Sayfa yolu
Bir gencin Cemaat'ten kopuşu...
Yayın Tarihi: 16.06.2011 , 13:42 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Dün yayınladığımız ilk bölümde gencin lise öğrencisiyken Cemaat ile nasıl tanıştığı, Cemaat evinde nasıl bir yaşam dayatıldığı, üniversiteye gittiğinde nasıl kapanmak zorunda kaldığı ve neden Cemaat evine gitmek zorunda kaldığı gibi konular yer alıyordu. Bugünkü bölümde ise gencin cemaatten kopuş süreci anlatılıyor.
soL: Şimdi başınız açık. Başınızı açmanızın nedeni neydi?
S.K.: Bir gün yine böyle başörtülü yolda yürüyordum. Sokakta top oynayan çocuklar “Teyze bir geçsin de öyle oynayalım” dediler. Kendimi berbat hissettim, eve gittim ve “Ben hayatta kapatmam artık, ben başımı kapatmam!” dedim. Sonrasında tekrar tekrar konuştular benimle. Sonunda “Hayatta öyle bir şey yapmam, yeniden başımı kapatmam” dedim.
O zamanlar dayımı ziyarete gitmiştim. Dayım cemaate karşı birisidir. Başımı açıp gitmiştim yanına. Sonrasında peruğumu da görmüş. Bana çok kızmıştı. Onun sayesinde, beni desteklemesi sayesinde, ben başımı açtım. Hatta dayım cemaatin evini de aradı, “Siz n’apıyosunuz?” dedi. Ona çok karşı çıkamadılar. Başımı açınca, bana ters davranmaya başladılar. Bu sefer daha önce bahsettiğim davranışlarla ben karşılaştım, sokakta kaldım. Beni almadılar içeriye. Sonra bir arkadaşımda kalmaya başladım, ailemi aramışlar, beni şikayet etmişler. Önceden böyle bir şey olmazdı. Aileme “Kızınızın nerede olduğunu bilmiyoruz” demişler.
Cemaat içinden ya da dışından erkeklerle görüşür müydünüz?
Cemaat içindeki erkekleri biz hiç görmüyorduk. Mesela evde bir tamir işine ihtiyaç olursa babamız yaşında kimseler gelip tamiri yapıyordu. Evin eksikleri olduğu zaman getiriyorlardı. Erkekleri çok görmezdik. Cemaatten genç insanlarla da hiç karşılaşmadık. Toplantılara yalnızca kadınlar gelirdi. Konuşmayı da kadınlar yapardı. Hepsi kadındı. Haremlik-selamlık bir ortam vardı zaten.
Hiç büyük toplantılar olmuyor muydu?
Genel toplantılar da vardı. Ama onlarda da erkekler yoktu. O büyük toplantılarda herkes toplanır, tiyatro oyunu oynanılır ya da çeşitli gösteriler yapılırdı. Slayt gösterileri falan olurdu. Ama tabi bunların hepsi dine yönelik şeylerdi. Eğlence tarzında her hangi bir aktivite kesinlikle olmazdı.
Ben kalsaydım orada kalsaydım “Seni tanıştırmak istediğimiz bir erkek var” diyeceklerdi. Ablamın başına geldi bu bir kaç kez. Amaçları, bir birliktelik olacaksa, bunun kendi içlerinden insanlar arasında olmasıydı. Tanıştırmak, sonra da evlendirmek istiyorlardı. Cemaat içerisinden birini kabul ettiğin zaman, iş kapısı hemen açılıyordu.
İş konusunda böyle bir olaya hiç tanık oldunuz mu?
Emirtepe’de bir dersaneye bir görüşmeye gitmiştim. Görüştüğüm kişi bana “Sen polis olmak ister misin?” diye sordu. “Yardım ederiz” dedi.
Ne için gitmiştiniz bu dersaneye?
Ben o zaman “Green Card” (Yeşil Kart) başvurusu yapmak istiyordum. Bunun üzerine beni oraya çağırmışlardı. Cemaat bu kartın ayarlanmasını sağlıyordu. Esas amacım buydu.
Dersanenin yöneticilerinden biriyle mi görüşmüştünüz?
Hayır. Oradaki ablalardan biriydi sanırım. Görevini bilemiyorum tam olarak. Oraya gittiğimde “Green Card” başvurusu ile ilgili bir konuşma geçecek aramızda diye bekliyorum, bu amaçla bilgilerim alınacak zannediyorum. Yine TC kimlik numaram istedi bu kişi. Sonra bana nerede çalışmayı düşündüğümü sordu. “Ben dersanede çalışmak istiyorum, özel sektör düşünüyorum” dedim. “Polislik düşünüyorsan, burada kal, biz sana yardımcı oluruz” dedi.
