Sermayenin eline geçen bulunmaz fırsat: Van Depremi

30/05/2012 Çarşamba
Sermayenin eline geçen bulunmaz fırsat: Van Depremi

Sosyalistlerin Meclisi, Van depremine özel ilgi gösteriyor. Kamuoyuna gerçekleri anlatabilmek için iki rapor hazırladı. Bunun yanısıra sorunların örgütsel birlik içinde çözümlenebilmesi amacıyla Van Depremzedeleri ile Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin kurulmasına öncülük etti. Sosyalistlerin Meclisinin ilgisi ve depremzedelerin insani ve hukuksal sorunlarına çözüm getirme çabaları yöre halkının katkısıyla zenginleştirilerek sürdürülmekte.

Raporun ve kurulan Derneğin tanıtılması amacıyla 22-24 Mayıs tarihleri arasında Van’a düzenlenen geziye katılanlar arasında ben de yer aldım.
Rapor, Sosyalistlerin Meclisi’nin web sitesinde yayımlandığı için söz etmeyeceğim. Bu yazıda gezi ile ilgili izlenimlerimi ve ülkenin yeniden yapılandırılması sürecinde felaketin sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda nasıl fırsata dönüştürüldüğü konusundaki görüşlerimi paylaşacağım.
Van depremi unutturulmak isteniyor. Ülkenin gündeminden neredeyse düşürüldü. Oysa üzerinden 8 ay geçmesine karşın hiçbir sorun çözümlenmiş değil. Kentteki tek değişiklik, depreme en az dayanıklı olan çeperlerinde TOKİ evlerinin yükselmekte oluşu. İlk etapta 15.000 konut yapılacağı belirtiliyor. Kent yoksullarının bu alanlara sürüleceğini anlıyorsunuz.

Başbakan Yardımcısı, Van’a yapılacak konutlar için harcanacak 5,5 milyar ABD dolarının hazır olduğunu söyledi. Ancak yüklenici firmalar işçilerini bile dışarıdan getirdikleri için Van’a hiç katkıları olmuyor.

Van’a giderseniz bir avuç insanın depremzedelere insani yardım ve hukuk desteği verebilmek için ne denli özveri içinde çaba gösterdiğine tanık olursunuz. Depremzedelere yalnız olmadıklarını duyumsatmak gerekiyor. Hukuk desteği de en az insani yardım kadar önemli. Çünkü yasalarla verilmiş olan hakların alınabilmesi için önce haklarının ne olduğunun bilinmesi ve bunun talep edilmesi gerekiyor. Üstelik net biçimde tanımlanmış haklar bile çoğu kez yargıya başvurulmazsa alınamıyor.

Van’ın merkezinde sokaklar boyunca boş arsalar ve terk edilmiş apartmanlar görüyorsunuz. Kimilerinde bir iki ışık yanıyor.

Yıkılan yapıların enkazları kaldırılmış ve boş arsaya dönüştürülmüş. Riskli görülen apartmanlarda yaşanmasına izin verilmiyor. Güçlendirme çalışmalarına henüz başlanılmamış. Birkaç dairesinde ışık yanan apartmanlar ise hasarsız raporu alanlar. Ama raporlara güvenilmediği için çoğu kişi yerleşmeye korkuyor. Birinci deprem sonrasında Van’ın en güvenilir yapısı olarak sunulan Bayram Otelinin ikinci depremde yerle bir olması olayını anımsadığınızda korkunun hiç de yersiz olmadığını düşünüyorsunuz.

Kent merkezlerinde pek fazla çadır görülmüyor ama yetkililerin verdiği sayılara göre 150 bin insan konteynerlerde barınıyor. Sosyalistlerin Meclisinin Raporunda bu konteynerlerde, hiçbir yaşam alanı sunulmadığı, 5-6 kişiden oluşan ailelerin ancak nöbetleşe barınabildiği belirtiliyor. Bu bilginin abartı olmadığını içinde yaşadığınızda anlıyorsunuz. Konteynerlerin Kent merkezine uzaklığı ise ayrı bir sorun. Sıkıştırılmış eğitim uygulandığı için öğrenciler saat 7.00’de okullarında olmak zorundalar. Yeterli ulaşım sağlanamadığı için hava henüz aydınlanmışken sokağa çıkmaları gerekiyor.

