Mahir Ünsal Eriş
Yakışıklı Fırat küfre, küffara karşı!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:43 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:43
Mahir Ünsal Eriş'in "Yakışıklı Fırat küfre, küffara karşı!" başlıklı köşe yazısı 21 Kasım 2012 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Küfür bir insanlık hali. Ediliyor. Hepimiz ediyoruz yersiz, yeri geldikçe. Ama futbolda yeni düzen futbolda, saha içinde küfür etmeyi yasaklıyor. Yalnızca hakeme değil, aynı takımda oynadığın öz kardeşine bile etsen teamül belli. Sahada küfüre yer yok. Olmasın elbet. Her fırsatta “spor kardeşliktir” diye ekelenip sonra da ana avrat düz gitmek zaten komik oluyordu. İnsan kardeşine küfür mü edermiş?
Uygulamanın, hakemin saha içindeki ismine müsemma hakimiyetini artırmaya yönelik bir yanı olduğu da açık. Hakeme küfür edenin hali daha da harap.
Muhtemelen birçoğunuz hatırlamıyorsunuz. 91 senesinde bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçıydı. TRT muhabirlerinin oyunun durakladığı pozisyonlarda saha içine dalıp, teri üzerinde tüten futbolculara mikrofon uzatabildiği tuhaf yıllardı. Tartışmalı bir gol sonrası hakemin etrafında itişe kakışa tartışan futbolcular, her zamanki görüntü. Hakem Ahmet Çakar, etrafındakiler Fenerbahçeli Rıdvan Dilmen, Beşiktaşlı Mehmet Özdilek.
Fenerbahçe’nin kalecisi, daha sonra Beşiktaş’ın ve Çanakkalespor’un kalecisi olacak milli kaleci Engin İpekoğlu. Top çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışması hakemin etrafında sürüyor. Bu duraklamayı fırsat bilen muhabir Bülent Karpat sahaya dalıp Engin’e uzatıyor mikrofonu ve soruyor: “Engin, gol mu?” Yayıncı kuruluş çilesi yok, TRT her şeyin olduğu gibi futbol seyrinin de tek hakimi. İsterse oyun sürerken, demirbaşa kayıtlı devlet malı mikrofonlarıyla sahaya bile dalabiliyor. Engin, canlı yayında bombayı patlatıyor: “Yan hakeme, yahu hocam gol değil dedim, senin ananı s.kerim dedi.”
Hakemlerin futbolculara küfür edebildiği yıllardan bugünlere gelebilmiş olmak elbette sevindirici. Küfürü duydu mu basıyor kırmızı kartı hakem, eliyle yedek kulübesini gösteriveriyor küfürbaz arkadaşa.
Bu hafta Eskişehir-Fenerbahçe maçında Caner Erkin’in gördüğü kırmızı karttan çok maçın hakemi Fırat Aydınus’un Caner’e gösterdiği kırmızı kart konuşudu. Adettendir. Bu alışkanlığı daha okuldayken ediniriz. Her türden başarının sahibi biz oluruz, başarısızlığın sebebi başkasıdır. Sınavdan 100 alırız ama 45’le bırakan hocadır. Taraftarlığımız da böyledir bizim. Hakem bizim penaltıyı vermez ama bize verilen penaltı, ekseriyetle, haksızdır.
Caner’in Galatasaray’dan, bir küfürleşmeye müteakip yumruklaşma hadisesi yüzünden apar topar gönderildiğini hatırlıyoruz. Daha önce de çok hayati durumlarda, küfürleşme yüzünden kırmızı kart gördüğünü yazıyor kayıtlar. Türk futbol seyircisinin itici bulmakla beraber sahaya ve oyuna renk kattığını düşündüğünden varlığını sevdiği “çirkef topçu” imajını giyinmeyi seven bir arkadaş. Elbette bir Emre Belözoğlu değil. Fakat hırçın ve popüler ifadeyle söyleyeyim, “atarlı” bir genç. Yine de, eğri oturduğum yerden doğru konuşacak olursam, hakeme küfür ettiğine inanmadım.
