutup da kendim için de hani şöyle de olur, böyle de olur diye bir endişem yok. Ali İsmail’in annesinin yüzüne hâlâ bakamıyorum. Bu coğrafyada nesil olarak, garip bir döneme denk düşüyorum 70’lerde, 80’lerde sürekli böyle bir hukuksuzluk içinde mücadele etmiş olmanın yorgunluğu da var açıkçası. Onun için çok da samimi söylemem gerekirse, sadece teknik bir insan olarak bir merak içindeyim, neyi nasıl uyduracaklar diye... O kadar... Çünkü algı yönetimi konusunda, suç yaratma konusunda, herkese bir suç uydurma konusunda ve böylelikle kendi suçlarını ve yolsuzluklarını örtme konusunda hani dünyaya örnek oluşturan bir iktidarımız var. Bekliyorum bakalım ne olacak diye...

Meydanı koruyan ordu

Gözaltına alınışınız ve sonraki süreç epey tartışma yarattı kamuoyunda...
Evet, öyle olaylar var ki... Örneğin gözaltına alınış şeklimiz... ‘Vali davet etti, biz de davetine icabet ettik’... Vali o gün, ‘Buyurun, parkı açtım’ dedi. Biz de Taksim Dayanışma temsilcileri olarak parka gittik. Demokratik bir tepkimi ortaya koyacağım ben. Meydanlar niye vardır bu dünya var olduğundan beri? Meydan demokrasi fikrinin doğduğu kentlerde vardır. Ümmet toplumlarında meydan yoktur. Osmanlı’da meydan yoktur. Padişah kararını verir, meydan sadece insanların asılıp ibret-i alem için halka teşhir edildiği yerdir. Ama gerçek meydan herkesin bir araya gelip, sevincini, öfkesini, tepkisini gösterdiği, toplaşma, buluşma mekanlarıdır. Eh tabii, onun için de ortadan kalkması gerekiyor. Ama olamaz, bir kere uluslararası sözleşmeler var, anayasal haklarımız var, neden arkadaşlarımla meydanda bir basın açıklaması yapamayayım? Niye oraya gidip de gösteri yapmayayım? Polisin görevi ben orada bu demokratik hakkımı kullanırken, bana sataşılmasını önlemektir. Polis de onun için vardır. Şimdi bizim Taksim Meydanı, mübarek Kardak kayalıklarına döndü. Sanki düşman orduları gelip, kim önce bayrak çekerse, orayı teslim alacak zannediyor hükümet...Böyle komik bir şey olabilir mi? Bir ülkenin iktidarı, o ülkenin bir kentinde bir meydanı, o ülkenin yurttaşlarından korumak için ordu besler mi?

'Kalp hastasıyım'

Polislere mukavemette bulundunuz mu gözaltına alınırken siz?
Biz çok vahşi bir şekilde gözaltına alındık. Dünya insan haklarına göre bize yapılan ihlaldir. Tam üç kez polis çemberine alındık. Bu arada şunu da öğrendik ki polis size kaçacak nokta bırakmak zorunda. Ama bırakmıyor. Bütün bunlar yapıldıktan sonra sizi polise mukavemetten komik bir şekilde içeri alıyorlar. Ben 63 yaşında bir kadınım. Fiziki güçlerim tartışılır. Polisler çok kötü itiyorlardı o nedenle arkamı döndüm ve sırtımı polislerin kalkanlarına dayadım. Sırtımla kalkanı engelledim. Ama istemeden oldu, çünkü çok kötü itiyorlardı. Önden de arkadaşlarımız beni kurtarmak için çekiyorlardı. Nefes alamayınca, ben esas müdahaleyi arkadaşlarıma yaptım. Onları ellerimle ittim. Polise sadece arkamı döndüm. Ağırlarına gitti herhalde. Tabii bunu kabul ediyorum, hiç reddetmedim. Bizi aldıklarında, hemen çıkarız zannettik. Çünkü gözaltına alınmamıza gerek yoktu. Suçumuzu sorduk, poliste bize söylenen ‘polise mukavemet’ti.

Ne oldu orada size?
Orada olan bir şey değil. Kalp hastasıyım. Üç damarım birden tıkalı. Tansiyon, şeker de keza... Bunlar mesele değil, benim yaşımda olan hemen herkeste bu tür rahatsızlıklar var. Kalp hastalığım arkadaşlarımı çok fazla endişelendirdi. 28 Mayıs’ta 50 santimden iki tüp biber gazı direkt yüzüme sıkıldı. Çok bilinçliydi. Çünkü hedeftim zaten. Bu aslında cana kasttır.

'Bana bu cüreti gösterenler çocukları da öldürüyor'

Size yapılan, kitleyi sindirmek için bir yöntem miydi?
Evet öyle. Çünkü bu kadar göz önünde olan bize bunları yapanlar, diğerlerine ne yapmaz ki? Beni korkutan bu. Oda temsilcisiyim, kendimi saklamıyorum, son derece açık ve meşru bir şekilde ortadayım. Yaşını başını almış, görevini yapan bir kadınım. Benim gibi bir kadına bu cüreti gösterenler sonra bir çocuğu da döverek öldürüyorlar işte. Mesele o. Buradaki önemim sadece budur. Yani benim üstümden, ‘bakın biz buna da bunu yapabiliriz’ diyerek toplumu sindirme politikası...

