Politik dilimiz, Ergenekon ve Kontrgerilla!

04/02/2011 Cuma
Politik dilimiz, Ergenekon ve Kontrgerilla!

Dil masum değildir. Dil ideolojik bir araçtır. Kullandığınız kavramlar, seçtiğiniz üslup sizin hayata bakışınızı, dünya görüşünüzü, toplumsal konumunuzu ifade eder. Yüksek bir soyutlama düzeyinden bakıldığında bu durum bütün insanlar için geçerlidir. Daha daraltarak ele aldığımızda, politikacıların, aydınların, toplum önderlerinin, kitle örgütlerinin, sendikaların, partilerin seçtiği dil, onların tutumlarını ve feslefi duruşlarını ortaya koyar.

Sınıf mücadelelerinin keskinleştiği dönemlerde dil de alabildiğine politikleşir. Hatırlanacaktır Türkiye’de 1970’li yılların son çeyreğinde yaşanan şiddetli iç savaş, dil üzerinden de yürütüldü. Gazatelerde, dergilerle, radyo ve televizyonda, okullarda, ders kitaplarında, konferanslarda, üniversitelerde ve sokakta konuşulan dil alabildiğine ideolojik-politik bir anlam kazanmıştı.

Diliniz ve kullandığınız kavramlar sizin hangi tarafta olduğunuzu da ortaya koyuyordu. “Olanak” diyorsanız solcu ve devrimci, “imkan” diyorsanız sağcı ve millyetçi olduğunuz bilinirdi. Hele “olasılık” ve “ihtimal” sözcükleri, politik ve felsefi konumunuz hakkında hiç kuşku bırakmazdı.

Devrimciler öztürkçe konuşur ve yazarken, ironik şekilde milliyetçiler ve sağcılar (islamcılar dahil) Farsça ve Arapça sözcükleri tercih ederlerdi. Öyle ki, dönemin sağcı-faşizan gazetesi Tercüman’ın yazarları, örneğin “Türk Edebiyatı” dergisini de çıkaran Ahmet Kabaklı, ilk okullarının isminin “Sübyan Mektepleri” diye değiştirilmesini bile önermişti.

***

Dil politik bir araçtır. Dilin politik boyutu iç savaş ortamlarında daha da önem kazanır. Kullandığınız sözcükler hayatlarınıza bile mal olabilir. Yakından bildiğim bir örnek vermek sanırım hem ilginç hem de olacaktır 1978 yılının başlarında 2. Milliyetçi Cephe hükümeti henüz işbaşındayken İstanbul Vatan Caddesi’nde yaşanan bir olay bu.

Olay şöyle gelişir öğlen saatlerinde devrimcilerin elindeki Antep Yurdu’ndan çıkan üç gencin önü Fatih Ticaret Lisesi’nin yakınlarında faşistler tarafından kesilir. Edirnekapı Yurdu o dönemde ülkücülerin en önemli karargahı durumundadır. Devrimci gençleri çeviren grup 7-8 kişidir. Ülkücüler elleri bellerinde gelenlerin kimliğini ve eğilimlerini belirlemek için sorgulamaya başlarlar.

Devrimci gençler böyle bir çevirmeye hazır değildir. Ülkücülerin kendi bölgelerine bu kadar yaklaşabileceklerini de düşünmemişlerdir. Böyle davrandıklarına göre kararlı oldukları ve saldıracakları hemen hemen kesindir. O nedenle solcu gençler durumu geçiştirmeye çalışırlar. Çatışma için şartlar elverşsizdir. Üç kişiden sadce birinde silah vardır. Etrafları çevrilmiş durumda sorgulama devam eder.

Ülkücüler, tam bu kişilerin sıradan ve futbolla ilgilenen mahalle gençleri olduğuna ikna olacakken, solcu gençlerden biri “doğal” sözcüğünü kullanır. Bunun üzerine onları çeviren faşistlerden biri “doğal değil ulan” der, “tabii”… Ortalığı bir anda derin bir sessizlik kaplar. Ardından bölgeden geçen bir cankurtaranın dikkatleri dağıtması üzerine solcular Fetih Ticaret Lisesi’nin duvarından atlamayı başarırlar ve silahlı çatışma başlar.

