Sayfa yolu
"Bilim akademileri özgür olmalıdır"
Yayın Tarihi: 18.09.2011 , 15:10 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Geçtiğimiz ay hükümetin Türkiye Bilimler Akademisi'ni (TÜBA) yeniden yapılandırmaya yönelik yayınladığı kararnamenin ardından, çeşitli çevrelerden tepkiler gelmişti. TÜBA üyeleri dahil Türkiyeli bir dizi araştırmacıdan, gelişmelere dair görüşlerini soL ile paylaşmalarını rica ettik. İlk olarak, İÜ Arkeoloji bölümü öğretim üyesi ve TÜBA üyesi Mehmet Özdoğan'ın yanıtlarını yayınlıyoruz.
1 – 27 Ağustos 2011 tarihli Kanun Hükmünde Kararname ile AKP'nin TÜBA'ya müdahalede bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef çok talihsiz bir karar bu karardan şu anda geri dönülse bile, yapmış olduğu etki kurumu, ülkemizin bilim dünyasındaki yerini zedelemiş, bilim insanları da zamanlarını hiç gereği olmayan tartışmalara ayırma durumunda kalmışlardır. Bir ülkenin en üst düzey bilim kurumunu yok etmenin ya da sarsmanın hiç kimseye yararı olmayacağı açık bir gerçektir. Bu nedenle, bilim akademilerinin ne anlama geldiği araştırılmadan, yanlış bilgilendirme ile yönlendirilmiş, anlamadığımız bir neden ile aceleye getirilmiş bir karar olduğu düşüncesindeyiz. Zaten Sayın Bakan da bilimi sınırlama gibi bir amaçları olmadığını açık olarak bildirmiştir. Ancak bu sürece neresinden bakarsak bakalım, bir kurumun görüşü alınmadan, kurumun yetkililerine danışılmadan, böylesine yapısal bir değişiklik getirecek bir kararın alınması hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu her şeyden önce “bilim akademisi” tanımıyla uyuşmayan bir uygulamadır. Bu nedenle sanıyorum önce bilim akademisinin ne anlama geldiğinin açık bir şekilde tanımlanması gerekir.
Bilim akademilerini diğer kurumlardan ayıran en önemli özellik, bilim insanlarının özgür ve bağımsız yönetiminde olmasıdır. Tarihsel süreç içinde baktığımızda, akademilerin ortaya çıkışından itibaren belirleyici özelliği yönetim erkinden bağımsız yapılanmasıdır. Bu tanım yalnızca akademilerin yönetim biçimini değil, çok daha temelde akademiyi oluşturan bilim insanlarının seçimini de kapsar. Kuşkusuz dünyadaki bütün akademilerin üye seçiminde her zaman sorunlar ortaya çıkmıştır. Ancak hiçbir akademide bu sorunun, bir siyasal erkin atamasıyla çözümlenmesi yoluna gidilmemiştir. Bilim akademisinde atama, değil akademinin üçte ikisinin atanmasıyla, tek bir üyenin bile atamayla gelmesi, atanan bilim insanını küçük düşüreceği gibi, akademinin de akademi özelliğini ortadan kaldırır.
Yukarıda belirttiğimiz durum, 27 Ağustos tarihli kanun hükmündeki kararnamenin hiçbir ön çalışma yapmadan çıkartılmış olduğunu göstermektedir. Siyasi iktidar yaklaşımları doğrultusunda bir akademi özlemi çekiyor olsa bile, oluşturacağı kurum dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmeyeceği için, zaten beklentilerini karşılamayacaktır. Böyle bir karardan ancak bilim insanlarının bir araya geldiği bir devlet kurumu ortaya çıkabilir. Kendine verilen görevi yerine getirmeye çalışan, devlete belli konularda görüş veren ve hatta uygulama yapan, beklentilerle uyumlu olmayan bir görüşün dile getirilemeyeceği ve dolayısıyla atanmışların devletin bir memuru niteliğine girdiği bir topluluk oluşur ama bu akademi olmaz.
