İki suçtaki dikkat çekici artış

15/11/2018 Perşembe
İki suçtaki dikkat çekici artış

Son yıllarda iki siyasi suçtaki artış oranı üzerinde düşünmeye değer. Biri Cumhurbaşkanı’na Hakaret, diğeri Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet, yani Atatürk’e hakaret. 

Atatürk, cumhuriyetin kurucu önderi. Onu koruyan kanun, aslında onun şahsında temsil olunduğu düşünülen Cumhuriyet’in temel değerlerini korumayı amaçlıyor. Cumhuriyetle ilgili sayısız tartışma yapılabilir, ama oraya konulan Atatürk çıpası bu tartışmaların sınırlarına işaret ediyor. En azından böyle niyet edilmiş. Ama bunun işe yaramadığı ortada. Toplumlar yasalarda öyle yazdığı için yasalara göre hareket etmezler; tam tersine yasalar, hayattaki değişimleri takip eder ve zaten kabul görmüş, meşru hale gelmiş olanı kağıda döker. Cumhuriyet’in altı on yıllar boyunca oyulduktan, içi boş bir kabuk haline getirildikten sonra onu yasalarla korumak mümkün olmuyor. Çünkü mesele zaten olup bitmiştir... Tıpkı Mustafa Kemal’in saltanatın kaldırılmasıyla ilgili kanun görüşülürken muhalefete seslendiği gibi: 

“Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine hakikat gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Kuruluşta da çözülüşte de aynı kanun geçerli demek ki... Bazı şeyler çoktan olup bitmiştir. Kanundaki Atatürk çıpası, herkesin de çok iyi bildiği gibi egemen sınıfın inanmadığı, on yıllarca altını oyduğu değerlerin temsili anlamına geliyorsa, bu değerler yasayla korunamaz. O değerlerin bugün de korunabilen kısmı toplumun önemli bir kesiminde kabul görmüş bölümleri. Bunun da hukukla yasayla ilgisi yok, hayatla var. 

Kimileri son günlerde yaşanan saldırılarda provokasyon arayabilir, bunun doğru tarafları da olabilir. Ama provokasyonlar uygun zemin varsa yapılabilir, Türkiye’de çok geniş bir kesimde Atatürk şahsında somutlanan Cumhuriyet değerlerinin düşmanlığı için uygun zemin uzun süredir hayli güçlü şekilde var.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte de Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunda inanılmaz bir patlama yaşandı. Herhangi bir suçta patlama yaşanması için mevcut koşulların yasanın hazırlandığı zamanki koşullarla ciddi şekilde çelişiyor olması gerekir. Demek ki böyle bir durum var.

Burjuva devrimleriyle birlikte devletin tüzel kişiliğinin kim tarafından temsil edileceği sorusu havada kalmıştı. Monarşilerin burjuvaziyle uzlaştığı İngiltere, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde görev, temsiliyet dışında yetkisi olmayacak kral tarafından yerine getirilecekti. Bu sınırlamayı kabul eden monarşilerin varlığını korumasına izin verildi. Monarşilerin yıkıldığı parlamenter demokrasilerdeyse bu makam cumhurbaşkanlığıyla dolduruldu: Siyasete mesafeli olması beklenen, ülkedeki toplumsal kesimlere eşit uzaklıkta duran, en azından öyleymiş gibi yapan... Yönetenlerin bu görev için kendi aralarından seçtikleri, halkı pek işin içine karıştırmadıkları Cumhurbaşkanı yetkisiz bir kral olarak düşünüldü. Bu nedenle de siyasete karşı koruma altına alınmalıydı, alındı da... Ama Erdoğan ve temsil ettiği sermaye sınıfı bu kanunun varoluş koşullarını değiştirdi, artık devletin “tarafsız” görüntüsüne ihtiyaçları yok. Tersine açıkça sermaye için çalışmasına, hızlı, yasa falan dinlemeden hareket etmesine ihtiyaç var. Burada da Atatürk’e hakaret suçuna benzer bir durumla karşı karşıyayız. Nasıl ki Atatürk değerleri kanun maddesiyle korunamıyorsa, Cumhurbaşkanı’na saygı da yasayla sağlanamıyor. Kimse Erdoğan şahsında somutlanan devlete saygı falan duyamıyor, tam aksine gittikçe mesafe açılıyor.

Her ne kadar AKP döneminde yeni bir devlet mekanizması ve anlayışı yerleştirilmiş olsa da iktidarın bir türlü istediği toplumsal hegemonyayı kuramaması bu iki kanunun birbiriyle bağlantılı işlevler taşımasına neden oluyor. Üstelik ikisinin de muhtemel hedefinde farklı toplumsal kesimler olmasına rağmen bu böyle. Çünkü bu iki kanunun şimdilik doldurduğu boşluk, AKP tarafından bir yenisiyle doldurulamamış durumda. Kolay kolay da bu olamayacak gibi görünüyor. 

Bu boşluklardan biri içi boşaltılan Cumhuriyet’in ideolojik referansının kalmamış olmasıyla ilgili. Burada şekli bir Atatürkçülük devlet nezdinde şimdilik işlevine devam etmek zorunda. Diğeri devletin sahip olması gereken tarafsızlık ve siyasetler üstü görüntüsünün uzun süredir yitirilmiş olmasının sonucu doğan boşluk. Cumhurbaşkanı’na hakaret kanununun Erdoğan’ın temsil ettiği devletin tüzel kişiliğini koruma işlevine devam etmesi gerekiyor. Koruyabileceği için değil, ama devlet mekanizması ele geçirilip değiştirilse bile zorla ya da rızayla toplumsal hegemonya oluşturulamadığı, buna bağlı referans ideolojik nokta kurulamadığı için böyle bir adım tehlikeli bir boşluk doğurur. 

Sonuç olarak iktidarıyla muhalefetiyle –mış gibi cumhuriyetinde yaşamaya devam ediyorlar. Gittiği yere kadar diye düşünüyorlar herhalde, bir çözüm görünmüyor ortada. Bakalım ne kadar gidebilecek...

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Savaş zamanı siyaset biter mi? 16/10/2019 Çarşamba
Vatan yahut sermaye 09/10/2019 Çarşamba
Alışmamak ömrü uzatır 02/10/2019 Çarşamba
Bahane üretme sporu 25/09/2019 Çarşamba
İmamoğlu-Babacan partisi 17/07/2019 Çarşamba
İmamoğlu, Gezi ve bundan sonrası 26/06/2019 Çarşamba
Biz hayır diyoruz 19/06/2019 Çarşamba
Soylu’nun bayram namazı 08/06/2019 Cumartesi