Kongre Hareketi/Çatı Partisi programı ve savrulma

07/10/2011 Cuma
Kongre Hareketi/Çatı Partisi programı ve savrulma

Solda uzun süredir “çatı partisi” diye formüle edilen ve esas olarak federatif bir yanyana gelişi ifade eden birlik girişimi önemli bir etabı geride bırakmış görünüyor. İlan edilen takvime göre 15-16 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da bir kongre toplanarak bu girişime örgütsel bir biçim verecek. Kendisini “Kongre Hareketi” olarak tanımlayan bu oluşum, sadece sol bakımından değil, Türkiye ölçeğinde siyasal bir önem taşıyor.

Bu nedenle sözkonusu girişim üzerinde, daha önce yazdığım iki makeleye karşın birkez daha durmak gerekiyor. Önceki yazılarımda daha çok siyasal bakımdan değerlendirmeye çalıştığım bu girişimi, okuduğunuz makalede ideolojik ve programatik yönüyle eleştirmeyi deneyeceğim. Böylece üçleme tamamlanmış olacak.

Kongre Hareketi’nin hazırladığı ve bu girişimin üzerinde durduğu ortak ideolojik-programatik zeminini tarif eden metin, hem bu hareketin bileşenlerince üretilen tek önemli çalışma olduğu için hem de bir “program çerçeve metni” diye ilan edilmesi nedeniyle böyle bir değerlendirme için uygun görünüyor.

“Kongre Girişimi Program Çerçeve Metni” adı verilen program daha ilk satırlarından (maddelerinden) itibaren yanlış bir analiz, saptama ve tutumla yola çıkıyor. Tıpkı ilk düğmenin yanlış iliklenmesi gibi, bu hatalı analiz bütün metne karakterini veriyor. Çerçeve metnin birinci maddesinde, “Bizler, halklarımıza yöneltilmiş tüm baskı ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye’yi kurmak üzere bir araya geldik” denildikten sonra hemen ikinci maddede şunlar yazılıyor:

“Türkiye’nin baskı ve sömürüye dayalı sistemi, egemenlerin iki ana siyasal akımı tarafından sürekli olarak yeniden üretilmekte, buna karşı mücadele eden tüm toplumsal direniş odakları ise baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak her dilden ve kültürden Türkiye halkları, mevcut sistemin ömrünü uzatmak için birbiriyle yarışmakta olan bu iki akım arasından birini egemenlerin dayattığı neo-liberal ve anti-demokratik düzen içinde, Türk-İslam sentezci veya ulusalcı anlayışlardan birini tercih etmek zorunda değildir.” (Kongre Grişimi Çerçeve Metni, 2. Madde, Ö. Gündem gazetesi, 21 Eylül 2011)

Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Somut durumun nesnel ve devrimci bir analiziyle ilgisi yok. Daha çok siyasal bakımdan kirlenmekten korkan romantik bir yaklaşımı ifade ediyor. Gerçek hayatla, siyasal ve toplumsal durumla bağı olmayan, sosyalist perspektiften uzak bir değerlendirme.
Çerçeve Metin, Türkiye’de mevcut siyasal ortamının egemen sınıfların iki ana siyasal akımı arasındaki mücadele tarafından belirlendiğini ve bu iki kanat arasında salınan bir siyasal yapılanmanın toplumsal, ekonomik, kültürel vb. hayata yön verdiğini ileri sürmektedir. Metinden anladığımıza göre, bu kanatlardan birini “Türk-islam sentezci” ekip diğerini de “ulusalcılar” oluşturmaktadır. Bu iki kanadın ortak paydası ise neo-liberal ve anti-demokratik düzendir.

Kongre Hareketi’nin yukarıya aldığım değerlendirmesi ve bu analize bağlı olarak yaptığı hedef ve görev tanımı Türkiye’nin içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte olabilecek en koyu siyasal körlükle maluldür.

