Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bugün 17 Ağustos!

17 Ağustos depreminin üzerinden 11 yıl geçti. Geride kalan 11 yılda yaşanan olaylar, yetkililerin açıklamaları ve eldeki veriler, bu süre içeisinde çok fazla yol alınmadığını gösteriyor.

Yayın Tarihi: 17.08.2010 , 10:30 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

17 Ağustos Depremi'nin üzerinden 11 yıl geçmesine karşın, beklenen depremde oluşabilecek hasarlardan korunma konusunda bir arpa boyu yol alınamadı. Depreme karşı dayanıksız binalarla deprem potansiyeli göz önüne alınmadan hazırlanan altyapıyla olası bir depremde potansiyel bomba olan sanayi kuruluşlarıyla ve sorumsuz yöneticilerle yıllardır geleceği söylenen deprem karşısında hazırlıksız ve savunmasız bekliyoruz.

17 Ağustos’tan sonra neler oldu?
17 Ağustos Marmara Depremi’nin ardından bir çok araştırma komisyonu kurulurken Meclis’te de bir çok yeni yasa hazırlandı. Depremin hemen ardından açıklama yapan bir çok yetkili depreme karşı hazırlıklı olmak gerektiğini dile getirdi. Bunun için de binaların elden geçirilmesi gerektiği belirtildi. Aradan geçen süre içerisinde bilim insanları yetkilileri sürekli uyararak konuyu gündemde tutmaya çalışırken, yetkililerin tek yaptığı, cüzi yardımlarla “yara sarma” ve depremi bahane ederek başlatılan kentsel dönüşüm çalışmalarıyla kent alanlarını rant alanlarına dönüştürmek oldu.

Neler yaşandı?
Marmara depreminin ardından ülkemizin bir çok yerinde depremler oldu. Örneğin 2003 yılında Bingöl Merkez’de gerçekleşen depremde 184 vatandaşımız yaşamını yitirdi. Afyon’da 2002 yılında birkaç ay arayla gerçekleşen depremlerde 48 yurttaşımız yaşamını yitirdi. 1999 yılından sonra yüzlerce deprem kaydedilirken, bunların onlarcasında mal veya can kaybı söz konusuydu. En son can kaybı olan deprem ise Elazığ’da gerçekleşti. Geçtiğimiz Mart ayında Elazığ’da gerçekleşen 6.0 ve 5.1 büyüklüğündeki iki depremde, resmi rakamlara göre 54 vatandaşımız yaşamını yitirirken bir çok bina da kullanılamaz hale geldi.

Yetkililer ve sorumlular neler dedi?

"Deprem fotoğraflarıma “Kırılma” diyorurum. Çünkü: depremden sonra ben kırılan fay hattını değil kırılan umutları gördüm ve göstermeye çalıştım. Biliyorum ki insanların umutları kırılınca herşeyleri kırılmış olur. Fotoğraflarım bu kırılmanın acısını, yarattığı yokluk duygusunu anlatmak için çekildi. İzleyici ile bunu paylaşmayı görev bildim."
Fotoğrafçı Gülhan Kırdı'nın Kırılma çalışması

Devletin depreme ne kadar hazırlıklı olduğu, 17 Ağustos'tan ne tür dersler aldığı Elazığı depreminin yaşanmasıyla gözler önüne serildi. Tablo halk için hiç de iyimser değildi. Elazığ depreminde Başbakan Erdoğan devletin sorumluluklarını hatırlamak yerine “kerpiç evleri” suçladı. Başbakan, “Şu ana kadar kaybettiklerimiz en büyük üzüntümüz, hüznümüz. Şüphesiz ki, bu bölgenin yerel mimari anlayışı kerpiç yapılanmadır. Bu kerpiç yapılanmanın da ne yazık ki tabii faturası, bedeli ağır olmuştur” dedi.

Marmara’da beklenen deprem konusunda hiçbir ciddi önlem almayan ve bir çok çalışmayı baltalayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Elazığ depreminin ardından, ''Depremin ayak seslerini duyuyoruz. İstanbul'da büyük bir deprem olması halinde 30 bin insanımız hayatını kaybedecek'' dedi. Topbaş’ın, ölü sayısı açıklarken alınması gereken tedbirler konsunda sessiz kalması dikkat çekti.

Topbaş'ın ardından pekçok yetkili olası depremlerin yıkıcılığı ve muhtemel ölü sayıları hakkında ürkütücü açıklama yapma yarışına girdi. Vatandaşa binalarını sağlamlaştırma yönünde akıl verilirken, bu tür bir güçlendirmenin maliyetini karşılayamayan milyonlarca insan olduğu halde devletin neden herhangi bir sorumluluk üstlenmediği açıklanmadı.

Müteahhitler de sorumsuz

17 Ağustos depreminin ardından halkın bir beklentisi de çürük yapılar inşa ederek binlerce insanın ölümüne yol açan müteahhitlerin cezalandırılmasıydı. Ancak halk bu konuda da hayal kırıklığı yaşadı. Müteahhitler hapis yatmak yerine, ürkütücü açıklama yapan yetkililere katılarak itiraflar da bulunmaya başladılar.

Bu müteahhitlerden biri Ağaoğlu'ydu. İnşaat sektöründeki büyük şirketlerden Ağaoğlu'nun Yönetim Kurulu başkanı Ali Ağaoğlu geçtiğimiz yıl Ağustos ayında Referans gazetesine yaptığı ve gazete tarafından ana sayfa manşeti olarak yayınlanan açıklamalarda büyük bir rahatlıkla, 1970'li yıllarda sattığı inşaat malzemeleriyle yüz binlerce insanın hayatıyla oynadığını itiraf etti. Ağaoğlu "1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır" dedi.

