Fehim Taştekin’e göre Suriyeliler’in gözünden Türkiye: ‘Suriye halkına kast eden düşman ülke’

Geçtiğimiz aylarda bu ülkeyi ziyaret de eden Taştekin, Suriye halkının Türk hükümetine karşı büyük bir öfke duyduğunu anlatıyor ve ekliyor “Türkiye onların gözünde ‘Suriye’ye kast eden ve ülkelerini iç savaşa sürükleyen düşman ülke konumuna geldi”.
Salı, 31 Temmuz 2012 19:30

Taştekin bugün “medyanın önemli bir kısmının hükümetin yürüttüğü şahin politikaya gerekçe bulmak için canhıraş çalıştığını” hatırlatıyor ve “medyada Suriye’yi anlama çabası, gerçekleri aktarma kaygısı yok. Hükümetin gerçekleri yazmaya çalışan gazetecileri ‘Esadçı’ ve ‘Baasçı’ diye etiketlemesi de psikolojik linç kampanyasından öte bir şey değildir” diyor.

soL olarak Radikal gazetesi yazarı ve Ortadoğu uzmanı Fehim Taştekin’le Suriye krizini konuştuk.

Suriye’nin kuzeyinde önemli bir gelişme yaşanıyor. PYD, kuzeyde altı kentte kontrolün ele geçirildiğini duyurdu ve bu gelişmenin ardından, hedeflerinin özerklik olduğunu açıkladı. Sizce Türkiye böyle bir gelişme bekliyor muydu?

Türkiye, Esad rejiminin düşürülmesine odaklanırken Suriye’nin kuzeyinde fiili Kürt özerk bölgesinin oluşacağını öngörmüyordu. Bu Suriye politikasını şekillendirenler için sürpriz bir gelişme oldu. Muhtemelen AKP yönetimi, PYD, Esad’ın safında yer almışken kuzeyde Kürtlerin kent ve kasabaları ele geçirip Suriye rejimi açısından bir zafiyet görüntüsü vermeyecekleri hesabından hareket etti. PYD dışındaki Kürtler de ‘bekle gör’ politikası izliyorlardı. Hal böyle olunca Ankara, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt oluşumunun olmayacağından emindi. Kuşkusuz Esad düştükten sonra Kürtlerin seslerini yükselteceği de göz ardı edilmiyordu. O nedenle zamanlama açısından gelişmeler Ankara’nın hesapladığından çok erken başladı. Bu bir bakıma Esad’ın da Türkiye’ye karşı kullandığı önemli bir kart. Kürtlerin arzuları ile Esad’ın stratejik çıkarları örtüştü. Kürtler kentleri ele alırken Esad’ın ses çıkarmamasını buna bağlamak lazım.

Suriye Kürtlerini büyük ölçüde temsil eden PYD, bu güne kadar açıkça Esad karşıtı cephede yer almadı. Bu arada geçtiğimiz ay diğer Kürt gruplarla Barzani önderliğinde Kuzey Irak’taki yapılan toplantı var… Bir Erbil anlaşmasından söz ediliyor. Sizce Barzani’nin bu gelişmede belirleyici bir rol oynama gücü var mı?

Barzani çatışmanın Kürtler arasında yaşanmasını önlemek için ağırlığını koydu ve birbiriyle rakip iki kampı bir araya getirdi. Barzani’nin bu girişimi olmasaydı PYD’nin tek taraflı kontrolü ele alma girişimi Kürtler arasında çatışmaya yol açabilirdi. Barzani’nin süreçte mutlak belirleyici olduğunu sanmıyorum. Barzani ilk etapta yıldızının pek barışık olmadığı PYD’yi dengelemek ve Kürtler arasında ortak hareket zemini oluşturmak için 15 partiyi bir araya getirip Kürt Ulusal Konseyi’nin oluşumuna öncülük etti. Yine Kürt Ulusal Konseyi’nin PYD karşısındaki milis gücü zafiyetini gidermek için Suriye ordusundan kaçan Kürtlerden mini bir peşmerge gücü oluşturma yoluna gitti. Yine de Barzani PYD’ye rağmen Suriye’nin kuzeyinde bir şey yapamaz. Belli oranda uzlaşma zemini bulmak durumundalar. PYD de Barzani faktörünü görmezden gelerek hakimiyet sağlayamaz. Bu kanlı bir süreç olur. Her iki kanat da birbirine muhtaç.

Sizce, Türkiye bu sürecin neresinde?