Çünkü

1- Çerçeve Metin, AKP-Cemaat iktidarının gerçek politik önemini, gücünü, tarihsel anlamını, işlevini ve küresel kapitalist düzen içindeki yerini kavramaktan uzaktır. AKP-Cemaat hükümetini basit ve sıradan bir burjuva iktidar değişikliği olarak görmektedir. Dahası, AKP-Cemaat koalisyonunun hükümet olduğunu ama iktidar olamadığını sanmaktadır.

2- Oysa ortada basit bir hükümet değişikliği yok, köklü ve modern Türkiye tarihinin en önemli rejim değişikliği vardır. Birinci Cumhuriyet, örtülü bir amerikancı darbe ile sonlandırılmış yerine islamo-faşist bir “polis devleti” kurulmuştur. Buradaki “polis devleti” kavramı, yeni rejimin dayandığı silahlı gücü vurgulamayı amaçlamaktadır.

3- Yasama, yürütme ve yargı organları yeniden yapılandırılmış ve bütün iktidar yürütmenin elinde toplanmıştır. Totaliter ve faşizan bir siyasal mimarı oluşmuştur. Bu durum, yüzylı aşkın Osmanlı-Türk modernleşmesinin sonuna değlse bile, aynı anlama gelebilecek çok önemli bir makas değişikliğine işaret etmektedir (bunu pozitif ya da negatif bir anlam yüklemeden sadece tespit olarak ifade ediyorum). Yüzyıllık siyasal tarihimiz için meydana gelen en önemli olaydır. Bir yön değişikliğidir. Durum böyle olmasına karşın, Kongre Hareketi bu tarihsel dönemecin farkında değildir.

4- Soğuk Savaş sorasında Türkiye’nin geleneksel iktidar bloku içinde bir yön ve program farklılaşmasının oluştuğu doğrudur. Bir çatışma yaşanmış yeni küresel düzene sistemin içinden direnen güçler tasfiye edilmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bir model ülke olarak tasarlanan Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin -ki buna İkinci Cumhuriyet de diyebiliriz- kurucu ve taşıyıcı güçleri emperyalizmin desteğiyle bu mücadeleyi kazanmıştır.

5- Kongre Hareketi’nin Çerçeve Metni ise, hem bu çatışmanın derinliğini ve tarihsel anlamını kavramaktan uzaktır hem de liberalleri yedekleyen Amerikancı AKP-Cemaat koalisyonunun bu çatışmayı kazandığının ve yeni bir rejimi inşaa etmeye başladığının farkında değildir.

Durum böyle olunca, daha programının ilk maddesinde içinde bulunduğu rejimi ve siyasal ortamı tanımlamaktan, bu analize uygun politik görevler çıkarmaktan ve hareketin tarihsel yönünü belirlemekten yoksun bir girişimin başarılı olmasını beklemek mümkün değildir.

***

Bir program önerisi olan Çerçeve Metin’in hemen hemen her maddesinde tartışılacak bir yan bulunuyor. Ancak bu yazının sınırları içinde bunların tümüne değinmek imkansız. Bu nedenle hayati önem taşıdığında inandığım ana noktaları tartışmakla yetineceğim. Yukarıya aldığım bölüm, birincisini oluşturuyordu. Bu bölümü tamamlayıcı nitelikte Çerçeve Metnin başka bir değerlendirmesi ve hareketin siyasal görev tanımını yaptığı maddelerini ise 13 ve 14’üncü maddeleri oluşturuyor. Madde 13’te şöyle deniyor:

“ (...) Toplumda güçlü bir demokratikleşme isteği ve özgürlükler lehine bir beklenti ortaya çıkmıştır. Bu beklentiyi karşılamak üzere başlatılan bir girişim olarak Kongremiz, askeri-bürokratik vesayete otoriter, katı merkziyetçi siyasi/idari yapılanmaya ve hukuk adı altında dyatılan anti-demokratik yasalara, uygulayıcı kurumlara ve yerel idarelerin piyasaya terk edilmsine karşı mücadele yürütür.” (a.g.m)