Yaşadığı ortamı benimle paylaşan arkadaşımın konteyneri, kentten 15 km. uzaktaydı. İki aylık çadır yaşamından sonra taşınabildikleri bu ortamı lüks konut gibi algıladıklarını söyledi. Eşyalarını depremde yitirmişti ve bundan çok da üzüntü duyuyor gibi görünmüyordu. Nedenini merak etmiştim. Birkaç aylık depo kirasının, eşyaların değerini kat kat aştığını öğrendiğimde hak verdim.

Afet ve Acil Durum Başkanlığı’nın (AFAD) web sitesine baktığınızda konteyner kentlerde mutlu çocuklar, hatıra fotoğrafı çektirdiği algısı uyandıran gülen yüzlü insanlar ve sürüler halinde kazlar görüyorsunuz. Gerçeğin bu denli çarpıtılmış olması, insanda inanın kızgınlık değil şaşkınlık duygusu yaratıyor.

Kırsal yörelerde de durum daha az iç acıtıcı değil.

Deprem sonrasında köylere kamyonlarla getirilen konteynerler, ihtiyaç planlaması yapılmaksızın dağıtılmış ve üstelik bunların monte edilmesi de köylüye bırakılmış. Sayıları yetmediği için paylaşılmasında önemli sorunlar yaşanmış. Konteynerler dağıtılırken AKP’ye oy veren ile vermeyen köyler arasında ayrımcılık yapıldığı algısı oldukça yaygın. Bu algı kaçınılmaz olarak kayrıldığını düşünenlerde minnet, tersini düşünenlerde ise düşmanlık duyguları oluşmasına yol açmış. Böylesine bir ortamın AKP’nin İktidarına elverişli olanaklar sunduğu çok açık.

Köylüler konteynerleri yıkılmış evlerinin yanına kurmuşlar. Çoğu yağmur yağdığında içine su alıyor. Kimilerinde ana, baba gelin, damat ve çocuklar hepsi bir arada iç içe yaşıyor. Kimilerinin, konteynerlerinin önüne çadır bezleri gererek barınabilecekleri alanları biraz büyütmeye çalıştığı görülüyor.

Gerek kent merkezlerinde gerekse köylerde belirsizlik egemen. Depremden bu yana 8 ay geçmiş olmasına karşın, yöre halkı yıkılan evleri hakkında ne tür kararlar verileceğini ve bundan sonraki yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini bilmeksizin, umutsuzluk içinde bekliyorlar. Kimse konutunu onarmaya girişemiyor. En önemli korkuları ise yıkılan evlerinin olduğu bölgelerden koparılıp TOKİ evlerine “tıkıştırılmak.”

Köylerde ve beldelerde TOKİ konutları bir kabus gibi algılanıyor. Çünkü köylerde yaşayanlar geçimlerini küçük tarım üretimi yaparak sağlıyor. Üretimlerini daha kolay ve güvenlik içinde sürdürebilmeleri için her köylü tarlasının yakınında yaşamak zorunda. Üretim biçimleri sosyal ve kültürel yaşamlarını da biçimlendirmiş ve doğadan koparılarak beton yığınları arasında yaşamaya zorlanacakları olasılığı onları korkutuyor. Ama AKP zaten bu üretim biçimini ortadan kaldırmayı hedefliyor. 639 sayılı KHK ile kurulan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görevleri arasından köy ve köylüye hizmet kavramları çıkarıldı ve Bakanlığa kapitalist tarım işletmelerinin yaygınlaştırılmasında öncülük görevi verildi. Köylü eğer tarım sektöründe yer alacaksa üretici değil, kapitalist tarım işletmelerinde işçi olarak varlığını sürdürecek. İşçilerin TOKİ tipi konutlarda yaşamalarında ise bir sakınca bulunmuyor.

Van İlinde her konuda belirsizlik egemen. Belirsizliğin yönetim aczinden kaynaklanmadığını düşünüyorum. Elbette bunun da payı var ama temel neden, kentin nasıl biçimlendirileceği konusundaki kararların henüz bir plana dönüştürülmemiş olması. Yerel seçimler sonrasında Tayyip Erdoğan “Van’ı istiyorum!” demişti. “Hangi aşiretlerin toprakları değerlendirilirse Van alınabilir?” sorusuna yanıt arandığı anlaşılıyor.

