Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Demokrasi güvenliği ve demokrasi terörü!

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:03 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:03

Başbakan, demokrasi paketinin Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı koordinasyonunda hazırlandığını açıkladı. Bu Müsteşarlık, ileri demokrasi adımı olarak 2010 yılında, terörle ilgili politika ve stratejileri belirlemek için kurulmuştu. İktidarın, en iddialı demokrasi paketini, bu Müsteşarlık bünyesinde hazırlatması inanılır gibi değil...

* * *

Demokrasinin özgürlük ve güvence rejimi değil de, güvenlik konusu yapılması yadırganacak bir durum olamazdı! 30 yıl önceki 12 Eylül, siyaseti demokrasiden, yargıyı da DGM tabelasıyla adaletten uzaklaştırıp, bunları düzenin güvenliği ile görevlendirmemiş miydi! Artık yargı üzerinden, adalet görünümü altında şimdiye kadar estirilen terör de nedense yeterli gelmemişti. Müsteşarlık bünyesinde harıl harıl çalışılmıştı! Açılan pakette, demokrasi sömürüsü ve makyajıyla, artık demokrasi üzerinden de iktidar terörünün takviye edilip, gerçek amacın, iktidar partisini her durumda iktidarda tutmak olduğu açıkça görülmüştü!

Demokratik ve laik Cumhuriyete aykırılığın odağı olduğuna ilişkin yargı kararı hâlâ daha varlığını koruyan bir partiden, kendisine hakim olan bu anlayışın ötesine geçecek bir paket beklemenin hayalcilik olduğu da bir kez daha ortaya çıkmıştı. Açıklamaya belirli basın kuruluşlarının çağrılmaması, partinin üst düzey organlarındaki bir çok mensubunun paket içeriğinden haberdar olmaması, paketin başbakanın iki dudağına teslim edilmesi yanında paketin içeriği de tam bir hayal kırıklığı yaratmıştı!

Paketin her tarafına başından sonuna kadar her yönüyle her türlü sömürü de hakimdi. Etnik ve dinsel boyutla ilgili her konu, gerçek amacın ötesinde ayrı bir sömürüye de alet yapılmıştı. Emperyalizmin istediği gibi, etnik ve dinsel birliktelik hedeflenmiş, ancak ikisinde de sapla saman birbirine karışmıştı...

Anadilde eğitim deniliyor, bunun eğitim mi öğretim mi olduğu netleştirilmiyor, hangi dillerin anadil kabul edileceğine ve bu konudaki esaslara Bakanlar Kurulu’nca karar verileceği ifade ediliyordu! Buna rağmen bu iradenin gerçek anlamının, arapça eğitimin özel okullar üzerinden olabildiğince yaygın hale gelmesine yönelik olduğu anlaşılabiliyordu.

12 Eylül’ün genişleterek getirdiği, siyasi partilere yönelik dil yasakları yerinde olarak kaldırılıyordu. Ancak hiç farkettirilmeden 12 Eylül öncesinde mevcut olan arapça propaganda yasağı da kaldırılmış oluyordu! Artık siyasi propagandalar, arapça ifadeli dinsel çağrışım yaratan levhalarla tekbir getirilerek yapılabilecekti! Din iyice siyasetin içinde bir yönetim aracı olarak karşımızda idi!

Türk kadını namus ve inancına, AKP iktidarı ile ve de biçimini AKP’nin verdiği başörtüsü ile kavuşmuş gibi, kadına en ileri derecede saygısızlık ta yapılmıştı. Oysa İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, tüm kararlarlarında başörtüsünün, dinin sosyalleşip bu yolla inanç alanından çıkarak siyasallaşması ve yönetme aracı niteliğine gelip, laikliğe aykırı bu durumun da, demokrasiye karşı açık ve yakın bir tehlike yaratacağı için, hiç bir temel hak içinde görülemeyeceğini açıkça ifade etmişti. Refah Partisi kararında da bu anlayışla iktidar gücünün baskıcı olarak kullanılmasını, islamı kuralların inanç alanının dışına taşınmasını, şeriatın yaşama geçirilmesini, şiddet unsuru sayarak Türkiye tarafından verilen kapatma kararını haklı bulmuştu. RP’den sonra AKP’nin yaptıklarına bakınca... Anayasa Mahkemesi ise AKP hakkındaki davada, başörtüsünün serbest bırakılması için Anayasada bile değişiklik yapılamayacağını, bunun bir parti kapatma eylemi olduğunu açık açık ortaya koymuştu. Peki iktidar neden bu kadar pervasızlaşabilmişti! Çünkü çıkışı olmayan durumlarda, hep fiili durum ve baskı yaratıp kanıksatarak, bunun arkasından yürümeye alışmıştı! Tüm hak ve özgürlüklerle ilgili yaklaşım ve uygulaması da böyle değil miydi!

İktidar, sandığın dışında, hele de yargıdan gelebilecek hiç bir denetimi tanımam diyordu! Demokrasiyi sandıkla sınırlayan iktidar, demokratik ortamı yok etmenin, gericiliği getirmenin bile özgürlük olarak algılanması gerektiğini ifade ediyor, ısrarla kendi anlayışına göre biçimlendirdiği demokrasinin esas olduğunu dayatıyordu! Gericilik, farklı düşünenlere saygı içermeyip, kendi zincirinde biatı esas aldığından, bu tabloda demokrasinin gereği olarak direnme hakkının kullanıldığını görmek ise, iktidarın işine gelmiyordu!

* * *

Sonuç olarak, evrensel bir hak olan direnme hakkının kullanıldığını hisseden iktidar, bunun hazımsızlığı içinde, kendi tanımını dayatma yanında, kendisini demokrat gösterme zorlamasıyla şişirdiği paketlerle ortaya çıkmış olup bu davranışı, çaresizliğini ve paketli saldırıların devam edeceğini göstermiştir.

Ömer Faruk Eminağaoğlu 'ın Son Yazıları