“ABD karşısında daima hazırız”

Geçtiğimiz aylarda ABD ve AB tarafından başlatılan Küba karşıtı medya kampanyasının ardından Küba-ABD ilişkileri üzerine Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde öğretim üyesi, eski diplomat Rolando López del Amo* ile görüştük.
Pazartesi, 31 Mayıs 2010 14:00

Küba ile ABD arasındaki mevcut anlaşmazlığın, daha doğru bir ifadeyle ABD’nin Küba’ya yönelik saldırgan tutumunun tarihi hakkında bize kısaca bilgi verebilir misiniz?
İlişkilerdeki sorunların tarihi ülkemizde sosyalizmin kuruluşunun öncesine dayanıyor. 1805 yılında 3 koloninin bağımsızlığını kazanmasının ardından ABD’nin kuruluşu sonrasında Başkan Thomas Jefferson, ABD’deki İngiliz Büyükelçisine bir beyanatta bulunmuştur. Bu beyanatta ABD’nin Küba Cumhuriyeti’yle yakından ilgilendiğini ve Küba’nın ABD’nin bir parçası olması gerektiğini belirtmiştir. Bu, dönemin ana fikriydi.

Bu fikir zaman içinde gelişmeye devam etti ve 1820’lere gelindiğinde ABD Dışişleri Bakanlığı “olgun meyve” teorisini dile getirmeye başladı. Bunun anlamı şuydu: Küba, ABD’nin en çok önem atfettiği yabancı toprakları oluşturuyordu. Esas itibariyle ABD bünyesindeki herhangi bir eyalet kadar önemliydi. Ancak Küba’nın ABD topraklarına katılması için koşullar henüz yeterince olgunlaşmamıştı ve ABD bir süre daha beklemeliydi. Bir elma olgunlaştığında nasıl ağaçtan düşerse, Küba da bir gün “İspanyol ağacından” öylece ABD’nin kucağına düşecekti. Fikir buydu. Küba’nın kendi kendini yönetemeyeceğine inanılıyordu.

ABD daha sonra Küba’yı İspanya’dan satın almayı düşündü. Ne de olsa Louisiana eyaletini Fransa’dan, Florida’yı İspanya’dan, Alaska’yı Rusya’dan satın almışlardı. İster satın almak yoluyla olsun, ister ilhakçı hareketleri desteklemek şeklinde olsun Küba’yı da elde etmek için her türlü çabayı gösterdiler. Ve sonunda, Kübalıların zulüm gördüğü iddiasıyla İspanyol işgali altındaki ülkeye müdahale ettiler. Küba için ABD yönetimi altında yeni bir anayasa hazırlandı. Anayasa, ABD’ye, gerekli gördükleri her durumda Küba’ya her türlü müdahale yetkisini tanıyor ve aynı zamanda ülkedeki askeri üssü süresiz olarak ABD’nin hizmetine sunuyordu.

ABD o dönemde ülkenin bütün kaynaklarına el koydu en iyi madenlerine, en iyi hasadına, bütün endüstrisine hakim oldu. Küba ile ABD arasındaki ticaret, Küba’nın toplam dış ticaretinin yüzde 85’ini oluşturuyordu. Esas itibariyle Küba, ABD’nin bir sömürgesi haline getirildi. Ve bu durum 1 Ocak 1959’a kadar böyle devam etti.

1 Ocak 1959’da Küba’da devrimin zafere ulaşmasıyla birlikte Küba halkı, Küba’nın kaynaklarını geri kazanmak ve ülke çıkarları doğrultusunda kullanıma sokmak için kolları sıvadı. Tam bağımsızlığını, tam egemenliğini ve kendi kaderini tayin hakkını elde etti. O zamandan bu yana ABD’nin saldırganlık politikası askeri saldırılar, medya propagandası ve daha aklınıza gelebilecek her türlü yolla devam ediyor. Bu saldırganlık politikası, Küba’yı izole etmek ve devrimi yok etmek amacını taşıdı ve bu günlere kadar da varlığını sürdürdü.