Eğer akademinin sorunlarının çözümüne katkıda bulunulmak isteniyorsa, bunun akademiye sorulması ve hangi çözüm yoluna gidilecekse gidilsin bu çözümün akademi tanım ve kavramına ters düşmemesi gerekir.
Bir yanlış yapılmıştır ve halen bu yanlışın, yanlış bilgilendirmeden kaynaklandığı düşüncesine inanmak gereği duymaktayız. En kısa zamanda bu yanlıştan geri dönüleceğini beklemenin da hakkımız olduğu inancındayız.
Hükümetin bugüne kadar üniversitelere yönelik politikaları konusunda iyimser yaklaşımlar sergileyen kesimler bulunmaktaydı. Bu son adım bilim camiasında AKP'nin politikaları ile ilgili bir netlik sağlamış olabilir mi?
Her siyasi iktidarın belirli bir görüşü vardır bu demokrasinin bir gereğidir. Ancak öyle alanlar vardır ki, bunlar siyasallaştırılamaz. Siyasallaştırıldığında bir süre sonra çöker ve söz konusu görüşe de hizmet edemez, zarar verir. Üniversiteler, özgür bilimin, bilimsel düşüncenin, yaratıcılığın ve eğitimin temel taşlarıdır. Bu sistem esasen YÖK’le zedelenmiş ve üniversitelerin yalnızca yönetimine değil, eğitim sistemine de müdahale edilmiştir. Bunun ne kadar yanlış bir uygulama olduğu 30 yıldır hemen hemen herkes tarafından sürekli olarak dile getirilmiş, muhalefette olan siyasi gruplar da iktidara geldiklerinde YÖK’ü kaldıracaklarını belirtmişlerdir. Ancak gene de, her siyasi iktidar YÖK’ü elinde tutmanın kısa erimli getirilerinin tuzağına düşmüş ve bu nedenle 30 yıl önce yapılmış olan hata günümüze kadar süregelmiştir. Bir sistemin temeli yanlış olunca, bundan doğru bir şeyin çıkması olası değildir yanlış, başka yanlışları da getirecektir. Bu nedenle YÖK’e yönelik sorunuzun, yalnızca AKP hükümetinin tavrı olarak değil, 30 yıl önce yapılmış bir hatanın sürdürülmesi olarak ele alınmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyim. Ancak bu sorunun yukarıda “akademi” için belirtmiş olduğumuz gibi, “üniversite” kavramının ne anlama geldiği bağlamında ele alınmasının en doğru yaklaşım olacağı kuşkusuzdur.
Üniversiteler bir ülkenin orta ve uzun erimli olarak geleceğini belirleyen, yeni kuşakların yetiştirildiği kurumlardır. Üniversitelerin eriştiği düzey, ülkenin dünya içinde alacağı yeri belirler. Bunun göstergesi yalnızca üniversitelerdeki bilim insanlarının sayısallaştırılmış atıf endekslerine göre kaçıncı sırada olduğu değil, yeni düşünce, kuram ve farklı bakış açılarını ortaya çıkartıp çıkarmadıklarıyla belirlenir. Dolayısıyla üniversitelerin öğretim kurumları olarak değil, eğitim kurumları olarak görülmesi gerekir ve bu ancak siyasi iktidarın her türlü müdahalesinden uzak olarak gerçekleşebilir. Maalesef üniversiteleri belirli bir siyasi görüş doğrultusunda yapılandırma istemi ağırlık kazanmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından bu yana çağdaşlaşma doğrultusundaki kazanımları giderek yok olmaktadır.
