Andımız

05/11/2013 Salı
Andımız

Hareket halindeki kitleler, geçmişte kalan ya da mevcut olup da fazla önemsenmeyen bir şeyi alır, ondan bir marş, bir slogan, hatta bir efsane üretirler. Hiç olmayacak bestelere güfte uydururlar. Unutulmuş, hatta bıkkınlık vermiş bir şeyi alıp dönüştürerek yüceltebilirler de. Bütün bunlar kendiliğinden olur ve hareketin o anki ihtiyaçlarına denk düşer, sonra da tarihe geçer.

Eski bir devrimci gençlik marşının sözleri (ne bir iki ne de beş on / çoğuz otuz altı milyon / işçi köylü gençlik asker / uyandık hep geliyoruz) bir çocuk şarkısının (kurumuş dallar sarı yapraklar / ağaçlara veda eder / onları alır hırçın bir rüzgâr / uzaklara sürükler) bestesine uydurularak mitinglerde ve yürüyüşlerde söylenmiştir, mesela.

“Kiraz Zamanı” şarkısı 1871 Paris Komüncülerinin en önemli mücadele marşlarından birine dönüşmüştür: “Gelince size kiraz zamanı / Korkunuz varsa aşkın acısından / Sakının güzellerden.”

“Dağ Başını Duman Almış” ne heybetli bir yürüyüş marşıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları Erzurum’dan Sivas’a giderken araba arızalanınca bu marşı söyleyerek yürümüşlerdir. Bestesi bir İsveçli’ye ait olan şarkının güftesi çok ilginçtir: Tral lal la, diye şarkı söyleyen üç genç kız güneşli havada gezmeye çıkmıştır yağmur yağar, etekleri ıslanır vb…

Şubat 1917’de Alman cephesinden Petrograd’a dağınık düzen yürüyen Rus askerleri “Tanrı Çar’ı Korusun” marşına ne sözler uydurmuşlardır. Marseillaise, Varzsaviyanka ve Enternasyonal’e daha vakit vardır.

Harekete geçen kitle elde bulunan malzemeye sarılarak ilerler.

“Andımız” da böyledir.

İlkokulda “küççüklerimi koorumak, büyyüklerimi saaymak,” diye okuduğum andın, yarım asır sonra milyonlar tarafından meydanlarda bir mücadele sloganı olarak haykırılması şahsen beni çok etkiledi. Bu işler böyle oluyor. Daha doğrusu böyle başlıyor. Hangi yöne gideceği, işçisiyle, memuruyla, esnafıyla, kadınları ve gençleriyle sokağa çıkan Cumhuriyetçi kitleye sosyalistlerin önderlik etme yeteneğine ve kararlılığına bağlıdır. “Andımız” gibi şeyleri çocukça bulan, küçümseyen ya da alaya alan, lafzına takılan kişiden ne sosyalist ne de devrimci olur.

Türkiye’de bazı geçişler, hazırlıksız, çok ani ve AKP’nin kaba elleriyle döke saça oldu derin, onulmaz yaralar açtı.

“Kürtler vardır,” dediler. Sonra, “Türkler yoktur,” dediler. Yüzyıllardır kendisini Türk olarak tanımlayan kitleler, “Peki biz kimiz?” diye şaşırdılar. “Boşnaksınız, Abhazasınız, Çerkezsiniz, Pomaksınız, Arnavutsunuz, Taciksiniz, Acemsiniz, Arapsınız, Lazsınız, Çingenesiniz siz ‘Türküm’ derseniz ırkçı olursunuz, yoktur böyle bir şey,” dediler. “Kürtler ile diğerlerinin otuz altı kısım tekmili birden Ümmedi Muhammed’in parçasıdır, anasırı İslamdır,” dediler. En önemlisi, şöyle dediler: “Ulus yoktur, Ümmet vardır ve o ümmete Millet denir.” Öyle mi?

Kendilerinin ulusal devletin yurttaşı değil sadece Allahın kulu, ümmetin birer unsuru olduklarını işiten, her şeyin haram ve helal olarak ikiye ayrıldığını baş bağlamanın Allah’ın emri, Atatürk ile İnönü’nün ise iki ayyaş olduğunu iktidarda bulunanların ağzından duyan halkın isyan etmesinden, milyonlarca toplanıp bağıra çağıra “Ne Mutlu Türküm Diyene!” diye haykırmasından indirilen “TC”leri, duvara merdiven dayayıp tırmanarak yerine koymasından, “Gazi Paşa”nın resimleriyle sokaklara fırlamasından daha doğal ne olabilir?

Türkiye büyük bir devrime doğru gidiyor. AKP kendi durumunun farkında değil.

Ne meydanları dolduran Cumhuriyetçi milyonları ne de sürekli aldatılan Kürtleri AKP’nin deli gömleğinin içine sokmak ve İslamî faşist ideolojinin hegemonyasıyla ezmek mümkündür. Dağda elinde silahla dolaşan gerilla kadını, üç çocuklu, başı bağlı, hamur teknesine zincirlenmiş kadına dönüştürsünler bakalım, becerebiliyorlar mı! Saçları özgür olunca kadın kirlenirmiş! Başörtüsü Allah’ın emriymiş, Allah’ın emrine karşı çıkılır mıymış! Sanki Allah’ın elçisi konuşuyor… Bu kadar emir karşısında hepimiz yakası açılmadık söylemle birer “Adanalıyık!”
Yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Durduracak güçleri de yoktur. O kadar hassas konulara öylesine destursuz daldılar ki içine girdikleri labirentten çıkışları, debelendikçe gömüldükleri bataklıktan kurtuluşları yoktur. Devrim vaktidir.

* * *

Beni sürekli “tivitleyen” Cesim’e not: Şeyh Sait’ten demokrasi kahramanı çıkaracak kadar hödük olmaktansa, Topal Osman Ağa’nın manevi torunu olmayı tercih ederim.

ÖNCEKİ YAZILARI

Kent ışıkları 03/06/2014 Salı
Klim Sangin 27/05/2014 Salı
Gündem 13/05/2014 Salı
Renkler ve kuvvetler 06/05/2014 Salı
Kuşatma 22/04/2014 Salı
Bu daha başlangıç... 15/04/2014 Salı
Cehenneme giden yol 08/04/2014 Salı
Yozlaşma ve kaos 01/04/2014 Salı