Öyle görünüyor ki, jeopolitik açıdan son derece kritik ve halihazırda kendine ait saydığı bir ülkeyi elden kaçırmış olmak ABD’nin çok ağırına gitmiş. Ve devrimden sonra buna bir boyut daha ekleniyor, sosyalizm boyutu...
Kesinlikle. Onlar kendilerine ait olduğuna inandıkları bir toprağı kaybettiler. Ve elbette çok kızgınlar. Çünkü Küba, üzerinde oluşturulan yoğun baskıya karşın bağımsız bir ülke olarak ayakları üzerinde duruyor. Ayrıca, ülkenin sosyalist sistemine içkin olan sosyal adalet fikri de ABD’deki sisteme tümüyle karşıt ve tabii bu da bizim kötü örnek olduğumuz anlamına geliyor. Biz çifte kötü örneğiz. Birincisi, bağımsız olduğumuz için ve ikincisi, sosyalist bir ülke olduğumuz için.

Sovyetler Birliği’ndeki, Avrupa’daki sosyalist deneyimleri bir fiskeyle yerle bir ettiğine inanan ABD, Küba gibi küçük bir ülkenin nasıl olup da sosyalizmi sürdürebildiğini anlayamıyor ve bu durum karşısında büyük bir hazımsızlık yaşıyor.

Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından Küba’nın sosyalist karakteri daha büyük önem kazandı belki de. Yalnızca uygulanan sosyal politikalar nedeniyle değil... Bunun yanı sıra ülke egemenliği konusu var. Nitekim Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrasında dünyada egemenlik fikrinin emperyalizm tarafından sistemli olarak yok edilmeye çalışıldığına tanık olduk.

Evet, diyebilirim ki bu anlamda onlar için gerçek anlamda bir baş ağrısıyız. Çünkü kötü bir örnek oluşturuyoruz. Böyle küçük bir ada, böyle küçük bir ülke nasıl oluyor da ve ne cüretle dünya imparatoruna, Sezar’a karşı çıkıyor? Yok edilmesi gereken bir kötü örneğiz onlar için. Bunu yapmak için her yolu denediler. Ama ne oldu? Sovyet sosyalizminin ve Avrupa’daki sosyalist deneyimlerin yıkılışının ardından Latin Amerika’da sosyalizm bağımsızlıkla, özgürlükle eş anlamlı hale geldi. İnsanlar 21. yüzyıl sosyalizmi üzerine tartışmaya başladılar. 21. yüzyıl kapitalizmi değil, 21. yüzyıl sosyalizminden bahsediyorlar. Avrupa’daki sosyalist deneyimin uğradığı yenilgiye karşın insanlar sosyalizm fikrinin daha iyi olduğuna inanıyorlar. Ve gelecek sosyalizmin yanında. Bunu Venezuela’da görüyoruz, bunu bölgemizde yeşeren yeni arayışlarda görüyoruz. Kıtamızda sosyalist fikirler yeniden filizleniyor ve bizler de sosyalizm fikrini, kendi kaderini tayin hakkını, sosyal adalet fikrini savunmuş olmamız sayesinde bu sürece koyduğumuz katkıdan dolayı kendimizi mutlu hissediyoruz.

ABD, Küba’daki devrimci hükümeti devirmek için her yolu denedi. Askeri işgal, ekonomik ve finansal abluka, ideolojik saldırılar... Ama bu seçeneklerin sonuç vermediği bugün artık çok açık bir gerçek. O yüzden mi son aylarda yeni bir örneğine rastladığımız medya kampanyalarına baş vurma yolunu seçiyor ABD? Ve bu tür kampanyalarla ne elde etmeyi umuyor?
Şu çok önemli, ABD hesaplarında daima yanılıyor. Küba’ya yönelik algıları son derece isabetsiz. Devrimin başlangıcından bu yana Küba’ya yönelik pek çok medya kampanyası düzenlediler. İlk büyük kampanyalarını devrimin hemen birkaç hafta sonrasında, Batista yanlısı savaş suçlularının yargılanma sürecinde başlattılar. Çok büyük bir kampanyaydı çünkü yaklaşık 20 bin kişinin ölümüne yol açan Batista tiranlığının cellatlarını cezaya çarptırıyorduk. Bu kampanya sonrasında, o dönemde başbakan olan Yoldaş Fidel, “hakikat operasyonu” adında bir karşı kampanya başlattı ve bu amaç doğrultusunda ABD’yi bile ziyaret etti. ABD medyasının devrim hakkında ortaya saçtığı yalanlara yanıt vermek için. ABD medyası çok güçlü, bütün dünyada büyük medyayı kontrolü altında tutuyor.