O gün kimse vurulmaz. Devrimci gençler, biraz da şansları yaver gider ve bu çemberi yararak uzaklaşırlar. Ancak, bu olaydan sonraki günlerde bölgede çıkan bir dizi çatışma ve yurt baskınlarında iki taraftan da insanlar ölür.

Kuşkusuz söz konusu çatışmaların belirleyici nedeni dil değildir. Ancak dil, belli bir soyutlama düzeyinde bütün çelişkilerin, farklılıkların, poltik ayrımların, felsefi duruşların ve ahlakın ifade edildiği ideolojik bir alandır.

Sol ve Kürt hareketi dil konusunda özensiz
Gazetelerde ve bazı internet sitelerinde önceki gün (2 Şubat 2011) yayımlanan haberlere göre, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak ile birlikte, kayıp kişilerin gömüldükleri yerlerin tespiti için kazılarının yapıldığı Bitlis’in Mutki İlçesi’ne gitmiş ve burada birer konuşma yapmışlar.

İşte bu gezide gerek Demirtaş’ın gerekse Kışanak’ın yaptığı konuşmalar ve bu konuşmalarda kullandıkları kavramlar son derece sorunluydu.

Sol’un bir kesimi ve bazı Kürt politikacılar uzunca süredir politik faaliyetlerinde, özensiz, savruk ve egemen söylemden beslenen yüzeysel bir dil kullanıyorlar. Bu dostlarımız, kullandıkları dilin yeni kurulan hegemonik söylemin bir parçasına dönüştüğünün, dahası (Kürt sorunu bağlamında) imha ve inkar politikalarını güçlendirdiğinin farkında bile değiller.

Demirtaş ve Kışanak’ın gezisinde BDP’li bölge milletvekilleri ile çeşitli demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri de yeralmış. Bölge halkının da katılımıyla, kazı yapılan bölgede yaklaşık 2 bin kişilik bir kalabalık toplanmış. Demirtaş’tan sonra kalabalığa hitaben Kışanak da bir konuşma yaparak şunları söylemiş:

“Bu ülkede 8 yıldır tek başına iktidarsın. Bu ülkenin bütün imkanları senin elinde, polis senin elinde, istihbarat senin elinde. İstesen bunları açığa çıkaramaz mıydın? İstemiyorsun. Çünkü Kürt halkına karşı işlenen bu suçlar, bu vahşet bir devlet politikasıydı. Bugün o politikanın temsilcisi de AKP hükümetidir, Başbakandır. Başbakan Ergenekon’da derin devlet hesaplaşmasından bahsediyor. İşte Ergenekon’un suçları burada. Başbakan nerede? Bunu görmeyen, bunu açığa çıkarmayan ve bunun mücadelesini vermeyen bir Başbakan Ergenekon’un suç ortağıdır. Ergenekon’un şimdiki adıdır."

Tıpkı iyi niyetli birçok solcu arkadaşımız gibi BDP’li milletvekili ve Parti Eşbaşkanı dostumuzun da kavramları rahat kullandığı anlaşılıyor. Çünkü Kışanak’ın konuşmasının özü doğru ve haklı bir pozisyonda duruyor. Ancak kullandğı kavramlar, muhalefet ettiği AKP’ye ve ne yazık ki savaştığını sandığı derin devlete hizmet ediyor.

Kışanak’ın Ergenekon kavramını kullanırkan kastettiği şey hiç kuşkusuz Kontrgerilla’dır. Ancak kendisi ısrarla Kontrgerilla’ya iktidarın, Cemaat çevrelerinin ve yandaş basının kullandığı kavramla “Ergenekon” diyor. Aynı şeyi daha once Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş da sık sık yapmıştı.

Oysa, Kışanak’ın Ergenekon dediği, varlığı halen kanıtlanamamış örgütün ve çökmek üzere olan davanın iddianamesinde PKK de yargılanıyor. Çünkü bu davanın iddianamesine göre PKK’yi Ergenekon kurmuş ve yönetmiş.

