AKP İstanbul Üniversitesi'ni dönüştürürken

İstanbul Üniversitesi, yükseköğretimdeki yeri nedeniyle AKP'nin üniversiteleri dönüştürme operasyonunun en önemli ayaklarından biri. Burada hayata geçirilen uygulamaların sistemin bütününe etki edeceği bilindiğinden, operasyonun kritik adımlarının İstanbul Üniversitesi'nden başlayarak atılması tesadüf değil.
Salı, 21 Aralık 2010 09:55

Türkiye'de rejimi değiştirenler, ülkeye yeni bir yön vermek isteyenler her zaman ilk olarak üniversitelere el attılar. Bu üniversiteler arasında tarihi, büyüklüğü, öğretim kadrosu, vb. nedenlerle üniversite sisteminde özel bir yeri olan İstanbul Üniversitesi her zaman başta geldi. Yakın tarihe bakıldığında da özellikle Kemal Alemdaroğlu ve Mesut Parlak'ın rektörlükleri döneminde yoğunlaşan bir biçimde İstanbul Üniversitesi'nin tartışmaların merkezinde olduğu görülür.

Yeni Türkiye’yi yaratmayı misyon edinen AKP, kendisinden önceki deneyimlerden yararlanarak, üniversitelere karşı belki de Türkiye tarihinin en büyük saldırısını başlattı. Yusuf Ziya Özcan’ın YÖK başkanı olarak atanması, ülkedeki üniversite rektörlerinin Recep Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisi tarafından belirlenmesi, onlarca “tabela” üniversitesi açılması, kontenjanların plansız bir biçimde arttırılması, nitelikli öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi, üniversitelerin piyasaya açılmasının önündeki engellerin kaldırılmasıyla beraber Türkiye’nin üniversiter sistemi çökme noktasına geldi.

AKP’nin üniversiteleri dönüştürme konusunda sabırlı davrandığını söyleyebiliriz. Bu durumun birinci nedeni, üniversitelerin yapısı gereği sistem tarafından bütünüyle kapsanamaması ve yapılan müdahalelerin üniversite bileşenleri ve toplum tarafından tepkiyle karşılanmasıydı. İkincisi ise üniversitelerin -özellikle köklü devlet üniversitelerinin- büyük birimler olmasıydı. İşçi, akademisyen ve öğrenci sayılarının binlerle ölçüldüğü, devasa kampuslara ve karmaşık yönetim yapısına sahip üniversitelerin kısa sürede dönüştürülmesi mümkün değildi. AKP de adımlarını bu durumu veri alarak attı ve üniversiteleri dönüştürme işine en büyük devlet üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi’nden başladı.

2008 yılı verilerine göre İstanbul Üniversitesi, çeşitli düzeylerde 5139 öğretim elemanına, 6292 idari personele, 60027 ön lisans/lisans/lisansüstü öğrenciye sahip Türkiye’nin en büyük devlet üniversitesidir. Üniversitenin bütçesi yaklaşık 850 milyon TL’dir. Böylesine büyük insani ve ekonomik kaynaklarla hareket eden bir üniversite, tüccar zihniyetli AKP’nin iştahını kabartmaktadır. Bütünüyle özelleştirmenin mümkün olmadığı üniversitede yapılan ilk işlerden biri yemekhanenin özelleştirilmesi oldu. Bu süreçte işçiler-akademisyenler-öğrenciler tarafından güçlü bir yemekhane boykotu örgütlendi fakat özelleştirme engellenemedi. Özelleştirme sonucunda birçok işçi işini kaybetti ya da üniversitenin farklı birimlerine gönderildi.

Yunus Söylet’in rektör olarak atanması ve ilk icraatlar
Bu kadar büyük kaynaklara hükmeden ülkenin en büyük üniversitesinin başına “ehil” birinin getirilmesi gerekiyordu. 2007’nin Eylül ayında Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyesi seçilen Prof. Dr. Yunus Söylet, Ekim 2008’de YÖK üyeliğinden istifa etti. Üniversitede fiilî olarak çalışmamasına rağmen rektör adayı olan Söylet, yapılan seçimde ikinci olmasına karşın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından rektör olarak atandı. Görevine besmeleyle başlayan Söylet, 2009 yılında bu kez cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK üyesi olarak atandı.

YÖK üyesi ve rektör olarak atanmadan önce Prof. Söylet, İsmailağa-İskenderpaşa dergâhlarına bağlı bir vakfa ait olan Hayrunnisa Hastanesi’nde çocuk ürologu olarak çalışıyordu. Söylet, aynı zamanda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın aile doktoru olarak bilinirken, başkanlığını yaptığı Sıcak Yuva Vakfı’nın mütevelli heyeti başkanı ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. “Türbana Özgürlük” bildirisinin örgütleyicilerinden biri olan ve AKP’ye yakınlığı ile bilinen Prof. Dr. Söylet, İstanbul Tabip Odası Başkanlığı seçimlerinde AKP’ye yakın doktorların oluşturduğu “Hekim Hakları Platformu” listesinin de başında yer almıştı. Söylet, aynı zamanda "Müslüman işadamları" örgütü MÜSİAD Sağlık Komisyonu üyesi.

Rektör olarak atanmasından sonra Söylet’in ilk icraatları kendisine danışman olarak tıp camiasında “solcu” bilinen Faik Çelik’i seçmesi ve bir "solcu", bir faşist ve bir dinci rektör yardımcısı ataması oldu. Böylece Söylet, bazı çevrelerde demokrat bir insan olduğu yanılsaması yaratabildi. Fakat Söylet’in ne kadar demokrat olduğu kısa sürede ortaya çıktı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesine göre hiçbir güvenceye sahip olmadan bir tür burslu öğrenci statüsünde çalışan araştırma görevlileri, güvenceli çalışma koşulları için mücadele ettiklerinde karşılarında Yunus Söylet’i buldular. Üniversitenin merkez binasında eylem yapan araştırma görevlilerine rektör başdanışmanı Faik Çelik herkesin içinde hakaret ederken, üniversite yönetimi 40 araştırma görevlisi hakkında soruşturma başlatıyordu. Üstelik soruşturma komisyonunun başına Faik Çelik’i getiriyordu!