Bu son kampanya, çok uzun bir sürecin yeni bir aşaması. ABD daima bir şeyler bulup kampanya konusu haline getirmeye çalışıyor. Onlar için örneğin geçtiğimiz haftalarda ülkemizde gerçekleştirilen yerel seçimlere halkın yüzde 96’sının katılmış olması haber değeri taşımıyor. Ama bu kampanya da öncekiler gibi yok olup gidecek. Çünkü gerçekler her zaman daha güçlüdür. Marx bize, “filozoflar bugüne kadar dünyayı açıklamakla yetindiler, ama asıl yapılması gereken onu dönüştürmektir” diye öğretti. Belirleyici olan pratik olacaktır, dünyayı dönüştürme çabası olacaktır. Onlar bu kampanyalara devam edecekler ve bizler de elbette buna karşılık vereceğiz, elimizdeki araçlarla elimizden geldiğince açıklama yapacağız. Ama asıl olarak, Küba’da sosyalizmin inşasına devam edeceğiz. Yaptığımız iyi şeyleri güçlendirmeye, hatalarımızı düzeltmeye ve yarattığımız eseri daha da geliştirmeye devam edeceğiz. Bu kadar basit. Biz doğru yolda olduğumuzu biliyoruz. Elbette bu sosyalizmi kurma, dayanışmaya ve herkesin refahına dayalı yeni toplumu inşa etme süreci bizler için yeni ve bunu nasıl daha iyi yapabileceğimiz konusunda yeni şeyler öğrenmeye ihtiyacımız var. Ama bir temelimiz var. Her türlü baskıya direnen halkımız var. Hem ülkemiz için, hem de insanlığın geri kalanı için daha iyisini yapma mücadelemizi sürdüreceğiz.

ABD ve AB için insan hakları meselesi, ülkelerin içişlerine yönelik emperyalist müdahalelerin etkili araçlarından birini oluşturuyor. Küba söz konusu olduğunda bu aracın işe yarama ihtimali var mı?
İşe yaraması için çok çaba gösterdiler. Özellikle BM sistemi bünyesinde, BM İnsan Hakları Komisyonu çalışmalarında bunun için çok uğraştılar. Ama bizler de Bağlantısız ülkelerle birlikte bu durumu değiştirmek için büyük çaba gösterdik ve sonunda yeni bir İnsan Hakları Komitesi’nin kurulmasını sağladık. Bu yeni komitede çok sayıda gelişmekte olan ülke yer alıyor ve hep birlikte her ülkenin eşitliğine dayalı yeni bir zemin yaratmayı başardık. ABD ve AB bu durum karşısında çok kızgın çünkü artık eskisi kadar büyük manipülasyon becerisine sahip değiller.

AB’nin hakikaten acınacak bir durumda olduğunu düşünüyoruz çünkü yaptıkları şey ABD’nin dikte ettiği yolu takip etmek. AB, ABD’ye bağımlı ve onu tamamlayıcı bir emperyalist odak olarak hareket ediyor. Askeri anlamda öyleler. NATO nedir? NATO, Avrupa ordularının ABD tarafından kontrol edilmesini sağlayan bir mekanizmadan başka bir şey değildir. AB, çok kutuplu bir dünya yaratabilecek, ABD karşısında pozitif tutumlar alabilecek bir odak değil. Tek yaptıkları ABD emperyalizminin çıkarlarına hizmet etmek. Bizler bu durumu bir yerden sonra fazla önemsemiyoruz. Onları daha doğru bir mecrada görmek bizi hoşnut eder ama yapmazlarsa da kendileri bilir.