Çerçeve Metnin 14. Maddesi’nde ise şunlar yazılıyor:

“Kongremiz, merkezi idarenin yerel yönetmler üzerindeki vesayetini, demokratik kazanımlar önünde önemli bir engel olarak görür. Askeri-sivil bürokrasinin egemenliğine karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği mekanizmaların geliştirilmesini savunur ve bu uğurda mücadele eder.” (a.g.m)

Kongre Haraketi, "Program Çerçeve Metni" adını verdiği bu belgede, yukarıya aldığım bölümlerden de açıkça anlaşılacağı gibi liberalizmin ağır etkisi altındadır. Sosyalist bir bakış ve yöntemle hayatı analiz edip yorumlamak ve dünyayı değiştirecek bir eylem programı çıkarmak yerine liberallerin metodolojisini ve kavramlarını sorgulamaksızın devralıyor.

Burada yöntemi de tayin eden kilit ifade, “askeri-bürokratik vesayet” ya da "vesayet rejimi” kavramlarıdır. Amerikalı üçüncü sınıf liberal sosyologların Soğuk Savaş sonrasında yoğun şekilde dolaşıma çıkardığı bu kavramın babası Karl Popper’dir. Toplumların tarihsel akış içinde gelişimini açıklayan Marksist toplumsal ilerleme yasasına ve tarihselciliğe karşı çıkan Popper, sadece bu kavramın değil, liberalizmin ve sol liberalizmin de babasıdır. Onun “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli ünlü kitabı, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’ne de esin kaynağı olmuştur.

Popperci burjuva liberal sosyloglar ve siyaset bilimciler, tarihin akışını sınıf mücadelelerinin belirlediği görüşüne karşı çıkarak, tarihin materyalist açıklamasını reddederler. Toplumları ve siyasal mücadeleleri emek-sermaye çelşkisi temelinde değil, devlet-sivil toplum çatışması ya da merkez-çevre mücadelesi ekseninde açıklamaya çalışırlar. Kapitalizm, feodalizm ya da köleci düzen, tarım ya da sanayi devrimi tamamen tesadüflere dayalı olarak açıklanır. Nedensellik bağı koparılır.

Bu bakış, sermayenin egemenliğini, düzenini ve emek-sermaye çatışmasını gösterişli bir “deokratikleşme” şalıyla örttüğü gibi, kapitalizmi ve burjuva parlamenter rejimleri de nihai (son) insanlık tecrübesi olarak sunmanın kapılarını açar. Amerikan yeni muhafazakarlarının “Tarihin sonu” ve kapitalizmin mutlak ve ebedi bir sistem olduğu tezinin kaynağı bu bakıştır. Bu bakış toplumları ve dünyayı tarihsizleştirdiği gibi, insanlığı da geleceksizleştirir.

İşte Popperci ve sivil toplumcu bakışın taşıyıcı kavramını “askeri-bürokratik vesayet” ya da “vesayet rejimi” deyimleri oluşturur. Bu kavram ülkemizde Hasan Cemal, Taha Akyol, Ceniz Çandar, Halil Berktay, Mehmet Altan, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Hüseyin Gülerce, Mehmet Barlas, Ali Bayramoğlu, Cem Boyner gibi yeni muhafazakarlar tarafından yıllardır tedavüle sokularak kapitalizmi ve sermaye düzenini örtmek için kullanılmıştır.
Oysa tarihsel olarak “vesayet rejimi” diye bir ekonomik, toplumsal ve siyasal düzen ya da sistem yoktur. Devletin ve bürokrasinin göreli özerkliğinden söz etsek bile, esas olan kapitalizm ve sermaye egemenliğidir. Kapitalist bir toplumda son çözümlemede sınfsal bakımdan sermayeden bağımsız silahlı bürokrasiden söz etmek imkansızdır. Askeri-bürokratik vesayet sadece sermayenin egemenlik biçimlerinden biri olabilir.

