Pentagram Cenk

09/04/2016 Cumartesi
Pentagram Cenk

Hangi muhayyileye sığar ki! İki sümüklü velet çıkıp -öyle babaları tarafından Amerikalarda falan okutulmuş da değiller üstelik- Müslüman mahallesinde salyangoz satacak, metal topluluğu kuracak, yıllarca ayakta kalacak, bir de Türk Rock tarihinde kendine güzel yerler bulacak.

Pentagram topluluğunun iki elemanı, kurucu üyesi, davulcu Cenk Ünnü ile gitarcı Hakan Utangaç, Vatan Caddesi’nde, aynı mahallede kısa pantolonla oyun oynayan çocukluk arkadaşıydı. Misket yutmaca yaşı kapanıp, liseye başlayınca işler değişti. Artık kendilerini ispat edecekleri yegâne nesne plaklardı. Aksaray’da dadandıkları Yıldız Sineması’nın pasajından (ilk aldığı plak yerli baskı Police albümü “Zenyatta Mondatta” olsa da sonradan) Sweet, Kiss ve AC/DC plakları bulmuşlardı. Hakan’ın odasına doluşup bunları ezberler, plaklar bitince FM açar; Şebnem Savaşçı, Yavuz Aydar ve Aykut Sporel’in programlarını dinlerlerdi. Şarkıları çekip, adlarını anlayabildikleri kadarıyla yalan yanlış kasetlerin üzerlerine yazarlardı.

Bu müzik denen meret şişede durduğu gibi durmuyor tabi, iş kısa sürede kılık kıyafetlerine yansımıştı. Artık deri ceket giyiyor, saç uzatıyorlardı. Başlangıçta çok büyük dertleri yok sanıyorlardı; nereden bilecekler gençlik işte! Dizleri yırtık kot pantolonun altına bir asker postalı bulduk mu tamamdır!

E bilemezlerdi, bu değişimin zor günleri beraberinde getireceğini. Aksaray gibi bir yerde kolsuz siyah tişört giyiyorlar diye laf atıyordu tespihli, bıyıklı, göbekli ceketlerini omza atmış herifler, adım başı:

- “İbneye bak!”

Neyse imdada Rocky filmi yetişti de onlar da rahatladı. Sylvester Stallone de aynısı giyince herkes ikna oldu bu gardıroba.

Dadanmışlardı, Unkapanı’nda Melodi Adnan, Laleli’de Cabir, Karaköy’de Silvana, Yüksek Kaldırım’da Şarapçı Nazım. Buralar belli başlı gıda kaynaklarıydı, okuldan daha fazla gidiyorlardı. Bir de Devrim diye biri vardı, İtfaiye durağında plakçı, dükkânın adı da Epi. Egzotik Band’ın menajerliğini yapıyordu bu uzun boylu sıska çocuk o günlerde. Ondan edindikleri demo kayıtlarından ve İngiliz metaline yakın bir sounda sahip olan topluluklardan çok etkilenmiş ve çok şey öğrenmişlerdi. Hakan ile uğradıkları gün çantalı bir adam girdi içeri, ufak tefek. Çantasından bir plak çıkardı, ilk kez tanıştıkları bu topluluğun adı Metallica, getiren o adam da Tünay Akdeniz idi. Üstelik adam dükkan sahibiydi, yani musallat olacakları yeni adres belliydi.

Başladılar Tünay abinin dükkânında, kasetler üzerine yazdığı kısa bilgiler sayesinde inceden metal kültürü yapmaya. Dedik ya şişede durduğu gibi durmuyor, şu müzik yapma işi bi kere insanın kanına girdi mi bitti. Önce Thunders dediler kendilerine, sonra da Poison. Ama baktılar ki -ellerine geçen bir Kerrang dergisine göre- böyle bir topluluk zaten var, hem de epey almış yürümüş.

