‘Evet’ Pazarlığı ve Kürt Hareketinde Kırılma

20/08/2010 Cuma
‘Evet’ Pazarlığı ve Kürt Hareketinde Kırılma

Türkiye'nin siyasal ve entelektüel ortamında yeterince üzerinde durulmayan, benim zaman zaman dikkat çekmeye çalıştığım önemli, önemli olduğu kadar bu toprakların geleceği bakımından da tehlikeli bir durum yaşanıyor.

Bir süredir Kürt siyasal hareketini oluşturan bileşenlerin önemli bir kesimi, sağlı-sollu liberaller ve kendilerini hala solda sayan kimi aydınlar Kürt sorununun sağcı, islamcı ve muhafazakar güçlerle işbirliği yapılarak çözüleceğine inanmış görünüyor.

Kürt siyasal hareketi Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı ve devrimci birikiminden/geleneğinden kopuyor.

Kuşkusuz yükselen yeni sermaye güçleriyle, emperyalistlerle, gericilerle, islamcılarla, sağcılarla işbirliği yapılarak da Kürt ulusal sorunu “bir şekilde” ve “negatif” yoldan çözülebilir. Ancak bu çözüm kaçınılmaz şekilde tarihsel ve kategorik bakımdan gerici olacaktır. Dahası, gelişiminin belli bir aşamasından sonra ilerici, aydınlanmacı ve devrimci güçlerle çatışacaktır.

Dolayısıyla böyle bir çözümü sosyalistlerin desteklemek gibi bir sorumluluğu yoktur. Olmamalıdır da…

Solcu ya da devrimci olma ölçütünün böyle bir çözümü desteklemek değil, tam tersine karşı çıkmak olacağı da kesindir.

Emperyalist yoldan kaderini tayin etmek!
Güney Kürdistan’ da (Kuzey Irak’ta) kurulan federe devlet üzerinden Irak Kürtleri kendi kaderlerini emperyalist yoldan tayin etti. Olabilir…

Bölgede ABD işgalini destekleyen tek güç Irak Kürtleri oldu. Güney Kürtlerinin (daha doğrusu örgütlerinin) bu tutumu, Saddam rejiminin zulümü ve ABD’nin “özgürlük ve demokrasi” getireceği varsayımı ile açıklanmaya ve meşrulaştırılmaya çalışıldı.

Diğer taraftan, işgal sonrasında kurulan bu devlet hiç kuşku yok ki, aydınlanmacı, demokratik, sol’a açık ya da sosylizm yönelimli, modern bir devlet de değil, düpedüz amerikancı, ilkel kapitalist ve gerici bir yapılanmadır.

Şimdi söyler misiniz, sosyalistler böyle bir devleti neden desteklesin? Son çözümlemede 1,5 milyon Iraklı’nın ölümüne, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış büyük bir ülkenin yakılıp, yıkılıp, yağmalanarak neredeyse ortaçağa iade edilmesiyle sonuçlanan ABD işgalini “hoş görmek” gibi bir sonuç yaratması kaçınılmaz olan bu “kendi kaderini tayin etme” yoluna neden destek verilsin?

Kürt burjuvalarının, toprak ağalarının, şeyhlerinin, islamcı ruhban sınıfının eğemenliğini tesis eden bu karşılık emekçilerin birliğini yeni bir ulusal sınırla bölen böyle bir olşumu sosyalistler hangi gerekçeyle ve neden desteklesin?

Evet, neden?..

Bilinmelidir ki, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” (UKKTH) zaman ve mekan dışı mutlak bir ilke değildir.

Kürt hareketinin ve onun etkisi altındaki kimi sol çevrelerin Türkiye’nin ilerici birikiminden kopma eğilimi, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan kesimleri, örneğin Türkleri (dolayısıyla Türk emekçilerini, aydınlarını, alt/orta sınıflarını) ve sunni inanışlı kesimleri büyük bir aymazlık ve sorumsuzlukla sağcılara, muhafazakarlara ve gericilere bırakmaktadır.

