AKP: Liberalizm ile faşizm arasında

23/01/2020 Perşembe
AKP: Liberalizm ile faşizm arasında

Türkiye’de AKP kutuplaşmayı zorladıkça muhalefetin daha geniş çaplı bir uzlaşmaya oynaması, muhalefet cephesinde aslında hep basit bir aritmetik formülle açıklandı. AKP çoğunluk, adı üstünde muhalefet ise azınlıktaydı. Bu azınlığın büyütülmesinin tek koşulu ise Türkiye’de çoğunluğu oluşturan AKP’nin tabanına şirin görünmekti.

Muhalefetin yaptığı elbette bundan ibaret değildi. En genel haliyle AKP Türkiyesi’ne razı oldukları için, ama aynı zamanda AKP’nin daha derinde doğal bir şekilde uyguladığı stratejiyle uyumlu davrandıklarından dolayı böyle hareket ediyorlardı.

AKP’nin izlediği bu stratejinin faşist Almanya’nın propaganda işlerinden sorumlu yöneticisi Goebbels ve benzerlerini andırdığı hep söylenir. Yalan, çarpıtma ve manipülasyonun sistemli bir şekilde kullanıldığı bir propaganda makinesinin AKP’ye hiç yabancı olmadığı ortada.

AKP yalan söylüyor, tutmazsa geri adım atmıyor ve yalanda ısrar ediyor, yine mi inanılmadı vitesi ve yalanı büyütüyor.

Yalanın bittiği bir yer var tabii. Ama yalan bitse dahi bir kez kurulan yalan makinesi susmuyor. Savaşın kaderi belli olmuş ve artık iş Berlin’e kimin önce gireceği konusunda bir yarışa dönüşmüşken Alman radyoları, düşmanları hezimete uğratacak son büyük savaştan ve Hitler’in zor günler için sakladığı kıyamet silahından söz ediyordu. O yalan makinesi Kızıl Ordu Berlin’e bayrağı diktiğinde sustu. Daha önce değil…

AKP’nin yalan makinesi de son ana kadar, o son nasıl gelirse gelsin susmayacak. AKP varolduğu sürece makine çalışmaya devam edecek.

Ama AKP bir yalan makinesinden ibaret değil. AKP’nin propaganda makinesi yalan üretmekten daha fazlasını yapıyor ve liberalizmin onlarca yıldır yaptığını mükemmel bir şekilde tekrar ediyor. Bu nedenle, AKP, Goebbels’e yakın olduğu kadar liberal Hayek’e de yakın.

Nobel ödüllü iktisatçı Hayek için bir insan ya serbest pazar ve bireyin istediği her şeyi mülk edinme hakkının tarafındaydı ya da çeşitli biçimler altında totaliter rejimlerin… Başka bir deyişle özgürlük bireyin mülk edinme hakkı vesilesiyle tanımlanıyordu. Bu yaklaşıma göre bireyin bir fabrikayı mülk edinip işçileri sömürmesi özgürlüktü, ama aynı fabrikanın toplumsal mülkiyet yoluyla işçilerin elinde olması totaliterlik. Bu yöntemsel açıklık kapitalizmin ’60’lardan sonra gittikçe yükselen düşünsel saldırısının da temelini oluşturdu.

Bireyin ve bireyin mülkiyet hakkının kutsallığını savunmak özgürlükçülüktü, toplumsal çıkar veya kamu mülkiyetinden söz etmekse totaliterlik. Liberalizmin son derece açık ve net bir şekilde tanımladığı kutuplara karşın solun bu kutsal sayılan değerlere dokunmamayı kabul etmesi yenilgiyi baştan kabullenmekti, ki tam da öyle oldu.

Piyasayla özgürlüğü eşitlemek, her türden kolektif çalışmayı veya toplumsal bir amaç için uzlaşmayı baştan dışlıyordu. Özgürlük tek tek bireylerin çıkarları diye tanımlanınca, aslında bu düzende güç sahibi bireylerin oluşturduğu küçük bir sınıfın çıkarlarından söz ediliyordu. Gerçekten bu bireylerin çıkarları toplumsal olanla uzlaşamazdı ve bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorunluydu. Bu ayrım yapıldıktan sonra bu anlayışla her türlü uzlaşma denemesi serbest pazar ve mülkiyet hakkını bir şekilde tanımakla sonuçlanacaktı.

Liberalizm böylesine uzlaşmaz ve kutuplaştırıcı bir düşünme biçimiyle sola boyun eğdirdi. Bugün de değişen bir şey yok.

Üstelik bu düşünce biçimi, her ne kadar karşıtını totaliterlikle suçlasa da, totaliter düşünce tarzının gayet rafine bir örneği. Çünkü bu düzen sayesinde güçlenen bireyin hakkını toplumsal olanın üstünde tutuyor ve bu hakları toplumun geri kalanına karşı her koşulda savunuyor.

Özgürlük yöntemsel olarak bu bireyi toplumun ve insanlığın faydasının aleyhine savunmak şeklinde tanımlanınca başka saçmalıkların da önü açılıyor. Örneğin laiklik bireyin din ve vicdan özgürlüğüne indirgeniyor, ya da insanlar bireysel bir karar olduğu savunusuyla aşıyı reddedebiliyor.

İşte AKP kendi özgürlük anlayışını son derece tutarlı bir şekilde tarif ettikten sonra kendisi ve yandaşları dışında herkesi o özgürlüğe düşman olarak göstermeyi başardı. Gerilimi yükselten AKP, liberalizmin öngördüğünden fazlasını yapmıyor, liberalizmin hep yaptığı gibi kutuplaştırıyordu. AKP gittikçe totaliterleşiyor gibi görünüyor olabilirdi, ama aslında liberal düşünceden de uzaklaşmamıştı. Liberalizmin kutsal gördüğü haklara dokunmadığı gibi, yöntemsel olarak da liberalizmin sadık bir takipçisiydi.

AKP’nin otoriter eğilimlerinin güçlenmesi liberalizmle hiçbir şekilde çelişmedi. Liberal AKP ile otoriter AKP bu nedenle iki farklı parti değil. AKP’nin liberalizmle otoriterlik arasında bu kadar rahat gidip gelmesinin nedeni liberalizmle faşizm arasındaki mesafenin hep düşünülenden daha kısa olması.

Bugün kendisini liberal olarak tanımlayan, ya da öyle görülen bazıları AKP’yi otoriterlik veya faşistlikle suçlayıp kendilerini rahatlatıyor olabilir. Oysa AKP liberalizm ile otoriterlik arasındaki geçişkenliğin en güzel örneği.

Aynı liberallerle yemek masalarında daha büyük bir uzlaşmanın peşine düşenlere de bu gözle bakmakta yarar var. O yemek onlarca yıldır her niyete yenebiliyor. Yeter ki bu düzenin kutsal değerlerine dokunulmasın.