Solcu öğrencilerin okuldan uzaklaştırılması
Söylet döneminde öğrenciler de disiplin soruşturmalarından ve cezalarından nasibini alıyordu. 2009 yılının başında 54 öğrenci toplam 14 yıl 9 ay uzaklaştırma cezası alıyor ve üniversiteye giremiyorlardı. Bu öğrencilerin hepsinin solcu olduğunu, üniversite öğrencisi olmayan kişilerle okulu basıp solcu öğrencileri yaralayan faşist öğrencilere sadece kınama cezası verildiğini de belirtelim. Söylet öğrenci olaylarıyla ilgili yorumlarını ülkenin en büyük üniversitesinin rektörüne yakışmayacak bir ciddiyetsizlikle twitter üzerinden yapıyordu: “Bugün üniversitede hava biraz gergin. İki grup dalaşa hazır. Güvenlik alert. Polis çevrede. Bizim dönemimizin delikanlıları olsaydı(!)”

Öğrenci Kültür Merkezi kapatıldı
Üniversite yönetiminin öğrencileri yakından ilgilendiren bir diğer adımı ise Öğrenci Kültür Merkezi'nin (ÖKM) kapatılması oldu. Altmış binin üzerinde öğrencisi olan üniversitenin yegane nefes alma kaynağı olan müzik, sinema, tiyatro, fotograf, resim vd. alanlarda faaliyet gösteren ÖKM’ye bağlı kulüplerin kapatılması, okulun kültürel-sanatsal faaliyetlerinin bütünüyle durmasına yol açtı. Öğrenci kulüpleri yönergesiyle kulüplerin yeniden açılması inanılmaz boyutta bürokratik işlemlere bağlandı ve disiplin cezası almış öğrencilerin kulüp üyesi olmasının önüne geçildi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi ÖKM’nin 1992’den beri kullandığı binası Uzaktan Eğitim Merkezi’ne devredildi. Böylece öğrencilerin sosyalleştikleri, çeşitli alanlarda kendilerini geliştirdikleri tek mekan, Söylet’in müdahalesiyle kapatılmış oldu.

İÜ üzerinden Türkiye üniversitelerine müdahale
AKP'nin Yunus Söylet'le birlikte İstanbul Üniversitesi'ni ele geçirme hamlesinin en açık görüldüğü durum ise, bu seneni başında yaşanan "Türban talimatnamesi" tartışmasında yaşandı. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversitelere talimat verdiklerini, türbanlı öğrencilerin sorunsuz biçimde derslerine girebileceklerini, öğretim üyelerinin derse giren türbanlı öğrencileri dersten çıkarmaları durumunda cezalandırılacaklarını bildirdiklerini açıkladı.

Özcan'ın açıklaması derhal basında büyütüldü. Açıklamanın ardından birçok üniversitede türbanlı öğrencilerin derslere girmesinden dolayı tutanak tutan öğretim üyeleri, yandaş basın tarafından afişe edilerek hedef gösterildi. Oysa gerçek çok başkaydı. Hem üniversite yönetimleri, hem de öğretim üyeleri kendilerinin böyle bir talimattan haberdar olmadıklarını söylüyorlardı. Çünkü bu talimat, aslında sadece İstanbul Üniversitesi'ne gönderilmişti. Üstelik, Yunus Söylet, talimatı kendi dekanlarına dahi bildirmemiş, Rektörlük'te tutmuştu. Yani Yusuf Ziya Özcan'la Yunus Söylet arasındaki bu talimat oyunundan, basının yardımıyla tüm Türkiye'yi etkileyen fiili bir durum yaratılmıştı.

İstanbul Üniversitesi’nin piyasayla imtihanı
Paralı eğitimden yana olduğunu her fırsatta söyleyen Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi’nde eğitimi paralı hale getiremedi belki ama Beyazıt’taki tarihi Merkez Bina’nın her yerini reklam panolarıyla donattı. Üniversite yönetimi, önümüzdeki dönem İstanbul Üniversitesi’nin piyasaya açılması konusunda çok ciddi çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar arasında Üniversite’nin bir vakıf üniversitesi kurması, özel bir hastane açması, Avrupa Birliği’nden daha fazla kaynak alınması, özel sektörde faaliyet gösteren gıda ve hizmet işletmeleri aracılığıyla “yap-işlet-devret” projeleri üretimi, üniversite sosyal tesislerinin özel sektöre devri, üniversite otoparklarının paralı hale getirilmesi, Beyazıt, Avcılar ve Bahçeköy kampuslarına özel sektör tarafından alış-veriş merkezleri açılması, üniversitenin çeşitli alanlarda sponsor bulması, sanayi-üniversite işbirliğinin sağlanması, personelin performans kriterine göre değerlendirilmesi gibi üniversiteyi bir kamu kurumu olmaktan çıkaracak uygulamalar bulunuyor.

Bu projeler hayata geçirilirse İstanbul Üniversitesi’nin geleneğinde olan kamuculuk bütünüyle tasfiye edilecek, emekçi çocukları okulun kapısının önünden bile geçemez hale geleceklerdir. Dolayısıyla bu saldırıları engellemek için başta İstanbul Üniversitesi işçileri-akademisyenleri ve öğrencileri olmak üzere memleketine ve üniversitelerine sahip çıkan herkese büyük görev düşüyor.