Bahsettiği bir sınav mıydı?
Hayır. Sınavdan bahsetmedi. Mezun olduktan sonra, 6 aylık bir eğitim sürecinden sonra doğrudan doğruya polis olabileceğimi söyledi. “O noktada sana yardımcı oluruz” dedi. Benim bir arkadaşıma “Sınavın sorularını sana önceden veririz” demişler. Her zaman “Polis teşkilatında bizim kendi adamlarımız olsun” diyorlardı zaten.
Peki siz polis olmayı kabul etmeyince ne oldu?
O zaman, bana başka bir teklifte bulundular. Yabancılara Türkçe öğretmek isteyip istemediğimi sordular. Eğer kabul edersem beni Moğolistan’a, Fethullah Gülen’in okullarından birine göndereceklerdi. Ben yine kabul etmedim. Aslında çok değişik iş imkanları sunuyorlardı. Cazip gelebilecek şeyler de söylüyorlardı.
Sizce son yaşanan şifre skandalının cemaatle bir bağlantısı olabilir mi?
Yaşadığım bir olayı örnek vereyim size. Ben cemaatin dersanelerinin birinde çalışıyordum. O sırada, KPSS sorularının çalınması ile ilgiliydi sanırım, yine bir yolsuzluk olayı olmuştu. “Bu işi cemaat mi yaptı” diye konuşurken oradaki bir görevli bize aynen şöyle demişti: “Yok ya, öyle olsa benim haberim olurdu.” Bana sorarsanız, böyle bir bağlantı kesin var.
Sizce tahminen cemaatte kaç kişi vardır?
Tam bir sayı veremem. Ama şöyle bir şey söyleyeyim: Yenimahalle ve çevresinde yaklaşık 1000 evde cemaatin çalışma yürüttüğünü söylemişlerdi. Buna benzer bir sürü yerde böyle evlerin olduğunu biliyorum. Zaten Türkiye’nin her yerine yayılmış durumdalar.
Ama ben o kadar korkmuyorum bu rakamlardan. Birebir yaşadığım için biliyorum. Yüz kişi içinden gerçekten inanmış olanların, bu işe gerçekten gönül verenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Mesela gerçekten parası olmadığı için cemaate yaklaşanlar var. Benim gibi olan insanlar çok. Sigarasını da içiyor, erkek arkadaşı da var. Ne bileyim, yapılanları eleştiren, kabul etmeyen, kafa tutanlar da az değil. Kimsenin “Cemaat daha da büyüsün, daha da güçlensin” diye bir düşüncesi yok. Herkes kendi çıkarını düşünüyor orada.
Bir değer ortaklığı, bir ülkü ortaklığından çok, çıkarlar üzerinden bir ilişki var diyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle. Gerçekten cemaati güçlendirmeye çalışanların sayısı çok azdır. 117 ev varsa, bunlardan 17-18’i böyledir. Mesela ben Şentepe tarafında da bulundum. Oradan biliyorum. Çok uzak olduğu için, kimse denetlemeye gelmiyordu zaten. Herkes atını koşturabiliyordu orada.
Nerelerde evleri vardı daha çok?
Ankara’nın her yerinde evleri vardı: Balgat, Bahçelievler... Gölbaşı’nda bile evleri vardı. Evlere farklı isimler veriyorlardı. Mesela, Yenimahalle’de bizim yaşadığımız çevre “Suadiye” olarak geçiyordu. Evlere bile farklı farklı isimler veriliyordu. Deşifre olmamak için... Sözgelimi, “Ayşe” diye bir ev olabilir. “Ben Ayşe’ye gidiyorum” diyorsun, o anlıyor senin nereye gittiğini. Genellikle hep kadın isimleri kullanılıyordu.
Eve gazete girer miydi?
Evet. Zaman gazetesi okunuyordu, dergilerden Sızıntı okunurdu, İngilizce olarak da Fountain gelirdi. Bizi bu yayınları okumaya zorluyorlardı. İnsanları mutlaka abone yapmak zorundasın dergi olur, gazete olur, fark etmez. Ben dayanamamıştım, teyzemle annemleri abone yapmıştım, öyle kurtulmuştum. Çünkü aslında kurtulamıyorsun, sürekli soruyorlar, “Ne yaptınız?” diye.
Peki abonelik konusunda bir hedef var mıydı?
Evet. Kişi başı üç abone yapma şartı vardı. Bu alt kademedekiler için geçerliydi, ama değişebiliyordu. Üst kademedekiler için bu sayı çok daha fazlaydı. Tiraj bir milyon olsun diye uğraşıyorlardı.
