Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Özeleştiriden kaçmayalım

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:44

Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun "Özeleştiriden kaçmayalım" başlıklı köşe yazısı 8 Aralık 2012 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Yargıtay’da Dink aleyhine oy kullanan Nihat Ömeroğlu’nun, TBMM’deki çoğunluk partisince başdenetçiliğe seçilmesi (atanması), bir anda gündemin ilk maddesi oldu. Türkiye’de siyasal, sosyal, ekonomik, her alanda ve her kanatta en kolaylıkla yapılan şey sömürüdür. Böylece ya hakedilmemiş kazançlar elde edilmekte ya da mücadele görüntüsü yaratılıp, sıra savılmaktadır.

Demokratik hukuk kurallarına göre hakedilmeyip, din sömürüsüyle oluşan tabloyu iktidar, siyasi başarısı gibi sunabilmektedir. Lozan ve Atatürk sömürüsünün yansıması da ortadadır. Bu konuda sadece ezberci yöntemle o dönemin anlatılmasıyla yetinilmemelidir. Nasıl bir antiemperyalist mücadeleyle çağdaşlaşma yolunun açıldığı, bu yoldan gidilirse veya gidilmezse neler olabileceği gerekçeleriyle ortaya konulmalıdır. Aksi hal Cumhuriyet kazanımlarının gelişip sürmesini değil, giderek budanmasını kolaylaştırmaktadır. Yine askeri darbelere elbette karşı durulurken, darbe sömürüsü yapılıp sivil darbelerin perdelenmesine de neden olunmamalıdır.

Lozan etnik, dil veya din esasına hapsetmeyip, etnik ayrımcılık gözetmeden yaptığı ve sadece gayrimüslümleri azınlık sayarak onları da bu nitelikle içine soktuğu tanımla bir ulus kimliği yaratmıştır. Bu antiemperyalist duruş ve başarıdır. Azınlık haklarının Lozan’a göre korunması dışında, farklı etnik veya dilsel grupların kültürel haklarının korunmasının da ulus kimliğiyle asla çatışmadığının evrensel hukuktaki örneklerle anlatılamaması ve kuşkuculuk, baskıları yaratmış, buradan zemin bulan insan hakları sömürüsü üzerinden de, ulus kimliğin etnik söylemlerle parçalanmasına ve emperyal tuzaklara düşülmesine kapı aralanmıştır. Hrant’ın bunlara dikkat çekmiş bir kişi olduğu da hatırlanmalıdırlar. Unutulmasın ki Hrant, Ulus kimliği içinde Lozan’ın bir kazanımıdır, onu hedef yapanlar da aslında Lozan’a, kurucu güce, tam bağımsızlığa, Cumhuriyete saldırdıklarını bilmektedirler.

Emperyalizme geri adım attıran, birlik ve bütünlüğün temeli Lozan kurucu irade olarak kabul edildiği sürece, yurtseverliğin gereği eşit yurttaşlık için, kültürel hak ve değerlerin korunması zorunlu iken Lozan sömürüsü ile anadilde öğretimden uzak durulması, anadilde eğitim isteklerini ortaya çıkarmıştır. Yine uluslararası metinlerde anadilde savunma yer almamasına, mahkemenin dilini anlayamayanlara, (anadil veya hangi dil olursa olsun) meramını anlatabileceğini beyan ettiği dilde savunma hakkı tanınması esas olmasına rağmen, bu konuda uygulamada anlamsızca yaratılan hukukdışılıkları gidermek yerine, hukukun etkin kılınması söylemiyle anadile sıkıştırılan savunma konusu, siyasi tercih üzerinden ayrı bir sömürüyle ortaya çıktığından TBMM, Lozan Antlaşması’nın 39/son maddesinin anlamını ortaya koyup, buna göre hareket etmelidir. Bu madde sadece Türkçe bilmeyen azınlıkları kapsamına alıyor ise, yapılacak düzenleme Kürt kökenli vatandaşları, Lozan’daki ulus kimliği içinde eşit yurttaş yerine, gerçekte azınlık konumuna sürükleyecektir. Konu bu boyutuyla açıklığa kavuşturulmadan ve de asgari evrensel ölçütlerin iç mevzuata da taşındığı gözetilmeden, Kürt kökenli yurttaşlara hak veriliyor denilirken, şimdiye kadar yaşatılan hak kayıplarına bir yenisi daha eklenmemelidir.

Bunu somut bir örnek ile açmak gerekirse, Siyasi Partiler Yasası’nın 81/c maddesi, demokratik bir hukuk devleti için ayıp, çirkin ve hukuk dışı ifadelerle doludur. 12 Eylül mantığıyla Lozan’ı korumak sömürüsüyle ilk kez konulan bu maddede siyasi partiler için “Tüzük ve programlarının yayınlanmasında, toplantı ve propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamayacakları, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkün olduğu” yolundaki hüküm hâlâ yürürlüktedir. Oysa hitap edilen kitle yeterince Türkçe bilmiyorsa, oy hakkı sahibi olanlara demokratik hukuk devleti kuralları gereğince anlayabilecekleri dilde ulaşılabilmelidir. Daha yakın tarihte AYM, bu maddenin sadece cezai yaptırımını iptal etmiş olup, kısıtlayıcı bu düzenleme hâlâ yürürlüktedir. Bu çerçevede halka seslenen siyasetçilerin eylemlerinin Lozan karşısında “işlenemez suç” olduğu için mahkümiyet kararlarının bozulmasını Yargıtay Cumhuriyet Savcısı iken talep ettiğimde, nedense taraflar dahil hiç kimse hoşnut kalmadı. Bunun gibi 12 Eylül’ün yarattığı baskı, mağduriyet ve ötekileştirmeden beslenen süreçte, sorunu terörle mücadeleye hapseden iktidarlar da, çözümü kolaycılıkla asker ve DGM’lerin üzerine yıkıp, gerçekçi programlardan kaçtığı için, konu bugünkü boyutlara varmıştır. O nedenle her alandaki sömürü açıkça görülmeli, eleştiri yanında özeleştiriden de kaçılmamalıdır.

Dink eleştiri ve özeleştiri yapan, Cumhuriyetin geç keşfedilen değeriydi. Ona suçsuz deyip, o süreçleri eleştirdiğimde için de Ergenekon denilen soruşturmanın içine bile sokulmuş, hatta bu nedenle disiplin cezası da almıştım! Oysa Dink’in yargılanma sürecini başlatan Adalet Bakanı 2011 de TBMM başkanı olduğu, yine “yardımcısı” ise 2007 seçim döneminde üstelik seçim güvenliğinden de sorumlu “tarafsız” Adalet Bakanı olduğu, yine Ömeroğlu eski yazılarında başdenetçilik sinyali verip, hukuk dışı dinlemelerin disiplin cezasına konu edilmesini bile canhıraş savunup kendisini bir arenada gördüğü tarihlerde, o rüzgarda bugünkü tepkiler verilmemişti... Silivri korkusu mu, içtensizlik mi, öngörüsüzlük mü, sömürü mü, yetmez ama evet sendromu mu, o zaman esen rüzgar mı! Şimdiki refleksi de, sömürü değil, doğruların yeni görülebilmesi ve özeleştiri kabul edelim de, Dink’in kemikleri sızlamasın! Geçen haftaki yazımda kimlerin nasıl yükseldiğini de aktarmıştım. Daha neler neler!.. Lütfen her alanda eleştiri ve özeleştiriden uzak olmayalım.

Ömer Faruk Eminağaoğlu 'ın Son Yazıları