Temel Bilimler alanını tamamen terkeden TÜBİTAK'ın başkanlığına özel sektördeki kurucu ve danışmanlık görevleriyle tanınan birinin atanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
TÜBİTAK, temel bilimlerde nitelikli ve kapsamlı uygulamaları başlatmak, geliştirmek, sürdürmek ve ortaya çıkan sonuçları ülkemize kazandırmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren kuşkusuz, TÜBİTAK’ta üretilen bilgi, geliştirilen deneyimin ülkemizin sanayisi ve ekonomisine katkıda bulunması beklenmekteydi. Dar bir açıdan bakıldığında bu üniversitelerden de beklenir. TÜBİTAK’ın temeli, bilimin sanayi ya da ekonomiye katkıda bulunabilmesi için, temel bilimleri sağlam bir altlık olarak geliştirebilmesine dayanmaktaydı. Temel bilimlere ağırlık verilmediği takdirde, başkalarının ürettiği bilginin aktarılarak uygulanmasıyla yetinilmek zorundadır. Temel bilimler ise, yeni kuramlar, yeni arayışları oluşturur, sınar, sonuçta da bunların ancak bazıları ülkenin, bilimin gelişimine katkı yapacak sonuçları verir. Dolayısıyla temel bilimler, sisteme bir yük olarak görüldüğünde yapılacak uygulama taklitçilikten öte geçemez.
Son birkaç ay içinde yönetimin yaptığı en vahim hatalardan biri, Feza Gürsey Araştırma Enstitüsü’nü ortadan kaldırmak olmuştur. Bu yukarıda sözünü ettiğimiz yanlış uygulamanın çok ciddi bir yansımasıdır. Feza Gürsey gibi araştırma enstitüleri, TÜBİTAK’ın kuruluş yıllarında önemli araştırmalara, bilim projelerine olanak sağlamış ve bu sayede genç bir bilimci kuşağı yetişebilmiştir. Sistemin bu araştırma enstitülerini yük olarak görerek ortadan kaldırması, ülkemizi hak etmediği bir şekilde bilim üretmede geriye götürmüş, bunların arasında son kalan enstitünün de bu yaz ayları içinde ortadan kaldırılması, bu konudaki kaygıları daha da arttırmıştır. Bu bir anlamda Türkiye’nin “yeni bir şey üretme” misyonundan vazgeçtiği ve başkalarının buluşlarının uygulayıcısı yoluna girdiği anlamını taşımaktadır. Sanıyorum ülkemiz geldiği düzey bunu hak etmemektedir.
TÜBİTAK yönetiminin özel sektörle olan ilişkisini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Yukarıda değindiğimiz gibi, TÜBİTAK gibi kurumlar ve hatta üniversitelerin, devlet kurumlarına, özel teşebbüse, toplumun her kesimine hizmet sunması gereklidir. Ancak TÜBİTAK özelinde tek amacın bu olmaması, ana yaklaşımın temel bilimlere ağırlık vermesi, bilimi ve bilimcileri geliştirmesi esas olmalıdır. Zaten bunun gerçekleşmesi özel teşebbüsün kullanacağı olanakları da ortaya çıkaracaktır.
Yaşanan gelişmeler sonucunda yeniden, iktidardan ve piyasa ilişkilerinden bağımsız bir bilimler akademisi kurulabilir mi? TÜBA üyelerinin bu konudaki yaklaşımları hakkında bilgi verebilir misiniz?
Yukarıda değinildiği gibi, yapılan yanlıştan bir geri dönüş olacağı inancını tüm iyi niyetimle korumaktayım. Eğer bu konuda yanılıyorsam, ortaya çıkan kurum bir akademi olamayacağı için, TÜBA üyelerinin büyük bir çoğunluğunun da düşündüğü gibi, devlet kuruluşu niteliğine dönüşen bu yeni yapılanmanın içinde kalmanın bir anlamı olmayacağı, kendime ve bilim anlayışıma olan saygımı da yitirmeme yol açacağı görüşündeyim. Her koşul altında Türkiye’nin birikimi, gerçek anlamda bir bilimler akademisine sahip olmayı gerektirir. Eğer TÜBA bu niteliğini yitirirse hiç kuşku yok ki, bilime inanan, bilimin erdemini gören bilimciler bağımsız bir yapılanmada bir araya geleceklerdir. Türkiye’de bu niteliklere sahip bilimcilerin oluşturacağı yeni bir yapılanma da, hiç kimse kuşku duymasın ki, bilim dünyasında hemen kabul görecek ve tanınacaktır. Umalım ki, bu yola gitmek zorunda kalınmaz.
Teşekkür ederiz.
(soL -Bilim)
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.