Latin Amerika kıtasında ABD’nin yeni üsler edinmesi ve kıta karasularında yeniden ABD’nin 4. filosunun kol gezmeye başlaması yeni bir askeri müdahale ihtimalini akla getiriyor mu? Son dönemde tanık olduğumuz medya kampanyasının, böylesi bir askeri saldırganlık sürecinin ön evresini oluşturma ihtimali nedir?
ABD başkanları askeri müdahale seçeneğini asla tümüyle bir kenara bırakmadılar. George Bush dönemine ait “Küba’yı özgürleştirme planı”nın, kamuoyuna asla açıklanmayan bazı gizli bölümleri vardı. Bu gizli bölümlerde Küba’ya yönelik askeri müdahale seçeneği üzerine kafa yorulduğunu biliyoruz. Şu an ABD’nin Latin Amerika kıtasında askeri varlığını artırmakta olduğu da bir gerçek. 4. filoyu yeniden aktive ettiler. Yedi üssün kullanımı için Kolombiya’yla anlaşma imzaladılar. Dört askeri üssün kullanımı konusunda Panama hükümetiyle müzakere sürecindeler. Honduras’ta bir askeri üsse sahiptiler ve Honduras’ın seçilmiş devlet başkanını hedef alan darbeyi söz konusu üsten yönettiler. İki gün önce Miami Herald Tribune adlı Amerikan gazetesinde bir makale yayınlandı. Makalede, Küba ile ABD arasında herhangi bir müzakerenin zemininin olmadığı, bunun işe yaramayacağı, eldeki tek seçeneğin güç kullanımı olduğu söyleniyor. Böyle düşünen insanlar var. Elbette bu kolay bir mesele değil ama içinden geçtiğimiz dönemin Latin Amerika’ya yönelik bir askeri müdahale için elverişli olmadığını düşünüyorum. Geçtiğimiz yüzyılda kıta pek çok kez ABD’nin askeri müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Grenada’da, Panama’da, Dominik Cumhuriyeti’nde... Ama bugün kıtadaki insanlar artık pek çok şeyin daha fazla farkına varmış durumda.

Yine de teorik olarak bu seçenek tümüyle bir kenara bırakılamaz. Ama biz daima hazırlıklıyız. Olabilecek her şeye karşı hazırlıklıyız. Küba’nın bugün kıtadaki siyasi duruşu eskisine göre, örneğin adayı tüm kıtada izole ettikleri 1960’lı yıllara göre çok daha güçlü ve etkili. Yalnızca Latin Amerika ve Karayip ülkeleriyle değil, Rusya, Çin, Japonya gibi etkili ülkeler başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkeleriyle de eskisine göre çok daha sağlam ilişkilerimiz var. Bu ülkeler Küba’nın bağımsızlığını destekliyorlar ve ABD’nin ülkemize yönelik herhangi bir askeri müdahalesini kabulleneceklerini düşünmüyorum. Örneğin Kanada gibi bir ülkenin askeri müdahaleyi destekleyeceğine inanmıyorum. Avrupa’da bile askeri müdahale için müttefik bulunabileceğinden kuşkuluyum. Ve hatta ABD’de yaşayan Kübalıların da çoğunluğu herhangi bir askeri müdahaleye karşı. Ama tabii emperyalistlere asla güvenemezsiniz. Bunu bize Che öğretti. Emperyalizme tırnağınız kadar bile güvenemezsiniz. Onlara güvenmiyoruz, olan bitenin daima farkındayız ve politikalarımızı belirlerken son derece sorumlu bir şekilde hareket ediyoruz. Karşılıklı saygı temelinde barışın elde edilmesi için en ufak bir şans bile doğsa, biz hazırız. Ama eğer saldırıya uğrarsak, kendimizi savunmaya hazırız.

Uluslararası destek ve işbirliğinin Küba için çok önemli olduğuna inanıyorsunuz.
Evet, çok önemli. Ülkemizi destekleyen bütün hükümetlere, bütün halklara minnettarız. Çünkü, biliyorsunuz, Küba’yı savunmak, kendilerini savunmak demek. Küba’nın temsil ettiği değerler dolayısıyla bu böyle.