Çalgıları paylaşım konusunda niyetleri farklıydı önce; Cenk gitar, Hakan da davul çalacaktı. 1983 yılında Bakırköy’de Yurdaer Doğulu Dershanesi’nin yolunu tuttular. Elektrogitar yoktu, sadece klasik veriyorlardı. Caydılar, kendi çabalarıyla bir şeyler öğrenmeye çalıştılar. Hakan’ın odasına kurdukları düğün salonundan kiralık bir davul, onlara çalgılarını değiştirmeleri gerektiğini gösterdi. Kavır parçaları çalmaya çalışmakla işe giriştiler, ama gitarcı bulamıyorlardı. Başlarken Tünel’de bir mağazada çalışan Engin Abi eşlik etti ayakları üzerine kalkana kadar. Bir ara Burak geldi, sonra da Murat Net.

İlk ciddi basçıları Kaan Bozoğlu Kanada’ya göçünce Bursa’dan gelip gitmekte olan yeni bir çocuğu denediler, Tarkan Gözübüyük adında. Şişhane’de yaptıkları ilk prova sonrasında kimyalarının uyuştuğunu karşılıklı beyan ettiler. Konsere çıkma vakti gelip çatmış, isimleri de Pentagram olmuştu.

İlk konser Bağcılar’da kiralanan bir düğün salonunda gerçekleşti. Vitamin Gökhan ön ayak olmuş, topluluğu Blassfamous ile katılmıştı. Bu konsere Tarkan yetişememiş, yerine (daha sonra Metalium topluluğuna katılan) Özgünay çalmıştı. Biliyorum hemen koltukları soracaksınız. Tabi ki hepsi kırılmıştı.

Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Antropoloji okuyordu Cenk. 1987 yılında kazanmıştı bölümü; aynı sınıftalardı, oradan tanıyordu Mümtaz’ı (Eryaman).

Azıcık ucundan tuta tuta giriştiler bir işe, sadece Cumartesi-Pazar tezgâh açıyorlardı Beyazıt meydanına. Bir yıla kalmadı fena alıştılar, artık her gün oradaydılar.

Yaramaz görüntülü bu çocuklar aslında kendi işlerinde bir akademisyenden çok daha titizlerdi. Üniversitedeki öğretim üyelerinden daha çok okuyorlardı, ama neyi? Ellerine geçen plakların içindeki yazıların teşekkür kısmında yer alanlara, çalınan çalgıların marka ve modellerine kadar… Her konuda fikir yürütür, ona göre bir plağı beğenir ya da beğenmez, alırlar ya da almazlardı.

Beyazıt günlerinin akıbeti Bir Zamanlar Amerika’da filminin son sahnesine benzedi. Ezan okunurken Headbanger elemanı Punk İsmail müziği kısmadığı için yobazlar toplanıp saldırdı. Tam o aralıkta birileri alanı terk ettiği için az insan kalmış; ihale Cenk ile Talat’a çıkmıştı. Kafalarına sopalar kırılıncaya kadar dayak yediler, yanlarında sol kitaplar satan bir abinin burnu kırıldı. Ne tesadüf! O güne kadar bir dakika bile boş bırakılmayan noktada, tam da o sırada polis yoktu.

Bu işlere bulaştım mı bilirsiniz kolay kolay bırakamazsınız. Sürdürmek için de hemen yapılacak ilk şeylerden biri askere gitmemek için okulu uzatmak olur. Eh bir de akmasa da damlayacak cinsten bir iş. Beyazıt Meydanı’nın suyu çıkınca Taksim ve Sultanahmet’te tezgâh açıyordu artık Cenk. Ancak üzerinde bir dam olmaksızın yaşamanın çalışmanın insanın başına neler getirdiğini biliyorsunuz.