Kürtler Türkiye istemiyor diye kendi gündemlerinden vazgeçmezler ama Türkiye’nin de tutumunu dikkate alırlar. Kürtler Türkiye konusunda temkinliler ve Ankara’yı rahatsız edecek açıklamalardan da kaçınmaya özen gösteriyorlar. Türkiye belki Barzani üzerinden Suriyeli Kürtleri belli bir yere kanalize etmeye çalışıyor ama dediğim gibi Barzani’nin de yapacakları sınırlı. Barzani’den beklenen PKK’nın tasfiye hedefinde olduğu gibi PYD’nin de bloke edilmesi, baş aktör olmaktan çıkartılması. Türkiye başından beri Kürt Ulusal Konseyi’nin Suriye Ulusal Konseyi’ne dahil olması konusunda Barzani’nin ikna yeteneğine bel bağladı ama hesap tutmadı. Suriyeli Arap muhalefetin keskin Arap milliyetçi damarı Kürtlerin taleplerini karşılamaktan çok uzak. Haliyle Kürtler ayrı hareket etme gereği duyuyor.

Kuzey’deki bu gelişme Suriye’deki sürecin bütünü açısından ne anlama geliyor?

Kürtlerin ayrı hareket etmesi Suriye Ulusal Konseyi’nin temsil yeteneğinde önemli bir eksiklik oluşturdu. Kürtler Suriye Ulusal Konseyi’ne katılsaydı muhalif harekete önemli bir ivme kazandırmış olurdu ve böylece Esad rejiminin kırılganlığı artardı. Kürtlerin özerklik yönünde attıkları adım Arap muhalefetini çok öfkelendirdi. Burada potansiyel olarak Arap-Kürt çatışmasının psikolojik zemininin oluştuğuna şahit oluyoruz. Eğer Esad rejimi ayakta kalırsa Kürtlerin taleplerinin karşılanması konusunda daha uzlaşmacı bir sürece şahit olabiliriz. Unutmayalım Esad rejimi ‘demokratik özerklik’ talebine karşılık gelecek şekilde Kürtlerin önünü 6-7 ay önce açtı. Bu Kürtlerin ikinci bir cephe oluşturmasına yönelik taktiksel bir tercihti ama bu tercih kalıcı hale gelebilir.

Suriye’nin bugünkü sürece gelişini hızlandıran iki önemli dönemeçten söz edilebiliriz. Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi ve Kürt kentlerinde PYD’nin kontrolü ele geçirmesi… Bu iki olay gelişmeleri nasıl etkiledi?

Türkiye’nin Türk jetinin düşürülmesine misilleme olarak ilan ettiği yeni angajman kuralları Suriye ordusunun Türkiye sınırından geriye çekilmesine yol açtı, böylece fiili bir tampon bölge oluştu. Fiili tampon bölge hem Kürtlere hem Özgür Suriye Ordusu’na dokunulmaz bir alan oluşturdu. Kürtlerin kontrolü ele alıp Türkiye’yi açığa düşürmesi ve Özgür Suriye Ordusu’nu bu bölgeden uzak tutması Esad’ın elini rahatlattı. Ama beri tarafta İdlip ve Halep’i kuşatan sınır bölgelerinde Özgür Suriye Ordusu için geniş bir harekât alanı oluştu. Muhalifler sınırda pozisyonlarını güçlendirince Halep’e daha kolay yüklenebilir hale geldi. Muhaliflerin hedefi Halep’i Suriye’nin Bingazi’si yapmak ve Şam’ı düşürmek için burayı askeri ve sivil yönetimin üssüne dönüştürmek. Türkiye sınırı ve sınır bölgeleri muhaliflere hizmet ettiği sürece bu amaçlarına yakınlaşabilirler.

Siz Suriye’ye de gittiniz, orada nasıl karşılanıyor Türkiye’nin Suriye politikası?

Türkiye, birçok Suriyelinin gözünde ‘Suriye’ye kast eden düşman ülke’ konumuna geldi. Hükümete karşı öfke büyük. Türkiye’nin ülkeyi iç savaşa sürüklediğini düşünüyorlar. Bu öfke Esad rejiminden nefret eden insanlarda da var.

Sizce Esad sonrası bir iç savaş ve etnik çatışma olasılığı nedir?

Eğer Esad gider ve rejim ile muhalifler arasında bir geçiş yönetimi tahsis edilemezse iç savaş derinleşir. Kimse etnik ve mezhep savaşının çıkmayacağını garanti edemez. Ülke Lübnanlaşabilir. Suriye’nin patlama kapasitesinin Irak’ın patlama kapasitesinden en az 10 kat fazla olacağını unutmayalım. Muhaliflerin yönetimi tek başlarına üstlenmeleri mümkün değil, böyle bir kapasiteye sahip değiller. Bu yüzden Amerikalılar ikinci Irak senaryosundan korkuyor. Hatırlarsanız Irak’ta Paul Bremer ordu dahil devletin omurgası sayılacak kurumları dağıtmıştı. Aynısını Suriye’de yapamazlar, aksi halde ülke parçalanır.