Söz konusu destek ve işbirliği olduğunda özel olarak Latin Amerika hakkında ne söylemek istersiniz? ALBA başta olmak üzere Latin Amerika’daki entegrasyon çabalarında Küba’nın çok önemli bir yere ve katkıya sahip olduğunu biliyoruz. Tersinden bakarsak, ALBA'nın Küba için önemi nedir?
ALBA elbette Küba için çok önemli. Çünkü ALBA yeni bir bölgesel entegrasyon felsefesine sahip. Dayanışmaya, karşılıklı dostça yardımlaşma, ekonomik, sosyal ve kültürel göstergeler açısından birlikte büyümeye dayalı bir bölgesel entegrasyon projesi. Rekabetçi maddi çıkarlara dayalı olmayan, halkların ve yurttaşların gelişimini merkeze alan yeni bir işbirliği projesi. Bu işbirliği çerçevesinde karşılıklı teknoloji alışverişi yapıyoruz, hizmetler alanında, eğitim ve sağlık alanlarında bilgi ve personel değişimi gerçekleştiriyoruz. Ve ilk kez, bölgede gıda ve enerji güvenliğinin sağlanması yönünde önemli adımlar atıyoruz. Her ülke elindeki en iyi şeyi sunuyor. Ve herkesin elindekinin en iyisini paylaşması sayesinde herkes için en iyi olanı yaratmaya çabalıyoruz. ALBA’nın ana fikri bu.

Derinleşen küresel kriz ve artan emperyalist saldırganlık karşısında ALBA’nın Küba için giderek daha yaşamsal bir öneme sahip olduğu görüşünü paylaşıyor musunuz?
İnanıyorum ki ALBA, katılımcı tüm ülkeler için çok önemli bir girişim. Büyük emperyalist şirketlerin hakimiyeti altındaki dünya ekonomisinin getirdiği güçlüklerle baş edebilmek açısından çok önemli bir girişim. Uluslararası ilişkilerde yeni bir biçimin başlangıcını temsil ediyor. Gelecekte hayalini kurduğumuz dünya için örnek oluşturabilecek bir deneyim. Ama biz aynı zamanda dünyada başka çok önemli ülkelerle de işbirliğimizi geliştiriyoruz. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti ile mükemmel ekonomik ilişkilere sahibiz. Cezayir’le, Rusya’yla ekonomik ilişkilerimiz çok iyi durumda. İspanya dahil olmak üzere ilişki kurmak istediğimiz bütün ülkelerle çok iyi ekonomik ilişkilerimiz var. Bizler dünyayla ilişki geliştirmek konusunda hep istekli olduk, José Martí’nin de dediği gibi vatan demek, insanlık demektir. Misyonumuz ulusalcı değil, daima enternasyonalist bir misyon olageldi daha iyi bir dünya yaratabilmek için.

Küba-ABD ilişkilerinin geleceğine ilişkin ne söyleyebilirsiniz?
Bizim konumumuz çok açık. Küba ile ABD arasında var olan sorunları tartışmak için daima hazırız. Herhangi bir ön şart olmaksızın eşitlik ve karşılıklı saygı, tam bağımsızlık, tam egemenlik ve kendi kaderimizi tayin hakkımız çerçevesinde görüşmeye daima hazırız. Çünkü biz barış isteyen bir halkız. Ama dünyada barış ilkelerden, insanlık onurundan taviz verilerek elde edilemez.

Küba, ABD’yle ilişkileri normalleştirmeye hazır ama bu konuda top onlarda. Biz sabırlıyız. Küba’ya yönelik saldırılarına son verdikleri ve Küba’nın egemenlik haklarına saygı gösterdikleri takdirde her türlü yapıcı görüşmeye açığız.

Çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.

* Rolando López del Amo, Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde öğretim üyesi. Daha önce Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapan del Amo, Çin Halk Cumhuriyeti ve Pakistan dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde ve Birleşmiş Milletler bünyesinde Küba Cumhuriyeti büyükelçiliği görevini yerine getirdi.