Bu tutum, etnik ve dinsel kimliklere özel bir vurgu yapan aktüel felsefi ve siyasal anlayışlarla (neo-liberalizm ve post-modarnizim) birleştiğinde son derece ağır tarihsel sorunlar yaratıyor. Emekçileri birleştiren zeminleri tahrip eden, sınıfsal bağları çözen ve insanları bir önceki çağın kurumları olan dinsel ve etnik kimliklerine iade eden yeni liberal-muhafazakar ideolojinin yıkıcılığına karşı sol şiddetli şekilde mücadele etmelidir.

Tarihi, toplumsal ve siyasal gelişmeleri Karl Popper’ci merkez-çevre çatışması ya da devlet-sivil toplum mücadelesi üzerinden açıklamak yerine, politik mücadeleyi sınıflar çatışması ve tarihselcilik perspektifinden hareketle kurgulayan sol/sosyalist güçler, siyasal ve felsefi tutumlarını belirlerken, ayrıştırıcı etnik ve dinsel kimlik taleplerine karşı tutum almalıdır.

İnsan aklının yeniden teslim alındığı, bilimin yerine teolojinin geçirildiği gerici toplumsal dönüşüm projelerine karşı uzlaşmaz bir mücadele verilmelidir. Ancak bu mücadele sol’u sol yapacaktır.

Kürt hareketi her koşulda desteklenir mi?
Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, bu ortamda sınıf mücadelesinden söz etmek, örneğin Kürt burjuvalarına, ortaçağ artığı ağalık ve şeyhlik düzenine karşı da mücadele edilmesi gerektiğini savunmak bile akıl almaz şekilde milliyetçilik suçlaması için yeterli olabiliyor.

Oysa sadece Kürt olduğu için neden bazı burjuvalara, örneğin Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası’nın temsil ettiği snıfsal konumlnışa, toprak ağalarına, gerici şeyhlere destek verelim? Sahi, neden? Bunu birisi açıklayabilir mi?

Sosyalistler olarak bizi ilgilendiren ezilen Kürt halkı, emekçileri, işçileri ve yoksul köylüleri, değil midir?

Emperyalistlerle, Soğuk Savaş sağclığıyla, yükselen yeni sermaye sınıfı ve bu sınıfın da içinde yer aldığı yeni iktidar bloku ile işbirliği yapılarak çözülecek bir Kürt sorunu –ki gerçek bir çözüm olmayacaktır- bu topraklarda ancak gericilik üretecektir. Tarihsel ve kategorik olarak karşı devrimci bir “çözüm” olacaktır. Böyle bir çözümün bu topraklarda kimseye bir hayrı dokunmayacaktır.

Bu nedenle yukarıda sorduğum soruyu daha net biçimde tekrarlamak istiyorum sosyalistler "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ilkesini tarih ve coğrafya dışı bir yaklaşımla, yani her hal ve şartta savunmak zorunda mıdır?

Hayır, değildir. Çünkü ulusların kaderlerini tayin hakkının savunulması, örneğin somut bir ulusal kurtuluş savaşının sosyalistler tarafından desteklenmesi, bu mücadelenin ilgili ülkede ya da dünyada devrim ve sosyalizm kavgasına katkıda bulunması, emperyalizmi geriletmesi işçi sınıfı ve ezilenlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini ileriye doğru taşıması halinde doğru bir tutum olacaktır.

Sosyalistler gerici, burjuva karakterli ve sün çözümlmede emperyelizme hizmet edcek ulusal mücadeleleri işçi sınıfını ve ezilenleri bölen milliyetçi hareketleri desteklemek zorunda değildir.

Ezilen ulus milliyetçiliği her hal ve şartta desteklenemez? Ancak belli koşullar altında, örneğin devrimci mücadeleye katkıda bulundukları ölçüde sadece “hoş görülebilir”. Lenin’in bu soruna ilişkin yaklaşımı sürekli olarak yanlış yorumlanmış, daha da kötüsü her türden milliyetçi politik yönelimin gerekçesi haline getirilmeye çalışlmıştır.