Bakırköy’de Yeraltı Çarşısı’nda bir işe giriyor. Adı (kendisi koysaydı baget mi olurdu acaba?) Pena olan bu müzik dükkânının sahibi sağlam solcu bir abi olan Yasin Bey idi. Müzikten pek anlamıyordu ama çok iyi kalpliydi. Kasetlerin yanı sıra müzik aleti, walkmen, pil gibi aksesuarlarda satan bu dükkân, Cenk’in olay yerine intikal edişiyle metalci bir kimliğe bürünmeye başlamıştı. Hatta ikinci albümleri “Trail Blazer”ın imza gününü bile burada yapmışlardı.

İki yıla yakın zaman geçti burada, mutlu günlerdi, ama gün geldi terki diyar edilmesine karar verildi. Beşiktaş’ta Sinan Paşa Pasajı’nda bir yer buldular, tüm hazırlıklar yapıldı, hatta açılış günü bile saptandı, ama biraz ertelemek zorunda kaldılar, zira aynı gün Uğur Mumcu katledildi.

Engellenemez bir yükselişle metal mabedine dönüşen mekân, dönemin hızlı gençliğinin en çok ayak bastığı, racon kestiği yaşam alanlarından biri haline gelmişti. Bugünküne göre daha savaşçı bir kuşak mı vardı acaba? Bir de sabırlılar. Örneğin Aptül, Kronik Özer falan biraları kapıp damlamak için Yasin Bey’in saat altı yedi gibi eve gitmesini yılmadan beklerlerdi. Yasin Bey tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini kavrayınca gençleri rahat bırakmaya karar verdi ve 1998 sonunda dükkânı Cenk’e devrederek istirahate çekildi.

***

Cumartesi nota günleri düzenlerdi. Dergilerden koparılmış sayfalar, fotokopi yoluyla çoğaltılmış partisyonlar, sırtına fırfır geçirilmiş ya da sağ üstü köşeden zımbalanmış dosya kâğıtlarının üzerinde kalınlığına göre satılan şarkı akorları için kapıda kuyruk olurdu metal müzisyeni hayali kuran genç uzun saçlı insanlar. 

Aralarda büyük alışveriş yapanların ellerine tutuşturulan numaraya göre gerçekleştirilen çekilişler olur, muhtelif kampanyalar düzenlerlerdi. Bu çekilişleri de Vitamin Gökhan, henüz Volvox elemanı olan Şebnem Ferah ve Özlem Tekin gibi isimler yapardı. Talihlileri de o günlerde en yakın konser neyse -Bon Jovi, Sting, Michael Jackson gibi- ona gönderirlerdi.

Artık iki işe sahipti Cenk; öncelikli olarak bir dükkânı vardı ve her gün burada bulunuyordu. Yanı sıra da giderek tanınan ve azımsanmayacak derecede çoğalmaya başlayan Pentagram konserleri. Aslında iki iş birbirini tetikliyor, ama daha ziyade topluluğun artan ününden dolayı dükkânın müdavimleri artıyordu. Gelen insanlar sadece kendisiyle değil, dükkânda rastlaştığı insanlarla da sohbet ediyor, arkadaş oluyor, hatta müzik grubu kuruyorlardı.

Pena raflarından ücretsiz demolar dağıtılıyor, vitrininde konser afişleri sergileniyordu, ait olduğu alt-kültüre elinden ne hizmet geliyorsa veriyor, misyoner gibi işliyordu.

Çokça yaşanan şeylerden bir misal: bir gün bir ergen geliyor; küstah, şımarık. Tüm gitarların fiyatını soruyor dudağını büke büke. Aynı çocuk ertesi gün yeniden geliyor, ama bu kez bambaşka biri, konuşurken kırılıyor, dökülüyor, kekeliyor:

- “Abi ya niye söylemiyorsun?”

- “Neyi?”

