Demokrasi ve Sol Zor Sınav!

04/12/2009 Cuma
Demokrasi ve Sol Zor Sınav!

Son birkaç yıldır darbe tartışmaları ve Ergenekon davası, ardından üst üste gelen Kürt, Alevi ve Ermeni açılımları, “milli irade” kavramı ile ifade edilen çarpık iktidar anlayışı, entellektüel ortamda esen liberal rüzgar ve bütün bu olup bitenlerin ortasında solun durumu, “demokrasi” kavramının hem teorisi hem de ima ettiği pratiği hakkında bir kez daha düşünmemizi zorunlu kılıyor.

Türkiye’de sosyalist solun “demokrasi” ve “demokrasi mücadelesi” konusunda sorunlu bir tarihe sahip olduğu açık. Esas olarak 12 Eylül 1980 sonrasında başlayan, 1991 yılında sosyalist sistemde yaşanan büyük çözülmenin ardından derinleşen bir tutum, solun genel çizgileriyle devrimci niteliğinin aşınmasına ve sistem tarafından büyük ölçüde içerilmesine yol açan esaslı bir savrulmaya yol açtı. Bu savrulmayı, bir kaç istisnai örneği bir yana bırakırsak eğer, -ki bu örnekler çok önemlidir- kısaca solda demokratlaşma süreci diye değerlendirebiliriz.

Öyle ki, neredeyse son 25-30 yıldır “demokrasi” sözcüğünün ima ettiği soyut değerlerin karşısında durmak neredeyse imkansız hale geldi. Demokrasi kavramının önsel olarak ve sorgusuz sualsiz pozitif çağrışımlı bir anlam kazanmasında, esas olarak devrimci ve sosyalist solun burjuva demokrasisi hakkındaki neredeyse bütün eleştirilerini geri çekmesinin payı çok büyüktür.

Oysa biliyoruz ki, demokrasi (haydi buna burjuva demokrasisi diyerek kavramı biraz daraltalım) kapitalist toplumlarda çok yönlü ve çok katlı adaletsizlik ve eştsizliklerin üzerini örten atlastan bir şal gibidir. Burjuva demokrasileri insanlarda soyut bir eştlik duygusu yaratarak sermayenin siyasal ve toplumsal egemenliğini gizleyen bir işlev görür. Bu nedenle demokrasiler, sanayileşmiş kapitalist toplumlarda –ki Türkiye bir sanayi ülkesidir- sınıf olarak burjuvazinin dolaylı fakat en gelişkin ve en güvenli egemenlik rejimleridir.

Gelgelelim bu alanda, başta sol olmak üzere entellektüel ortamda büyük bir kafa karışıklığının bulunduğu da bir gerçektir. Aslında esaslı bir bilinç çarpılmasına işaret eden bu kafa karışıklığının nedenleri sanıldığından da derinlerdedir. Biraz şamatik bir analiz yapma tehlikesini göze alarak bu konuya ilişkin bazı nedenleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Emperyalizmin yeni aşaması küreselleşme ve onun doğrudan sonucu olan yeni liberalizm dalgası, solu sanıldığından daha derin bir şekilde etkilemiştir. Post-modern edebiyatın sol üzerindeki etkisi hayli yıkıcı olmuştur. İdeolojik-politik yenilenme çabası/yönelimi solun önemli bir kesiminde devrimci ve sosyalist temellerde geliştirilememiş, dahası liberal demokrat bir karakter kazanmıştır.

2-Türkiye sosyalist hareketinde "asgari program, azami program" sorunsalı aşılamamıştır. Demokratikleşme, başlı başına ve sosyalizm bağlamından koparılarak ele alanmaya başlamıştır. Öyle ki, “sınıf” kavramının yerini Marksist termnolojide çok başka bir anlama sahip olan soyut bir “yurttaşlık” kavramı almıştır.

3-Daha da önemlisi, sosyalistlerin önemli bir bölümü gerek teoride gerekse politikada kendi demokrasi anlayışlarını geliştirememiş, burjuva demokrasisi ile kendi demokrasi anlayışları aralarındaki nitelik farkını belirtik hale getirememiştir. Demokrasi, zaman içinde adeta sınıflar ve hatta çağlar üstü mistik bir kavram ve yönetim biçimi şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır.

4-Tanzimatçı bir geleneğe sahip olan Türk aydını ve dolayısıyla Türk solunun önemli bir bölümü batıcı ve modernist bir anlayışın taşıyıcısıdır. Örtük bir aşağılık kompleksini de içeren bu anlayış, siyasal olarak kendisini bir tür 'ıslahatçılık' olarak dışa vurmaktadır. Bu tutum sosyalistler bakımından irdelendiğinde karşımıza, devrim ve sosyalizm bağlamı olmayan bir "demokrasicilik" çıkmaktadır.

Toplumcu/eşitlikçi demokrasi
Açıkça saptamak gerekiyor ki, günümüzde nasıl "insan hakları" kavramı artık emperyalist müdahale hukukunun ve bu hukuka bağlı olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan Yugoslavya, Afganistan ve Irak müdahelelerinin/işgallerinin bir gerekçesi haline gelmişse "demokratikleşme" de küresel kapitalizmin yeni egemenlik aracına dönüşmüştür.

Unutmamalıyız Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) Kasım 1999 tarihinde gerçekleştirdiği Seattle (ABD) toplantısında gezegenin egemen güçlerinin en önemli argümanı serbest ticaret ve demokrasiydi. Burjuva demokrasisi ve Batı normları bugün küresel kapitalizmin ulusal pazarları ele geçirmesinin ve bu saldırıya karşı gelişecek siyasal direnişleri kırmasının en önemli aracıdır.

