Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Dil ve yargılama

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:44

Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun "Dil ve yargılama" başlıklı köşe yazısı 24 Kasım 2012 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de mahkemeler resmi dil kulanmaktadır. Sanık, mağdur, tanık ve şüpheli soruşturma ve yargılama aşamasında Türkçe olarak kendisini yeterli düzeyde anlatamıyorsa, bu noktada Ceza Muhakemesi Yasası’nın 202 ve 324/5. madde hükümleri devreye girmektedir. Bu hükümler uyarınca bilirkişilik çerçevesinde tercüman görevlendirilmesi yoluna gidilmekte ve tercüman giderleri de yargılama giderlerine dahil edilmeyerek, devlet hazinesinden karşılanmaktadır.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 5. maddesinde yakalanan herkese, yakalama nedenlerinin ve yöneltilen suçlamanın, anladığı bir dil ile bildirileceği, 6. maddesinde de sanığın duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanma hakkının bulunduğu ifade edilmiştir. Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi de benzer hükümler içermektedir.

Anayasa’nın 90. maddesinde, temel haklar konusunda, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerdeki hükümlerle iç hukuk kuralları arasında çatışmanın söz konusu olduğu durumlarda, uluslararası sözleşmelerin geçerli olduğu ifade edilmiştir. Adil yargılama konusu, temel haklar kapsamında yer alan bir konu olup, taraf olduğumuz anılan sözleşmelerle iç hukuktaki düzenlemeler arasında herhangi bir çatışma halinden bahsedilemez. İHAS’ta öngörülen haklar, taraf olan ülkelerce sağlaması zorunlu “asgari haklar” olup, Türkiye’deki mevzuatta da adil yargılama boyutuyla dil konusundaki bu asgari haklar sağlanmıştır. Ancak bunun sağlanması, uygulamada yaşanan sorunları ortadan kaldırmamıştır.

Öte yandan, Lozan Antlaşması’nın “azınlıkların korunması” bölümünde yer alan 39. maddesinde de bu konuya yer verilmiştir. Sevr’den farklı olarak Lozan Antlaşması’nda etnik ya da dilsel değil, sadece dinsel azınlık kabul edilmiştir. Türkiye’de de dinsel azınlıklar, sadece gayrimüslümlerdir. Lozan Antlaşması’nın 39’uncu maddesinin son fıkrasında, “resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçe’den başka bir dille konuşan Türk vatandaşlarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar sağlanacaktır.” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün azınlıklar bölümünde yer alması nedeniyle, sadece Türkçe bilmeyen azınlıklara mı yönelik olduğu, yoksa yazım şekli itibarıyla bütün vatandaşlara mı yönelik olduğu konusundaki tartışmalar, dil konusundaki yasa teklifi ile tekrar canlılık kazanmıştır. Ancak yer aldığı bölüm ve bu bölümdeki kavramlar gözetildiğinde, anılan hüküm azınlıkları kapsamına almaktadır.

Tüm uluslararası metinlerde, mahkemede kullanılan dili anlayamayan ya da konuşamayan kişiler için, adil yargılamanın nasıl sağlanabileceği düzenleme altına alınmıştır. Bunun da yanıtının “kendisini en iyi ifade edebileceği dil” olduğu tartışmasızdır. Hukuksal tanım bu şekildedir. Bu dil ana dil de olabilir de, başka bir dil de. Ana dil adının konulması sınırlama yaratan bir durumdur. Kişinin bu bağlamda, kendisini en iyi ifade edebilmek için savunmada kullandığı dil kısıtlanamaz. Bu bağlamda kişinin en iyi kullandığı dilin hangi dil olduğu konusunda ön yargılı davranılmamalı, bu olanak sağlanmalıdır. Çünkü konu adil yargılamanın varlığı ile ilgilidir. Bu konu şu an ülkemizde mevzuat sorununun yaşanmadığı, uygulama sorunlarının yaşandığı bir konudur.

Mahkemede kullanılan dili bilen, anlayan, konuşan kişinin, kendisini en iyi ifade edebileceği bir başka dil olduğunu beyan etmesi durumunda nasıl hareket edilecektir? Şu an gündemde olan mevzuat değişikliği bu konu ile ilgilidir. Ancak bu düzenlemeyi zorunlu ya da gerekli kılan bir ulusalüstü düzenleme söz konusu değildir. Adil yargılamayı daha etkin kılmak için bu düzenlemenin yapılması gerektiği ileri sürülebilir. Konu bu boyutuyla adil yargılama ile ilgilidir. Öte taraftan ise mahkemede kullanılan dili anlayan, bilen, resmi dilde konuşabilen kişiye bir alan yaratılması söz konusu edildiği için, siyasi boyutu olan bir düzenleme ile bir siyasi tercih öne çıkmaktadır.

Yalnız, yasa taslağında herkes kendi tercümanını yanında bulundurabilir denilse de, her durumda mahkeme önünde tercüme yapacak kişiler, yani tecümanlar, bilirkişilik hükümlerine tabi olduğundan, yargılama sistematiği içinde de tarafsız olması gereken bilirkişiyi de mahkeme atayacağı için, kişilerin yanında getirdikleri değil, mahkemece görevlendirilecek tercümanların çevirileri duruşma tutanağına yansıyacaktır. Yine mevzuatta mahkeme önünde kişilere hukuksal yardım sağlamak, sadece avukatlara özgülenen bir haktır. Mahkemece bilirkişi olarak görevlendirilemeyen kişinin, mahkeme önünde çeviri işlemini üstlenmesi ise, bu boyutuyla avukatlara ait olan hukuksal yardım tekeline de aykırılık oluşturacaktır.

Ömer Faruk Eminağaoğlu 'ın Son Yazıları