Örneğin Yugoslavya'da, Kafkaslarda, Baltık havzasında ve Ortadoğu’da olduğu gibi küçük uluslar emperyalist yoldan da kendi kaderlerini tayin edebilirler. Nitekim Kosova'da ayrılıkçcılar bağımsızlık ilanını ABD ve AB bayraklarıyla meydanlarda kutlandılar. Sosyalistler, Kosovalı Arnavutların ABD bayrakları ve emperyalizmin simgeleriyle kutladığı bağımsızlık ilanını desteklemek zorunda mıdır?

İsrail ve ABD’nin kuruluşuna belirleyici katkı verdiği Irak’ın kuzeyinde kurulan Kürdistan Federe Devleti’ni de sosyalistlerin desteklemek gibi bir zorunluluğu var mıdır?

Hayır, devrimciler bakımından kesinlikle böyle bir zorunluluk yoktur.

Tam tersine, emekçileri dinlerine ya da milliyetlerine göre bölen, emperyalizmin bölgesel ve küresel çıkarlarına hizmet eden her türden politik eyleme karşı sosyalistler esastan mücadele etmek zorundadır.

CIA ve Mossad’ın eğittiği Kürt özel kuvvetlerine mensup personelin Iraklı anti-emperyalist aydınları, ulusal/birleşik bir direniş cephesini kurma potansiyeline sahip gazetecileri, yazarları, sosyologları “nokta suikastları” ile öldürmelerini sosyalistler neden desteklesin?

Söyler misiniz, bu mudur ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı?

Değişen dünyada UKKTH
Daha önce çeşitli yazılarımda da vurguladığım gibi sol, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesini, bugünün dünyasında hiçbir şey değişmemiş gibi savunamaz. örneğin sosyalist sistemin henüz çözülmediği, büyük bir güç olan Sovyetler Birliği'nin dağılmadığı bir dünya-tarihsel durumda/dönemde olduğu şekilde savunabilir mi?

Bir önceki dönemde, dev sosyalist blokun belirleyici etkisiyle işçi sınıfı hareketinin ve dünya devriminin bir bileşeni olan ulusal kurtuluş mücadeleleri, günümüzde pekala gericiliğin ve emperyalizmin bir hegemonya aracı haline gelebilir. Nitekim Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'da tartışmasız şekilde böyle olmuştur.

Demokrasi, insan hakları ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi sol için büyük değer taşıyan ilkeler, ne yazık ki emperyalist müdahale, işgal ve katliamların birer gerekçesi haline getirilerek kirletilmiştir. Bu kavramların hiçbiri artık masum değildir. Bu durum bir olgudur ve sol tarafından görmezden gelinemez. Yugoslavya’ya yapılan NATO müdahelesi ile bu güzel ülkenin birkaç yılda yedi parçaya bölünmesi, Irak ve Afganistan’ın işgali tam olarak bu gerekçelerle hayata geçirildi. Oysa, Yogoslav birliğini kuran Balkan halkları, faşizmi yenilgiye uğrattıklarında kendi kaderlerini zaten tayin etmişlerdi.

Hatırlatmak ve sürekli vurulamak gerkiyor Soğuk Savaş sonrasında uluslararası hukuk yeniden oluşturuldu, kavramlar yeniden belirlendi. Egemenlik, içişlerine karışmama, bağımsızlık, sınırların dokunulmazlığı, ulusal devlet gibi bir önceki dönemden kalma ilk eve kavramların içi de yeniden dolduruldu.

Örneğin, “egemenlik hakkı” ve “içişlerine müdahale etmeme” diye bir ilkenin artık geçerli olmadığı, günümüzde hiç bir devletin artık “içişlernin olamayacağı" dahası “uluslararası toplumun” bir ülkenin “içişleri” diye bir despotun kendi halkına “zulüm” yapmasına izin veremeyeceğini ileri sürdüler. Burada “zulüm” olup olmadığını takdir edecek güç de yine “uluslararası toplum” diye yumuşatılan bir kavramla ifade edilen emperyalist devletlerin kendileridir.