Anlatım ve anlaşılmada kolaylık sağlaması bakımından sosyalist solun demokrasi sorununu nasıl ele alması gerektiğini (yine şematik bir şekilde ifade edersek) şunları söyleyebiliriz:

1-Sosyalistlerin, demokratik ve özgürlükçü de olsa sermayenin egemenlik biçimlerinden birinin savunuculuğunu yapması doğru değildir. Unutulmamalıdır ki, sermaye egemenliğinin en istikrarlı ve en güvenli biçimlerinden biri de parlamenter demokrasilerdir. Çünkü bir eşitlik yanılsaması yaratır, toplumsal adeletsizlikleri ve sınıfsal egemenliğini gizler.

2-Sosyalistler hızla kendi demokrasi anlayışlarına açıklık getirerek farklarını ortaya koymalıdır. Bugün özgüveni artan büyük sermaye de çok partililiğe ve salt sandığa indirgenen sözde bir demokratikleşmeden yanadır. Sosyalistler kendi farklarını ortaya koyamadıkları sürece, siyasal olarak gereksizleşecektir. Bu tehlike görülmelidir.

3-Bugün yapılması gereken şey burjuva demokrasisinin salt hukuksal eşitlik ilkesiyle yetinmemek, ekonomik ve toplumsal eşitlik isteminin merkezde olduğu bir demokrasi anlayışını öne çıkarmaktır. Hatırlanmalıdır ki, yaklaşık 150 yıl önce sosyalistler, burjuva demokrasisinin hukuksal/biçimsel eşitlik ilkesinin karşısına ekonomik ve toplumsal eşitlik ilkesiyle çıkmış ve bu nedenle siyasal literatüre "sosyal demokrasi" kavramı girmişti. Marksist politikanın çıkışı burjuva demokrasisinin eleştirisi üzerinde yükselmiştir. Marks ve Engels’in kuruluşunda yer aldığı ilk komünist partiler bu nedenle “sosyal demokrat” ismini almıştır. Dolaysıyla devrimci politika öncelikle burjuva demokrasisinin eleştirisi üzerinden geliştirilebilir. Burada sorun siyasal ve hukuksal eşitlik doğrultusunda atılacak adımlara karşı çıkıp çıkmamak değil, -ki zaten karşı çıkılmamalıdır- bununla yetinilip yetinilmeyeceğidir. Toplumcu bir demokrasi perspektifi, demokratik hak ve özgürlükler için yürütülecek siyasal mücadeleyi sosyalizme bağlayacak bir geçiş programı karakterine sahiptir.

4-Sosyalistler, demokratik bazı açılımlar sağlanmasına yol açsa da herhangi bir emperyalist kampta yer almanın taraftarı olmamalı, buna karşılık kendi toplumcu/eşitlikçi demokrasi programları doğrultusunda mücadeleyi örgütlemelidir. Emperyalizmin küresel ölçekteki saldırısını yine küresel ölçekteki devrimci bir çıkışla karşılamanın araçları yaratılmalıdır.

Ölçüyü kaçırmak
Sorun açık genel olarak sol kerteriz noktasını önemli ölçüde kaybetmiş durumda. Toplumsal ve siyasal gelişmelerin sınıfsal analizininden yola çıkma ve ölçüyü buradan koyma yöntemi bir yana bırakılmış durumda. Yaşanan şey açık bir sınıfsal körlüktür. Dolayısıyla sınıfsal bakış yerini merkez-çevre ya da devlet-sivil toplum çatışması üzerinden bütün bir insanlık tarihini açıklama ve siyasal olayları bu perspektifle analiz etme tutumuna birakmış durumda. Dünyada son 30 yıldır esen liberalizm fırtınasının sol üzerindeki asıl bozucu etkisi budur.

Kapitalist egemenliğin hüküm sürdüğü dünyada asıl ve belirleyici ayrımın sermayeyle işçi sınıfı, ezenlerle ve ezilenler, emperyalizmle emekçi/mazlum halklar arasında değil, örneğin devlet-sivil toplum, merkez-çevre, alt kültürler-üst kültür, cemaatler-ulus devlet arasında olduğunun yoğun şekilde vaaz edilmesi sol açısından temel sorun alanını oluşturmaktadır.

Kapitalizmi ve liberal/parlamenter demokrasiyi nihai insanlık tecrübesi, toplumların gelişim tarihinin son aşaması olarak gören liberal ve post-modern anlayışın krallığını ilan etmesi, sadece gözleri değil, kalpleri de kör etmektedir. Bu 'moda' anlayıştan kopamayan solun kimi kesimleri farkını yitirmekte, farkını yitirdikçe de erimekte ve gereksizleşmektedir. Bazı eski arkadaşlarımızın çok özgürlükçü gerekçelerle sosyal demokrasiye doğru yelken açması, bu yolculukta Alevileri yedeklemeye çalışması o nedenle sadece ideolojik-politik bir savrulma değil, aynı zamanda kalpsizliktir.

Oysa, emekçilerin ve ezilenlerin sözcüsü olma iddiasındaki sosyalist sol sermayenin ve devletin bütün parti ve akımlarından ideolojik, politik, kültürel ve örgütsel bakımdan bağımsızlaşmadan, toplumun ve ülkenin geleceğini tayin etmeyi bir yana bıraksak bile, o geleceği asgari düzeyde etkileyecek bir güç olarak bile varlığını sürdürmesi mümkün değildir.

Tarihen yeni olan liberal demokrasi değil, sosyalizmdir.