“Türkiye’nin Suriye’yi yanlış okuduğunu” ifade ediyorsunuz. Size göre Türkiye’nin stratejisindeki sorun nedir?

Türkiye, Suriye’yi Libya sandı. Ordudaki Sünni damarın çekilmesiyle rejimin içerden çökeceğini düşündü. Libya’da bir aşiret, Kaddafi’ye yüz çevirdiğinde aşiretin ordudaki uzantıları da silahlarıyla birlikte karşı tarafa geçti. Ama Suriye ordusu Baas ideolojisiyle şekillenmiş kurumsal bir yapı. Bir aşiretler bütünü değil. Suriye ordusunun tamamen Alevilerin kontrolünde olduğu yönündeki saptamalar da çok manüpilatif. Türkiye’de öyle bir algı oluşturuldu ki sanki Esad’ın kardeşi Mahir Esad’a bağlı 4. tugay isyanları bastırmada başı çekiyor. Bu tugayın görevi Şam’ı korumak. Ama haberlere bakıyorsunuz 4. Tugay bir gün Dera’da, öteki gün Hama’da, bir sonraki gün Humus’ta. Halbuki isyanın çıktığı kentlerde muhaliflere karşı ağır operasyonları yürüten birliklerin komutanları Sünniydi. Türkiye Esad rejimini Alevi azınlığa dayalı bir rejim olarak resmetti ve yüzde 80 Sünni çoğunluğun ayaklanıp kısa sürede rejimi devireceği hesabından hareket etti. Yanıldı. Rejimin sırtını dayadığı Sünni sütun daha güçlü. Bu gerçek hep göz ardı edildi. Bu rejim güvenlik-istihbarat birimleri ile zengin Sünni kesimlerin kirli bir ittifakı. Kimse rejimden memnun değil, buna Aleviler de dahil. Ama rejimden memnun olmayan kitlelerin karşısındaki alternatif kimseye güven vermiyor. Sürecin silahlı bir isyana dönüşmesi, gelişmelere Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi dış aktörlerin müdahil olması, Müslüman Kardeşler’in öne çıkması ve kimi Kaide bağlantılı kontrolsüz grupların devreye girmesi Esad karşıtı kitleleri kendi kabuklarına çekilmek zorunda bıraktı. Türkiye en büyük manüpilasyonu ta isyanın başında devreye giren kontrolsüz silahlı grupların estirdiği terörü ve barışçıl sürecin kirletildiği gerçeğini görmezden gelerek yaptı. Bu işin bu noktaya geleceğini öngörmek zor değildi. Libya’da son anda çark eden AKP yönetimi kaybeden tarafta olmak istemedi, nasıl olsa Esad rejimi birkaç ayda devrilecekti, o halde Şam ile köprüleri atmakta beis yoktu. Böylece hızlıca ABD’nin üstlenilmesini istediği rolü içselleştirdi.

Daha önce Annan Planı, İran, şimdi de Rusya bir plan sundu çözüm için. Bu çözüm önerilerini ne kadar gerçekçi buluyorsunuz?

Uluslararası toplumun elindeki tek plan Annan Planı ve onun devamında gelişen Cenevre sürecidir. Çözüme ilişkin en gerçekçi yaklaşımı Rusya sergiledi. Ama siyasi çözüm süreciyle ilgili büyük bir iki yüzlülük söz konusu. Annan planını destekler gözüken Suriye’nin Dostları Grubu planın altını oymak için elinden geleni ardına koymadı. Bir tarafta muhalifleri silahlandırarak iç savaşı körükleyip diğer tarafta Annan Planı’na destek veriyoruz demenin izah edilir bir tarafı yok.

Dünyada ve Türkiye’de medyanın Suriye’deki gelişmeler konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce medya ülkedeki gerçekleri tam anlamıyla yansıtıyor mu? Medyanın daha önce Libya, şimdi de Suriye konusundaki tutumunun gazetecilik ilkeleriyle bağdaştığını düşünüyor musunuz?

Medyanın önemli bir kısmı hükümetin yürüttüğü şahin politikaya gerekçe bulmak için canhıraş çalışıyor. Suriye’yi anlama çabası, gerçekleri aktarma kaygısı yok. Hükümetin gerçekleri yazmaya çalışan gazetecileri ‘Esadçı’ ve ‘Baasçı’ diye etiketlemesi de psikolojik linç kampanyasından öte bir şey değil.

Hatice İkinci (soL)