'Yap oraya moruk, sana mı bakacağız’

İçeride rahatsızlandınız...
Tabii mide kanaması geçiriyordum zaten. Çok yakından gaz yediğim için solunum yollarım, midem etkilenmişti. Çok ciddi ilaçlar kullanıyordum. Gözaltına alındığımızda ilaçlarım verilmedi. Mide ilacı, saatle alınan kalp ilaçlarım, tansiyon, şeker vesaire...Gerekçesi ‘Biz senin hizmetçin miyiz’ idi. Aynen böyle söylediler. Çünkü çok ilaç var. Sabah, öğlen, öğleden sonra, akşam verilecek falan... ‘Kendine hizmetçi bul’ dediler. Bunun üzerine ben de ‘ilaçları bana verin’ dedim. Onu da kabul etmediler. ‘Bir sabah, bir akşam veririz’ dediler.

Kamuoyuyla paylaşmadığınız başka ne oldu?
Gözaltına alındığımızda bizi erkek arkadaşlarımızla aynı koğuşa koydular. Bu hiç problem değil, biz erkek arkadaşlarımızla aynı koğuşta da yatarız, bu başka bir şeydir. Fakat başımızda erkek polis var. Biz kadınların bu tür stres anlarında boşaltım sistemleri daha hızlı çalışır. Tuvalete gitmek istiyoruz ya da daha genç arkadaşlarımızın ped ihtiyaçları oluyor, mecbursunuz erkek polislere söylemeye. Ben kendi başıma geleni size anlatayım. Sıkıştım. Benim yaşımdakiler iyi bilir. Kadın polis istiyorsunuz tuvalete götürsün diye. Kabul edilmiyor ve ‘yap oraya moruk, sana mı bakacağız’ falan dediler. Bunları çok konuşmadık...

Size ‘moruk’ diye mi hitap ettiler?
Eh tabii... Bana ‘moruk’ diyorlardı. Ama baktılar ki, moruk gibi davranmıyorum. Biz de tabii çok rahat durmuyorduk, slogan falan attık, çünkü tuvalete bile gidemiyorduk, pisti, nefes alamıyorduk, 8 kişiyi aynı koğuşa koydular ve bilerek klima açmıyorlardı. Nasıl pis, nasıl pis... Hatta ben rica ettim ve ‘yaa arkadaşlar bana bir çamaşır suyu verin de şurayı temizleyeyim’ dedim. Onlar da ‘Hayır olmaz, sonra dışarı çıktığında bize tuvalet temizlettiler mi diyeceksin’ deyip reddettiler. Ondan sonra beni koğuştan aldılar. ‘Sen gel bakalım çok yaşamışsın zaten git şurada geber’ deyip çok havasız bir yere kapattılar.

'Haziran'da çocuklarımızı yeniden keşfettik'

Gezi direnişine kadar gençlerden yana umutlu muydunuz?
Sadece gençler değil, tüm toplum için düşünüyorum. Çünkü başka çare de yok, duymuyor, farkında değil... Bu çocukların ellerine bir aygıt verilmiş, hepsi atomize olmuş, onunla konuşuyor. Ama bir yandan da baktığınız zaman işte o yüzden olayların da farkına vardılar. O sosyal medya olmasaydı, ben yine çok farkına varacaklarını zannetmiyorum. Aslında hiçbir şey hissetmeden yaşayabilirsiniz bu ülkede. Rekabetçi bir dünya ve rekabet etmeye mecbursunuz. Bir dil yetmiyor ikinci bir dil, bir doktora yetmiyor ikinci bir doktora, iş güç derken sistem sizi öyle bir hale getirmiş ki, böyle bir noktada size başka bir yaşama seçeneği yok. İsyan etme, itiraz etme diye bir şeyi de aklına getirmiyor. Ona 'bu dünya artık böyle. Ütopya öldü, başka bir şey yok, 'ya içindesindir bu çarkın, ya dışındasındır' denmiş. O genç de, ha bire o çarkın içine girmeye çalışıyor. Siz de ona çok da iyi bir örnek değilsiniz. Çok iyi bir yaşam tarzınız yoksa, iyi kazanmıyorsanız, marka giyinemiyorsanız, hırslarınız yoksa, hâlâ benim yaşımda çalışmak zorundaysanız, başarı ölçütü bu toplumda değişmişse, bu çocuk ne yapsın?

Ama bir de baktınız ki...
Evet, öyle değilmiş. Yani sonuçta, çocukların, gençlerin değil, biraz bizim neslin ilişki kurma biçimlerinde problem vardı. Biraz sistem onları bu hale getiriyordu. Ama Haziran'da birdenbire bir büyü oldu ve biz birdenbire kendimizi de, çocukları da yeniden keşfettik. Ben sadece gençlere şaşırmadım, kendime de şaşırdım. O farkında olmanın verdiği şey ya da sesinizin yankısının yarattığı büyü o kadar muhteşemdi ki, ben kendimi mesela daha genç hissetmeye başladım. Çok ilginç bir şey. Bir arkadaşım yazmıştı, ben onu çok sevdim, şimdi size tekrar edeyim, ailecek direnmek çok hoş bir şeymiş. Biz gençken annelerimiz engelliyordu, sonra biz çocuklarımızı engelledik. Ama ilk defa 3 kuşak bir arada direndik. Dede, anne, torun birlikte el ele direnmek, daha güzel bir dünya için bunu birlikte talep etmek kadar umut verici bir şey var mı? Ne kadar muhteşem bir şey. Bırakın anneleri, anneanneler, babaanneler oradaydı. Sülalecek direndik. Böyle güzel bir şey yaşadık.