Marmara Depreminden sonra müteahhitlere yaklaşık 2 bin 100 dava açıldı. Bu davalardan bin 800’ü Şartlı Salıverme Yasası ve hukuki boşluklardan dolayı cezasız kaldı. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarına ceza verilse de çoğu ertelendi. Diğer davaların ise 16 Şubat 2007 günü 7,5 yıllık zaman aşımı süreleri doldu.

“Yara sarma”da ne kadar başarılıydılar?
Gelinen noktada depreme karşı hazırlık yapmak yerine tercih edilen "yardım"ların ne kadar sembolik olduğunu, TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nın yayınladığı raporda yer alan şu rakamlar ortaya koyuyor:

“Toplam hasar gören 376 bin 479 konut ve işyeri içinde yıkık ya da ağır hasarlı konut sayısı 112 bin 724, orta hasarlı konut sayısı 124 bin 131, az hasarlı konut sayısı ise 139 bin 524’tür (...) Toplam 40 bin 665 konut yapımı planlanması ve nihai planda toplam 43 bin 53 konut yapılmış olması dikkat çekicidir. Bu konutların 2 bin 574’ünün hibe yoluyla, 12 bin 68’inin Dünya Bankasınca, 15 bin 502’sinin Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası kredisiyle, 3 bin 50’sinin Avrupa Yatırım Bankası kredisiyle, 7 bin 650’sinin bütçeye konulan ödenekle yapımı planlanmıştır. Burada kamunun payının %17 gibi düşük bir oranda kalması düşündürücüdür.”

Korunmak için ne yaptılar?
Korunmak adına atılan adımlar arasında en ciddi olanı 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası’ydı. Ancak bu yasa da mesleki yeterlilik, eğitim, belgelendirme, izlenebilirlik, denetim mekanizmasının zayıflığı ve kamu yapılarının denetim dışı kalması gibi çok önemli sorunlarla malül olmasının yanı sıra, kapsam açısından da çok yetersizdi. “Türkiye Deprem Haritası”na göre 50 il “Birinci Dereceden Deprem Bölgesi” içinde yer almakta iken yasa, milli gelirden % 67 gibi en yüksek pay alan 19 ili kapsamış ve deyim yerindeyse yapı denetimini ticarileştirme/özelleştirmeye en uygun illeri seçmişti. 35’i “Birinci Dereceden Deprem Bölgesi” içinde yer alan diğer 62 ilimiz ise yıllarca yapı denetimi dışında tutulmuştu. Bu konu nihayet 9 yıl sonra nispeten düzeltildi. 13.07.2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Yapı Denetimi Yasası, 1 Ocak 2011’den itibaren 81 ilin tamamında uygulanır olacaktır. Yani bu büyük depremden ancak 12 yıl sonra ve bir sürü eksik ile birlikte.

Bu süre içerisinde atılan en önemli adımlardan biri ise İstanbul Deprem Master Planı’ydı. Ancak bu plan da yöneticilerin çağ dışı yöntemleri nedeniyle işlemez hale geldi. İstanbul’daki konut stoğunun tamamının incelenmesi gerekirken yöneticiler sadece Zeytinburnu’nu pilot bölge olarak seçti. Bu bölgedeki yapıların değerlendirmesinin yapılıp İstanbul'daki tüm yapılar için risk değerlendirmesinde esas veri kabul edilmesi gibi bir yaklaşım tercih edildi.

Henüz durumu saptama noktasında tıkanıp kalan yöneticiler, durumun değiştirilmesi konusunda da neredeyse hiçbir adım atmadılar.

Tablo nasıl?
Yine MMO’nun raporuna göre, tablo şöyle:

İnşaat Mühendisleri Odası’nın “Türkiye’de Konut Sorunu ve Konut İhtiyacı Raporu” ve TÜİK verilerine göre "Türkiye’de 17 milyon civarında yapı stoku bulunmakta ve bu stokun % 67’sinin ruhsatsız ve kaçak, % 60’ının 20 yaş üzeri konutlardan oluştuğu ve % 40’ının depreme karşı güçlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir (...) Yeryüzünde 600 milyon insanın deprem açısından riskli bölgelerde yaşadığı tahmin edilirken Türkiye nüfusunun % 98’i deprem tehdidi altında yaşamaktadır. Sanayi kuruluşlarının % 98’i deprem bölgelerinde ve % 73’ü de aktif fay zonları içinde yer almaktadır. Aynı şekilde barajlarımızın % 95’i bu tehlikeli topraklar üzerinde bulunmaktadır (...) Deprem bölgesinde yerleşim alanlarında, I. ve II. Sınıf Gayri Sıhhi Müesseseler kapsamında yer alan Sanayi Tesisleri ve bunlarla iç içe geçmiş bulunan NATO Boru Hatları, Doğal Gaz Boru Hatları, LPG Boru Hatları, yerleşim alanları içerisinde hiçbir standarda bağlı olmaksızın kurulan ve işletilen Akaryakıt İstasyonları, Tüp Gaz Satış Bayileri, v.b. bir arada bulunmaktadır. Tüm bunların taşımakta olduğu yangın ve endüstri kazaları olasılıkları ile bu alt yapı tesislerinin yer aldığı bölgelerin taşıdığı deprem riskleri, kentleri patlamaya hazır birer bomba haline getirmekte ve yaşam güvenliğini ortadan kaldırmaktadır."

(soL - Haber Merkezi)

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.