Sosyalistler son çözümlemede işçilerin ve emekçi halkların ayrılığından değil, birliğinden yanadır. Durum böyle olmasına karşın, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemeçte Kürtlerin, ayrılık da dahil olmak üzere kendi geleceklerini özgürce tayin etme hakkının savunulması sosyalist bir tutumdur. Gelgelelim ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı soyut değil, somut bir ilkedir.

Altını çizerek bir kez daha belirtiyorum eğer ayrılık ülkede, bölgede ya da dünyada eşitlik ve özgürlük mücadelesine, devrim ve sosyalizm kavgasına katkıda bulunuyorsa yani daha büyük, adil ve özgür bir birliğe hizmet ediyorsa savunulur. Yok eğer gericiliği, yen bir sermaye egemenliğini ve emperyalizmi güçlendiriyorsa sosyalistler ayrılıktan değil, birlikten yana olmak zorundadır.

Günümüzde somut durum ayrılığı değil, birliği gerektirmektedir.

Kürt hareketi Türkiye’nin ilerici geleneğinden kopuyor!
Yukarıda çeşitli bağlamlarda da belirttiğim gibi, PKK ve Kürt hareketi Türkiye'nin (var olduğu kadarıyla) ilerici tarihsel birikiminden ve devrimci ikliminden uzaklaştğı için sol'dan da giderek kopmaktadır. Bu tehlikeli bir gidiştir.

Kürt hareketi bugün neredeyse bütün sınıfsal taleplerini geri çekmiştir. PKK ve Kürt enteljensiyası emperyalizme, feodalizme ve gericiliğe karşı bir mücadele perpektifi ve programı ortaya koymamaktadır.

İşte bu nedenle olsa gerek PKK, çok rahatlıkla AKP hükümetiyle işbirliği yaparak referandumda gerici “evet” cephesine hayati bir destek sunabiliyor. Nitekim PKK ve Kürt hareketi AKP hükümetiyle yürüttüğü gizli diplomasi sonucu ateşkes ilan ediyor ve bunun referendum sonuna kadar devam edeceğini açıklıyor. PKK’nin sol’u hiç dikkate almadığı, onu “cepte” saydığı anlaşılıyor.

Örneğin, PKK liderlerinden Murat Karayılan, Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, “ateşkesin devlet içerisinden bazı yetkililerin Abdullah Öcalan’la yaptığı temaslar” ın ardından ilan edildiğini belirtiyor. Karayılan’ın açıklamasının hiçbir yerinde sol’un ana akımlarının oluşturduğu “Hayır Bloku” olgusunu dikkate almadığı görülüyor.

Karayılan devamla şunları söylüyor:

Açıklanmasında bir sakınca görmediğimiz diğer önemli bir gelişme de devletin, önderliğimizle (A. Öcalan’la) geliştirdiği diyalog temelinde ateşkes talebinde bulunmasıdır. Aslında önderliğimiz aradan çekilmişti ancak, talep üzerine yeniden devreye girerek, çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması için hareketimize bir mesaj gönderdi.” (Vatan gazetesi, 18.08.2010)

Karayılan aynı demecinde, “eğer referendum süresince ateşkes ilan etmeseydik ‘hayırcılar’ kazanacaktı” da diyor. Yani PKK liderliği, sol’un, sosyalist hareketin takındığı politik tutuma aldırmıyor. AKP iktidarıyla pazarlık yapıyor. Dahası, “evet” eğilimini güçlendireceğini bile bile bir poltik tutum belirliyor. Böylece, BDP tarafından ilan edilen boykot tavrı yalan oluyor. Boykot poltikası sadece hamamın namusunu kurtarmaya yarayan sembolik bir tavır olmaktan öteye geçemiyor.