***

Çerçeve Metin’de, Kongre Hareketi için temel siyasal görev, “Askeri-sivil bürokrasinin egemenliğine karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği mekanizmaların geliştirilmesini savunur ve bu uğurda mücadele eder” diye belirleniyor. Bu yaklaşım liberallerin, Amerikancı AKP-Cemaat darbesine ve iktidarına, yeni rejime toplumsal, siyasal ve tarihsel meşruiyet üretmek amacıyla ortaya attıkları bir tutumdur. Başta sol olmak üzere muhalefeti yedeklemenin bir aracından başka şey değildir. Tam anlamıyla siyasal bir palavradır.

Hareketin temel mücadele eksenini “askeri-bürokratik vesayet” rejimine karşı savaş diye açıkladığınız zaman, sizin devrimci ve sosyalist olmak, sınıf mücadelesine öncülük etmek gibi bir imkanınız da kalmaz.

Her grubun kendi örgütsel yapısını ve hiyerarşisini koruyarak bir araya geleceği bir “çatı partisi” kurmayı amaçlayan Kongre Hareketi’nin böyle bir programla sadece soyut bir “demokrasi mücadelesi” yürütebileceği açıktır.

Zaten bu kavramlar, somut bir iktidar ve sermaye egemenliği dururken bizi soyut bir düşmana karşı mücadeleye çağıran sosyolojik ve siyasal bir hile olmaktan başka şey değildir. Böylece soyut bir vesayet rejimine karşı mücadele ettiğimizi sanırken, kendimizi somut bir sermaye iktidarının yedeğine düşmüş halde bulabiliriz.

Tarih içinde oluşan toplumları somut birer ekonomik, siyasal ve toplumsal sistem içinde açıklamak ve değerlendirmek yerine, örneğin kapitalizmi sadece kültürel bir kategori olarak alan post-modernist anlayışın bizi götüreceği yer, en fazla sol liberalizm olacaktır.

Çatı partisinin Kürt siyasal hareketiyle birlikte oluşturulacağı da hatırlanırsa eğer, böyle soyut ve kendisini sivil toplumcu bir demokratikleşme sınırlamış bir programın toplumun diğer kesimlerine ulaşması imkansızdır. Belirleyici siyasal renk, Kürt siyasal hareketinin talepleri olacaktır. Bu kaçınılmazdır. Durum böyle olunca, sosyalistlerin bu oluşum içinde erimesi büyük bir risk olarak ortada durmaktadır.

Son olarak bir soruna daha değinerek bitirmek istiyorum nasıl bir arada duracağımız ve nasıl birliğimizi koruyacağımız Çerçeve Metin’de belli değil. Toplumsal bölünme ve çatışmayı esas olarak sınıfsal temelde değil de kültürel, etnik ve dinsel farkllıklar üzerinden açıklayan post-modernist bakış (bir tür bilinç dışı tutumla) benimsendiği için sadece bu farklılıklarımızın nasıl ifade edileceği ve hangi tedbirlerle garanti altına alınacağı üzerinde durulmuş.
Oysa, toplum bir kez daha sınıflar temelinde bölünmelidir. Bizi Türkler, Kürtler, Çerkesler ve diğerleri olarak birleştirecek olan da budur. Çerçeve Metin ise, farkına bile varmadan modern yurttaşlık kavramının ifade ettiği tarihsel-hukuksal zeminin bile gerisine düşerek sadece ayrışmanın teorisini yapmaktadır.

Kuşkusuz yukarıda ifade etmeye çalıştığım eleştirilerin daha net olarak anlaşılması ve ideolojik-teorik sorunlara dikkat çekmek için bazı kavramları mantıksal sonuçlarına taşıyarak sert şekilde kullandım. Bunun bir tartışma yöntemi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Sol’da birlik fikri hiç kuşkusuz karşı konulması çok güç bir taleptir. Ortada mesafe almış büyük bir birlik girişimi vardır. Aralarında dostlarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız çoktur. Ve kendilerine bütün içtenliğimizle başarılar dilemekten başka çaremiz de niyetmiz de yoktur.