Ettiyse de günahı boynuna. Ama bu kez inanmadım. Küfür etmeye yatkın insanların reflekslerinin de sinkaflı sözler içeriyor olabileceği, Caner’in de boş bulunup küfür etmiş olabileceği kabul etmiş olsam bile Caner’in olay anındaki saf şaşkınlığı ve pozisyondaki diğer futbolcu olan Veysel’in olay yerinden hızlıca sıvışması kafamı karıştırdı. Fakat mesele bu değil. Mesele hakem hataları.
Fırat Aydınus hata yapmış olabilir. Caner değil de Veysel küfür etmiş olabilir. Belki de gerçekten Caner etmiştir ve oyundan hakettiği gibi ihrac edilmiştir. Olmayacak şey değil. Futbolun bir sezonluk tarihçesi bile ofsayttan atılan gollerle, haksız kart ve penaltılarla, “hakemi aldatmaya yönelik hareketler”e aldanan hakemlerle dolmaya yetecek bir süredir. Burada asıl olay, konunun bunca gündem teşkil etmesinin tek mazeretinin hadisenin bir Fenerbahçe maçında yaşanmış olmasıdır. Bu olay, bu hafta oynanan daha önemsiz(!) bir maçta yaşansaydı muhtemelen bunu kafaya takan sadece o takımların taraftarları olacaktı. Duymayacaktınız bile.
Duymadınız da. Bu hafta oynanan Gençlerbirliği-Sivasspor maçında, hakem Hüseyin Göçek Gençlerbirliği’nin penaltısını açık şekilde yok saydı. Üstelik kırmızı siyahlılar penaltı beklerken Sivas atağa kalkıp bir de gol atıp Gençlerbirliği’ni, evinde, mağlup duruma düşürdü. Gol de, ayıp da, çekirdekten Galatasaraylı Hüseyin Göçek’in hanesine yazıldı. Sonrasında zaten moral olarak yıkılan Gençlerbirliği, dağıldı ve verilen bir penaltıyla beraberliği güç bela yakaladı. Dikkat ettiniz mi? Etmediniz. Etmeyeceksiniz elbette, kime ne Gençler-Sivas maçından. Ali Ece bir televizyon programında, “Hurşut’un verilmeyen penaltısı penaltı değilse ben de Belkıs Akkale’yim” dedi geçenlerde. Görüyorum ve artırıyorum, o pozisyon penaltı değilse ben de İzzet Altınmeşe’yim ve Ali Ece’yle düete hazırım.
Hep aynı şeyi söylediğim için sıkıcı oluyorum, farkındayım. Ama yılmadan aynı şeyleri söyleyebilecek kadar şaşkınlıkla izliyorum olan biteni. Şunu kabul etmeliyiz lig artık yayıncı kuruluşun sonsuz kontrolü altında bir organizasyona dönüşmüştür. 3+1+1 büyüklerden birinin şampiyon olmadığı bir lig yayıncı kuruluş için ticari fiyaskodur. Bu nedenle de konuya şöyle bakmak dudumundayız. Bu dört-beş takımın dışındaki bütün takımlar, yayıncı kuruluşun bebekleri şampiyon olabilsin diye oynayacak takıma ihtiyaç duyulduğundan ordalar. Bu takımların temsil ettiği kentlerde o kentin takımları üzerinden oluşan ekonomi de Süper Lig ekonomisinin taşraya bir lütfundan ibarettir.
Hakemler hata yaparlar. Yapmaya da devam edecekler. Fakat biz bu hatalardan yalnızca 3+1+1 büyüklerden herhangi birine karşı yapıldığına haberdar olabileceğiz. Çünkü futbol yalnızca futbol değildir, yayıncı kuruluşun gündüz düşleridir.