Burada acıklı olan şey PKK’ye bakarak tavır belirleyen ve “boykot” kararı alan kimi sol grup ve çevrelerin yaşadığı büyük aşkınlık ve hayal kırıklığıdır…

Kürt hareketinin ‘evet’ pazarlığı büyük yanlıştır

Abdullah Öcalan, avukatlaryla yapığı son görüşmede şunları söylüyor:

Diğer bir konu da referandum meselesidir. Bilindiği gibi bu anayasa paketinde Kürtleri doğrudan ilgilendiren bir husus yoktur Kürt meselesi adeta yok sayılmıştır. Halkımız da konuyu her türlü tartışmada serbesttir. Bu düzenlemeler AKP'nin kendi hegemonyasını kurabilme ihtimalinin önünü açıyor. Bunu görüp bu tuzağa da düşmemek gerekiyor. Halkımız da son güne kadar tartışsın, gözlem yapsın. Buna göre kendi kararlarını versin, eğilimlerini olgunlaştırsın. Biz biliyoruz ki, 'evet' diyen taraf islamcı milliyetçi kesimdir. Ama karşılarındakiler de ulusalcı milliyetçilerdir. Ama biz bu demokratik gelişmelere göre demokratik bir tavır almalıyız.” (A. Öcalan, 13 Ağustos 2010 tarihli Görüşme Notu, www.gundem-online.net)

Öcalan’ın kullandığı “ulusalcı milliyetçiler” gibi, irticalen konuşmada bir ölçüde doğal sayılabilecek savruklukları, anlamsız tamlama ve sıfatları bir yana bırakırsak eğer, açıkça son ana kadar AKP ile pazarlık yapılmasını istediği anlaşılıyor. Yani “boykot” politikasının 'hikaye' oluduğu bir kez daha teyit ediliyor.

Nitekim BDP yöneticileri hemen bu görüşmenin ardından “evet” için hangi koşulların yerine getirilmesini istediklerini açıkladılar. Burada, öne sürülen bu koşulları sıralamaya ve üzerinde durmaya hiç gerek yok. Çünkü bunların gerçek bir anlamı bulunmuyor. Çoğu ajitasyon talepleri. Küçük bir taviz halinde ya da kapalı kapılar ardında verilecek bir “söz” üzerine referandumda “evet” diyecekleri anlaşılıyor.

Kaldı ki, açıkça “evet” demeleri bile gerekmiyor. PKK’nin pek sürpriz sayılmayacak son manevrasının ardından 12 Eylül günü sandığa gidecek Kürtlerin artık ağırlıklı olarak “evet” diyeceklerini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Bu pazarlık AKP hükümetine bir yaşam öpücüğü gibidir. Çünkü, son kamuoyu araştırmalarında “hayır” oyları açıkça önde görülüyordu. Türkiye’nin önünde AKP gericiliğine, islamo-faşist bir rejim kurma grişimine, küresel sermaynin neo-liberal ekonomik politikalarını dizginsiz şekilde uygulayan gözü dönmüş bir sermaye iktidarına “hayır” deme ve onu geriletme imkanı vardı. Bu imkan, Kürt hareketinin AKP’ye sunduğu akılalmaz destekle toplumun elinden alınmak istenmektedir.

Bu durumda Kürt ulusal hareketi, AKP ile anlaşarak kendi sorununu sistem içinde çözse ne yazar çözmese ne yazar… Buradan ancak siyasal gericilik çıkar, iç savaş çıkar, kardeş kavgası çıkar.

Kürtler kaderini yeniden sol’la birleştirmelidir

Bu nedenle, Kürt hareketi kendisini yeniden Türkiye devriminin, sınıf mcadelsinin, bu toprakların ilerici geleneği ve birikiminin bir bileşeni olarak konumlandırmalıdır. Bunun için öncelikle solla ilişkilerini onarmalı, çok büyük bir yanılgıyla takındığı yukarıdan bakma üslubunu hızla terk etmelidir.

Bilinmelidir ki, aksine her tutum Türk ayrılıkçılığını güçlendirmekten başka bir sonuç yaratmayacaktır.