Hatırlanacağı gibi Başbakan Erdoğan geçen hafta yaptığı bir konuşmada, PKK ve Kürt muhalefet hareketinin Ergenekon’la işbirliği yaparak siyaset alanını yeniden düzenlemeye çalıştığını iddia etmişti. Erdoğan, “Güvenlik güçleri umuyorum ki gereğini yapacaktır” da diyerek, yeni bir saldırının, hem de Kürt siyasal hareketini ve solun bir kesimini içerebilecek yeni bir operasyon dalgasının da işaretini vermişti. (Bu konuda daha geniş bir değerlendirme için bkz. Merdan Yanardağ, “AKP yeni bir saldırıya hazırlanıyor”)

Öcalan’la görüşenler Ergenekon’dan tutuklandı
PKK lideri Abdullah Öcalan, tecrit koşulları nedeniyle gelişmeleri çok sınırlı şekilde izlemesine karşın uzunca süredir Kürt hareketini ve kamuoyunu Ergenekon konusunda kuşkularını dile getirerek uyarıyordu. Öcalan, 2008 yılında avukatlarına yaptığı bir açıklamada “Benimle görüşen generaller tutuklanıyor” demiş ve bu sözler çok tartışılmıştı. Öcalan şunları söylemişti:

“Hem Atilla Uğur hem Emre Taner bana şöyle dediler: ’Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil sizinle çözelim.’Bana konuşmaları olumlu geldi. Ama onların durumu şimdi ortada. Benim sorguma katılan paşa cezaevinde yatıyor ve neden tutuklandığını bilmiyor.” (Görüşme Notları, 11 Ekim 2008, Hürriyet)

Ben, halen 2. Ergenekon Davasından yargılanan E. Albay Atilla Uğur’a, Öcalan’a böyle bir teklif yapıp yapmadıklarını sordum. Atilla Uğur, “Evet, böyle bir teklifi komutanlarımın bilgisi dahilinde Öcalan’a ilettim. Şimdi hep birlikte yargılanıyoruz” dedi. Blndiği gibi özel harekatçı (kırmızı bereli) Atilla Uğur, Öcalan’ı Kenya’dan getiren birliğin de komutanıydı.

Öcalan’ın verdiği bilgi ve yaptığı değerlendirme -ki doğrulandı- çok ilginç. Bir kısım asker geliyor Öcalan’a, “Barzanisiz ve Amerikasız bir çözümde rol alıp almayacağını” soruyor. Başka bir anlatımla “Türkiyeci bir çözüm” öneriyor. Bu açıkça masaya oturma teklifidir. Kürt hareketinin on yıllardır savunduğu bir görüşün gerçekleşmesi ve hayati bir talebin yerine getirilmesidir.

Avrasyacı olan ve “ulusalcı” olarak tanımlanan bu çevrelerin siyaseti devlete egemen olsaydı, bu gelişme ABD için bölgede “ölüm” anlamına gelecekti. Çünkü aynı çevreler, Kürt sorununun çözümüne ilişkin bu yaklaşımlarının yanı sıra, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını, bölgede Rusya, Çin ve İran’la yeni bir pakt olşturmasını, dahası ABD ile ilişkilerin koparılmasa bile sınırlandırılması görüşlerini savunuyorlardı. Bölgede Kürt sorununu çözmüş, güçlenmiş ve NATO’dan çıkarak saf değiştirmiş bir Türkiye’yi düşünebiliyor musunuz?

Hatırlanacağı üzere 1998 yılında Harp Akademileri komutanlığı yapan, sonradan MGK Genel Sekreterliği’ne getirilen Orgeneral Tuncer Kılınç, bu görüşlerini henüz görevdeyken bir sempozyumda açıkça ifade etmişti. Harp Akademileri’nde 1998 yılında yapılan sempozyumun kayıtlarına ve ilgili konuşmaya herkes ulaşabilir.

Öcalan’ın Ergenekon özeleştirisi
Aslında Öcalan, bir dizi görüşmesinde de bu görüşlerini dile getirerek kuşkularını kamuoyuyla paylaşmıştı. Ancak, Kürt politikacılar ve kendilerini Kürt sorunu üzerinden tanımlayan sol çevreler ve liberaller başta olmak üzere, birçok kesim bu konuda AKP-Cemaat söylemini sorgusuz devraldı. Böylece istenmeden de olsa ABD’nin bölge politikalarına önemli bir katkı sunuldu.