- “Pentagram’ın davulcusuymuşsun…”

Yurtdışına iki tur düzenlediler, festival izlemek amacıyla. Ticari bir meşgale değildi, maksat metal kardeşliği. İki otobüs dolusu insan toplaştılar, Yunanistan’daki Rock Wave’e gittiler 2001 yılında; Iron Maiden, Inflames, Rotting Christ ve Dream Theater izleyeceklerdi, ama gitarcı Janick Gers kolunu kırınca Iron Maiden sahne alamadı. Onun boşluğunu Dream Theater telafi etti, “Trooper” çalarak. Bu kez ilki kadar kalabalık değillerdi, ama ertesi yıl yine aynı festival için düştüler yola. Bu kez de Judas Priest, Megadeth, Cradle of Filth, Savatage dinlediler. Şüphesiz hikâyenin güzel bitmemesi gerekiyor; her iyiliğin bir cezasının olması icap ediyordu. Dönüşte dükkândan aldı Cenk’i polis, izinsiz turistik tur düzenlediği gerekçesiyle. Mahkemeye çıktı, beraat etti, ama bir daha tövbe etti festival mestival örgütleme işlerine. Neyse ki daha sonra Pentagram olarak Wracken’de çaldılar da, o da Avrupa görmekten mahrum kalmadı.

Çok güzel günler geçmedi değil o 27 metrekarede. Ama her şey gibi bunun da bir sonu olacağı belliydi. Müzik piyasasının ağırlaşan buhranıyla birlikte dükkân da misyonunu tamamlamıştı.

Birasını kapan geliyordu, bu yüzden battı belki de Pena. İçki satsaydı kesin köşeyi dönerdi. Uzun bir tezgâhı var Pena’nın, üstü kaset kutuları, CD kolileri, pena torbalarıyla dolu, altı sanırsın ki bar. Üç farklı zamanda üç ayrı kişi çalışmıştı burada: Çağan, Gökhan ve Emrah.

Kapatmamak için çok direndi Cenk, (incik, boncuk, takı, ucuz tişört ne varsa denedi) ama yapacak bir şey kalmamıştı. Son badireyi atlatamadı, biriken aidat borcu yüzünden icra geldiği gün içeride ceketinden başka alacağı bir şeyi yoktu. Bir yıl önce yitirdiği babasının ardından yaşadığı bu ikinci öksüzlük gerçekten fazlaydı.

***

Ticaretten nefret eder hale geldi, zaten oldum olası mizacına uygun olmadığını düşünür dururdu. Sen metalci herifin tekisin, neyine kapitalizm!

Venom’ların, Motörhead’lerin artık nostaljik müzik muamelesi görmesi ne kadar ironik geliyor O’na. Zaten Pena’nın bulunduğu yerde de şimdi şimdi kadın elbiseleri satılıyor. Cenk’in ise en çok özlediği şeylerin başında, dükkânı kapattıktan sonra vapurla karşıya geçerken -solda Kızkulesi, sağda Topkapı Sarayı eşliğinde- içtiği soğuk yorgunluk birası geliyor.

Gerçi bu noktaya gelinmesinde toplumun değişen dokusunun, kirlenen duygularının ve buna bağlı olarak iyi müziğin rağbet görmemesinin rolü de yok değildi. Aynı ceketle gitti vergi dairesinin kapısına. Borcunu yapılandırdı. Konserlerin bitmeye yüz tuttuğu bir memlekette borcunu ödemek için elinde tek bir meslek vardı; davulculuk. Şimdi ders veriyor, kazandığını kendisine hiçbir şey vermemiş bir devlete yatırıyor.  

 

[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI

Plak piyasasının derin devleti 23/07/2016 Cumartesi
Atlantis Tansel - 2 02/07/2016 Cumartesi
Atlantis Tansel 25/06/2016 Cumartesi
Kronik Özer (2) 11/06/2016 Cumartesi
Kronik Özer (1) 04/06/2016 Cumartesi
Hayri Plak 28/05/2016 Cumartesi
Toplumsal plak toplayıcısı 21/05/2016 Cumartesi
Ne ölenle öl, ne gidenle git 14/05/2016 Cumartesi
Bugün platomuzda ne var? 07/05/2016 Cumartesi