Ama bağış konusunda biraz farklıydı işler. Özellikle bayramlarda çalışmamızı isterlerdi. Ben çok fazla çalışmamıştım, ama hatırlıyorum, bir zamanlar kapı kapı dolaşmıştık Kurban Bayramı’nda.
Farklı siyasi görüşlerle ilgili tartışmalar oluyor muydu? Onlara bakış nasıldı?
Bir ev arkadaşım Kemalizmi savunduğunu söylemişti bir keresinde, aslında bence tam olarak onun ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu. Sadece laf olsun diye söylüyordu. Cemaatte bu konuları konuşmak pek mümkün değildi. Bir şekilde söz açıldığı zaman ne kötülüyorlar, ne övüyorlardı. Belki bir iki olumsuz şey söyleyip geçiyorlardı. Ama bizim de konuşmamıza izin vermiyorlardı orada. Siyasi gündem bizimle konuşulmazdı. Ama üst kademedekiler muhakkak kendi aralarında konuşuyorlardır. Eminim bundan. Oradaki tartışmalardan, fikirlerden haberimiz olmazdı. Bizi “alt tabaka” olarak gördüklerinden, bizimle paylaşmazlardı.
Size “alt tabaka” diye mi hitap ederlerdi?
Yok, hayır. Onlar bize “cemaat” derlerdi. Ben bir ara ablalık yapmıştım. Onu da yaptım! Ama ben sırf meraktan yaptım bunu orada ne konuşuluyor diye merak ediyordum. O ortamda, bütün ablalar toplanıyorlar ve ne konuşuyorlar, çok merak etmiştim.
Ne konuşuluyordu?
Evle ilgili konular genellikle. Sabah namazlarının düzeni, bulaşıkların yıkanması, ev işlerinin durumu, mali konuların planlanması vb. Her ev rapor veriyordu. Bu meselelerden sonra “gündemler” vardı. Çeşitli görevlendirmeler de oluyordu. Fazla dayanamamıştım ben. Çok fazla görev veriyorlardı.
Siyasi konular pek konuşulmuyordu anlaşılan. Peki, Fethullah Gülen hakkında neler konuşulurdu?
“Fethullah Gülen” de demiyorlardı. “Hoca Efendi” diyorlardı. “Hoca Efendi, işte, şu konuda şöyle buyurdu, bu konuda böyle böyle dedi” derlerdi. Genelde geleceğe yönelik ifadelerdi bunlar. Kendileriyle çelişiyorlardı aslında. Hani geleceği Allah dışında kimse bilemezdi? Fethullah Gülen’in çok ileri görüşlü olduğunu söylerler, onun vaazlarından örnekler verirlerdi. Onun bazı evlerde olup bitenleri bildiğini, gördüğünü söylerlerdi. İşte “Şu evdeki şu olaydan çok rahatsızmış!” Psikolojik baskı uyguluyorlardı.
Evrim teorisi ile ilgili ne söylenirdi örneğin?
Ben maymunlarla aynı atadan türediğimizi Fakülte’de öğrenmiştim. Onlar kesinlikle kabul etmiyorlardı. “Sen maymundan geldiğini kabul edebilirsin, ama ben etmiyorum” diyorlardı. Oysa ben "maymundan geldik" demiyorum ki! Aynı atadan geldik, diyorum. Dönüp dolaşıp sözü “Yaradılış Teorisi”ne getiriyorlardı. Bu konuda yapılmış bazı araştırmalardan bahsediyorlardı.
Bize hocalarımızla çok yüz göz olmamamız konusunda uyarıyorlardı. Bazı hocalarımızı “solcu” ya da “komünist” diyerek kötülüyorlardı. Ama “komünist”in ne olduğuna bilmiyorlardı aslında.
AKP ile ilgili ne söylenirdi?
Seçim zamanlarında Ak Parti’nin övgüsünü yaparlardı. Ben tam o dönemlere denk gelmiştim. Seçimler olacaktı, sürekli Ak Parti’yi savunuyorlardı. “Ak Parti’ye oy verelim!” diyorlar ya da “Kime oy vereceksin, senin ailen kime oy veriyor?” diye soruyorlardı.
Ak Parti’nin kongresi ya da buna benzer bir şey olacağı zaman toplanırlardı. Hatırlıyorum, memleketten bile gelmişlerdi. Ak Parti Kadın Kolları’nın ya da Gençlik Kolları’nın toplantıları olurdu. Bizi hep onlara yönlendirirlerdi. Sürekli Ak Parti’nin etkinliklerine katılmamızı sağlamaya çalışırlardı.