Sonunda Öcalan bir özeleştiri yaparak, Ergenekon soruşturması hakkındaki kuşkularını artık aştığını belirterek tutumunu netleştirdi. Ocak ayında avukatlarıyla yaptığı görüşmede Öcalan şunları söylüyordu:

“Önemli bir değerlendirme daha yapacağım. Bu değerlendirme tarihi ve aslında biraz da özeleştirel bir değerlendirme olacak. Bugüne kadar Ergenekon yargılamalarıyla birlikte devletteki gladionun Jitemvari yapıların tasfiye edildiği söyleniyordu. Biz de biraz böyle düşünüyorduk. Aslında olanlar tam da böyle değildir. Bu konu üzerine sürekli düşünüyorum. Geçenlerde buradaki arkadaşlarla da tartıştım. Nasıl fark etmemişiz bugüne kadar? Bu nedenle özeleştiri diyorum.” (Görüşme Notları, 11 Ocak 1011)

Evet, tam olarak Öcalan’ın söyledikleri böyle. Öncelikle saptanması gereken durum da şu Öcalan kolay özeleştiri yapan bir lider değil. Yönettiği hareketin geleneğinde de böyle bir özeleştiri alışkanlığı yok. Bu nedenle altı “özeleştiri” diye çizilerek yapılan bu değerlendirmenin önemi büyük.

Öcalan’ın yaptığı özeleştiri “tarihi bir öneme” sahip. Çünkü, Ergenekon soruşturmasına “derin devlet” ya da Kontrgerilla tasfiye ediliyor diye destek veren, bu konuda yapılan uyarıları dikkate almayan Kürt hareketi ve sol’un bir kesimi, bu gelişme karşısında yeniden bir değerlendirme yapmak durumunda.

Çünkü Kürt hareketinin ve sol’un belli bir kesiminin tutumu, nesnel olarak rejimin gerici dönüşümüne, dolayısıyla Kürt sorununun çözümüne değil, çözümsüzlüğüne, daha kötüsü Amerikancı ve Barzanici gerici politikalara katkı sunmaktadır.

Ergenekon değil, Kontrgerilla!
Gültan Kışanak Mutki’de yaptığı konuşmada AKP’yi eleştirirken, AKP iktidarının devletin bütün ideolojik aygıtlarını kullanarak oluşturduğu egemen politik söylemin kavramlarını kullanıyor. Dodlayısıyla Kışanak, muhalefet ederken aslında egmen ideolojinin yeniden üretimine istemeden de olsa katkıda bulunuyor.

Oysa Öcalan, avukatlarına yaptığı açıklamaya şöyle devam ediyordu:

“Sanırım Hanefi Avcı'nın kitabında da geçiyormuş. O da çözüm konusunda benimle görüşülmesi taraftarıymış, bunu öneriyormuş ve şimdi içeride ve Ergenekon'dan yargılanıyor. Yine geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen bazı isimler de Ergenekoncu diye yargılanıyor. Aslında Ergenekoncu diye tasfiye edildiği söylenenlerin bir kısmı çözüm yanlısı isimlermiş. Ama asıl Gladionun çözümü istemeyen kesimleri dışarıda bırakılmıştır, onlar hala dışarıdadır ve AKP bunlarla uzlaşmıştır.” (Görüşme Notları, 11 Ocak 2011)

Evet Hanefi Avcı kitabında bunu açıkça yazıyor. Aslında Öcalan yukarıda yer alan tespitlerini bu kesinlikte olmasa da daha önce ifade etmişti.

Abdullah Öcalan’ın içinde bulunduğu tecrit koşullarına karşın, politik gelişmeleri doğru okuyan neredeyse tek Kürt lider olduğu anlaşılıyor. Ancak, Öcalan’ın bu özeleştirisi ve tekrarladığı uyarılarına karşın, Kürt poltikacıların ve kimi sol çevrelerin halen AKP-Cemaat dilini kullandığı görülüyor.

Bilinmelidir ki, Ergenekon operasyonu AKP-Cemaat darbesinin adıdır. Gerici-faşist polis devletinin kurulması için araç olarak kullanılan bir siyasal şiddet alanıdır. Oysa bu davadan yargılananların büyük bölümü Kürt sorununun Öcalan ve PKK ile görüşülerek çözülmesi gerektiğini savunmaktadır. Kamuoyunu tatmin etmek için bu davaya dahil edilen Susurluk artığı kimi isimler genel tabloyu değiştirmemektedir.

Bu topraklarda derin devletin ve iç savaş aygıtının adı Ergenekon değil, Kontrgerilla’dır.