Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sevra Baklacı

Suriye’yi bir de onlardan dinleyin

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04

Suriye krizinin başında ülkemiz ve dünya, en az bir yıl Suriye’yle ilgili emperyalistlerin tasarladığı yanıltma haberlere mecbur bırakılmıştı. Bunun için Suriye’nin ulusal kanallarının yayınları da uydulardan kesilmişti.

Dünya medyasının çok büyük bir kısmı Suriye konusunda ağız birliği etmişken, onların iddialarının aksi olan doğru haberlere ulaşmak ta o haberleri yazmak da zordu. Sayıları az da olsa bunu yapan vicdanlı gazeteciler de vardı. Bir de Suriye’deki Suriyeli gazeteciler vardı. Hem silahlı grupların hedefinde olan hem de küresel medya ile savaşmak zorunda olan...

Bunlardan biri El İhbariye kanalında çalışan kameraman Abdullah Tabara idi. Hikayesini kendi ağzından dinledim...

Abdullah Deralı bir Hıristiyan. Daha önce El Arabiyye, NBC ve Abu Dabi TV’lerinde çalışmış, olayların başladığı ilk aylarda ise Suriye’nin İhbariyye kanalında işe başlamış.

“Başına gelen ilk olay kaçırılma olayıydı” herhalde, deyince “hayır, o değil, Dareyya’da dayak yemiştim, ilk oydu” deyip anlatmaya başlıyor. Dereyya’daki muhalif gösterileri çekmeğe gitmiş, ona taşlarla saldırmışlar. Daha sonra kopacak olan ayağına iki taş isabet etmiş. Çok da küfür etmişler. Birçok kez de çatışmaların ortasında kalmış Abdullah...

“Hiç korktun mu” diye sorduğumda, açıkça evet, diyor. Özellikle 4 önemli komutan suikasta uğradığında “onlara ulaşılıyorsa, bana rahatlıkla ulaşılabilir” düşüncesiyle izin alıp güvenli bir bölgeye veya yurtdışına gitmeği aklından geçirdiğini ama annesinin ondan daha cesur çıktığını ve “burada kalan insanlara ne olacaksa bize de olsun” dediğini anlatıyor. “Bir kadının benden daha cesur olmasını kabul edemezdim” diyor gülümseyerek ve kararını bu şekilde değiştirdiğini söylüyor.

Kaçırılma olayını ise şöyle anlatıyor Abdullah:

“Şam’ın El Tell bölgesine çekim için gitmiştik ve bir gecikme yüzünden silahlı çeteler bizi kaçırdı. Yedi gün ellerinde kaldık, yedi gün bize yetmiş sene gibi geldi. Psikolojimiz altüst oldu. Darp etmelerinden çok ölüm korkusu ve düşünmek kötüydü. Ölmek, ölümü beklemekten çok daha kolaydı. Öyle bir aşamaya geldik ki bizi nasıl öldürecekleri konusunda tahmin yürütmeğe çalışıyorduk. Hepsi sakallıydı, bazılarının başlarında ‘Allahu Ekber’ yazan siyah şeritler vardı. Aralarında Suudiler de vardı. Kameraman yardımcısı arkadaşımızı öldürdüler. Öldüğünü, ertesi gün kıyafetlerini bir “cihatçının” üzerinde görünce anladım. Ban birçok soru sordular. Ev adresimi sorduklarında “Ben zaten ölüyüm, adresi vererek neden ailemi de öldüreyim ki” diye düşünüp yanlış adres verdim.”

Onu Müslümanlar gibi namaz kılmaya mecbur etmişler. Hristiyan olduğu halde ona şahadet getirtmişler… Bunları anlatırken gülümsüyor. Neden gülümsediğini sorduğumda ise tek cümle ile “çünkü çok saçma!” diyor. Kur’an-ı Kerim ve “Mücahitlerin Ahlakı” diye bir kitap vermişler ona. Hristiyanlığa ve Hz. Meryem’e etmedikleri küfür kalmamış. “Ben Hz. Meryem’e İslam’da da saygı duyulur diye biliyorum. Ama çok küfür ettiler” diyor.
Tüm bunlar yetmemiş gibi, silahlı gruplar onları birbirlerine satmışlar. Fiyatta anlaşamayınca ise, gece birbirleriyle çatışıyorlarmış. Dolara mı satıldınız? diye sorunca “hem dolara hem de Suriye lirasına” diyor yine gülümseyerek. İlk üç gün hiç yemek yememiş, su içmemişler, sonradan yemek zorunda kalmışlar. Bazen bir sigara atılıyormuş bulundukları yere, sigarayı üçü paylaşıyormuş.

Bir gece şiddetli çatışmalar yaşanmış, ileride Suriye bayraklı bir tank gördüğünde ne olursa olsun gitmeliyim değip o hengâmenin içinde kendini ileri doğru atmış. O anı şöyle anlatıyor:

“Yürümek zorundaydım, bir cesetten sandaletlerini ödünç aldım. 10 metre koştuktan sonra yanıma üç genç geldi. Kim olduğumu sorduktan sonra bana “geçmiş olsun Suriye ordusunun yanındasın” dediler. Askerleri, tankları görünce inanamadım… 5 dakika sonra da Yâra’yı getirdiler. Komutan bana ailemi aramam için bir telefon verdiğinde numarayı hatırlayamadım ilk önce. Gece 2’ye doğru ailemle konuştum.”

Televizyon binasının önünde ailesi ve çalışma arkadaşları tarafından karşılanıyor Abdullah. Onu karşılayanlar arasında elinde Suriye bayrağıyla daha sonra silahlı çeteler tarafından katledilecek olan Yâra Abbas’ın bulunduğunu hatırlıyor.

Abdullah’ın hikâyesi burada bitmiyor. İşine geri döndükten sonra Şam’daki Opera Merkezinin önüne düşen havan topunu görüntülemek için oraya gidince, ikinci havan topu düşüyor ve ayağı kopuyor. Bir buçuk ay hastanede kalıyor. Ama yok, bununla da bitmiyor hikâye...

Hastanede bir hastabakıcı ona mazot iğnesi ile suikast düzenlemeğe çalışıyor. Ona refakat eden bir koruma ve kardeşi iğnenin renginden ve mazot kokusundan şüpheleniyor ve olay ortaya çıkıyor. Benzer şekilde hayatlarından olan birçok insanın olduğunu söylüyor. “Bunun adı ihanet!” diye ekliyor.
Abdullah halen El İhbariyye kanalında görevini sürdürüyor…

Biz Suriye’yi televizyon kanallarının lüks stüdyolarında Suriye’yi tanımayan ama tartışanlardan dinledik hep… Bir de devam eden savaşın ortasındaki Suriyeli bir gazetecinin anlattıklarından bakmanızı istedim Suriye’ye… Birçok insana garip gelecek bu hikâyenin benzerleri çok var aslında bu ülkede…

Sevra Baklacı 'ın Son Yazıları