Kopuş sürecinize geçelim isterseniz? Anlattıklarınızdan hep bir rahatsızlık duyduğunuz anlaşılıyor.
Bir ev ablam vardı. Sürekli üzerime geliyordu. “Erkek arkadaşın olmayacak” diye baskı yapıyordu. Erkek arkadaşım vardı aslında, ama onlar bilmiyordu. Ev ablasıyla aynı odada kalıyorduk. Bir gün kitaplıktan kitap alırken, bir kaç tanesi yere düştü ve fotoğrafları yere saçıldı. Onun da erkek arkadaşı varmış! Erkek arkadaşıyla çekilmiş fotoğraflarını gördüm. Daha önceden “Kimsenin erkek arkadaşı olmasın, caiz değil” demişti oysa ki. Bu olay üzerine biraz soğumuştum onlardan.
Bir de çarşaflı birisi vardı. Ben aslında onu çok seviyorum, insanı hiç bir yerlere çekmeye çalışmıyordu. Sonrasında bir gün ben Kızılay’a giderken onu gördüm. Aynı otobüse binmiştik. Hiç fark etmedi beni, ben de bu durumu bozmadım, rahatsız etmek istemedim. Kızılay metrosuna kadar geldik. Çok hızlı yürüdüğü için de koşmak zorunda kaldım, yetişemiyordum bir türlü. Birden lavaboya girdi. Ben onu beklemeye başladım çıksın da görüşelim diye. Bir süre sonra çıktı Çarşafı atmış ve makyaj yapmış…
Yine Şentepe’de kalırken yine ev paraları ablada toplanıyordu. Biz hep makarna yiyorduk. Eve hiçbir şey alınmıyordu. “Bizim verdiğimiz paralar nereye gidiyor?” diye düşünmeye, şüphelenmeye başlamıştık. Sonrasında öğrendik ki ev kirası da yatmamış. Bizim güvendiğimiz, onların güvendiği abla paraları iç ediyormuş. O zamanlar, yeterince iyi beslenmediğimiz için sık sık hasta oluyorduk. Bir sene boyunca hiç yoğurt yediğimi hatırlamıyorum. Hiç bir şey yok, sadece makarna... Sürekli salça, sürekli yumurta... Üstelik de 240 lira da vermeye devam ediyoruz. Abla elektiriği de yatırmamış. Elektiriğimizi kestiler. Bayağı karanlıkta kalmıştık.
“Bu böyle olmayacak” dedim kendi kendime. Öncesinde de zaten bazı şüphelerim vardı. Dinden, ahlaktan, iyilikten bahsediyorlardı ama davranışlarının bunlarla alakası yoktu. Baktım olacak gibi değil. Oraya 240 veriyordum, ama mesela şimdiki evimde 200 veriyorum. Bunlara bağlı olmak zorunda değilim, diye düşündüm. Ayrılmaya karar verdim. Toplandım, çıktım. Çıkış o çıkış!
Böyle rahatlıkla kopabildiniz mi onlardan?
Sonrasında peşimi bırakmadılar tabi. Sürekli aradılar. “Bir daha konuşalım, son bir kez daha konuşalım” diyorlardı. Ben kimseye haber vermeden çıkmıştım. “Şimdi bu şekilde ayrılış oldu mu?” diye baskı yapıyorlardı. Babama da korkutmak amacıyla haber vermişlerdi, “Kızınız gitti, nerede olduğunu bilmiyoruz” demişlerdi. Bir süre sonra aramayı bıraktılar, ama çok geçmeden yeniden başladı aramalar. Ben de numaramı değiştirdim. Şimdi hâlâ bazılarını görüyorum dışarıda, ama görmezlikten geliyorum. Çünkü birazcık yakınlaşsam, yine aynı muhabbetler içinde bulacağım kendimi. Okulun içerisinde de cemaatten insanlar var. Bazen karşılaşıyorum onlarla, ama yoklarmış gibi davranıyorum.
Bu ayrılma sonrasında hiç “Acaba yanlış mı yaptım?” diye düşündünüz mü?
Hayır, asla. Tam tersine, çok rahatladım. O zamanlar ders çalışamazdım. Gerçi şimdi de bir işte çalıştığım için çalışamıyorum. Ama oradayken sürekli cemaatin amaçları doğrultusunda çalışmak zorundaydım. Enerjimin çoğunu onlara verirdim ve ders çalışamazdım. Onlardan tamamen koptum. Artık hiç bir şekilde ne yardımlarını isterim, ne arkadaşlıklarını!
Teşekkürler söyleşi için...
(soL - Ankara)
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.