Buraya değin Van’da deprem sonrasında yaşanan iç acıtıcı gerçeklerden söz ettim. Hemen belirtmeliyim: Deprem Van’da değil, Anadolu’nun bir başka yöresinde olsaydı hiç kuşkunuz olmasın oralarda da benzer olaylar yaşanacaktı. Çünkü emperyalizmin hedefinde güneyi ya da doğusu değil ülkenin bütünü var.

Özellikle son bir yıl içinde yürürlüğe konulan yasa ya da KHK’lerle ülke yeniden biçimlendirildi. Sürecin henüz bitmediği anlaşılıyor. Biri diğerinden bağımsızmış gibi görünen yasal düzenlemelerle ülke pazarının uluslar arası sermaye ile daha güçlü bağlarla bütünleştirilmesinin sosyal, kültürel ve hukuksal ortamı hazırlanıyor. Her biri ötekinden bağımsızmış gibi görünen yasal değişiklikleri ard arda getirdiğinizde her birinin aynı makinenin değişik dişlileri olduğunu görüyorsunuz.

Aşağıdaki paragraflarda bu amaçla yapılan üç önemli yasal düzenleme ve Belediyeler Yasasında öngörülen değişiklikten kısaca söz etmek istiyorum. Yasal çerçevenin bunlarla sınırlı olmadığını belirtmeliyim.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, geçtiğimiz yıl çıkarılan KHK’lerle ülkenin imar planını yapma ve uygulama yetkileriyle donatılmış ve böylelikle ülkenin bütün topraklarının ederi büyüklüğünde bir rant dağıtım aygıtının yetkilisi durumuna getirilmişti. Bakan 12.4.2012 günü yaptığı bir açıklamada bu yetkilerini nasıl kullanacaklarını şu özlü sözlerle anlatmıştı: “Kentsel dönüşümü ibadet duygusuyla yapacağız.”

Van depremi gerekçe gösterilerek yürürlüğe konulan Afet Riski Alanlarının Dönüştürülmesi Yasası ile İktidara doğa, çevre, tarih gibi değerler gözetilmeksizin her alanı yapılaşmaya açma yetkisi tanındı. Yıkılacak yapının afet riski altında olması bile gerekmiyor. Ekonomik açıdan ömrünü tamamladığına karar verilmesi evinizi yıkmak için yeterli olabiliyor. Kapitalizmde ev kavramının, mal olmaktan öte bir anlam taşımadığını unutmayalım. Bu Yasaya göre orman alanları da yapılaşmaya açılabilecek. Yasada yapılaşmaya açılan orman alanlarının yerine aynı büyüklükte yeni orman yetiştirilmesinden söz ediliyorsa da 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığı kurulmasını öngören KHK’de Orman Genel Müdürlüğünün görevleri arasından yeni orman alanları yetiştirme görev ve yetkisinin çıkarılmış olduğunun unutulmaması gerekiyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı, deprem aksı üzerinde 6-6,5 milyon riskli konut olduğunu ve 20 yıl içinde yenilenmesi amacıyla 350-400 milyar ABD Doları harcanacağını söyledi. Harcanması öngörülen, bir başka deyişle TOKİ yüklenicilerine ödenecek tutar 2011 yılı Milli Gelirinin yaklaşık yarısına ulaşıyor. Bu tutarın içinde yüklenicilere bedava verilecek hazine arazileri yok.

AKP iktidarı döneminde yabancılara satılan taşınmaz sayısının kendisinden önce satılanların on kat üzerinde olduğu belirtiliyor. Sayının artırılabilmesi amacıyla Tapu Yasası değiştirildi ve yabancıların daha kolay ve daha büyük toprak alabilmelerinin yolu açıldı. Ayrıca birçok ülke vatandaşı ya da şirketinin tarımsal toprak kiraladığı biliniyor. Tarım alanlarının giderek yabancı tekellerin eline geçtiğini görüyoruz.

DSİ’nin yaptığı bütün sulama tesisleri, Sulama Birlikleri Yasası ile kamusal niteliği ortadan kaldırılan bu birliklere devredildi ve bunlara iç ve dış borçlanma ile yap-işlet gibi yetkiler tanındı. Tarımsal sulamanın, yakın bir gelecekte çoğu yabancı ortaklıklar biçiminde örgütlenmiş özel şirketlerin eline geçtiğine tanık olacağız.

Ülke pazarının uluslar arası tekellere eklemlenmesi hukuksal dönüşümlerin henüz bitirilmediği anlaşılıyor. 13 ilin daha Büyükşehir belediyesi yapılması ve il sınırlarının belediye sınırları olarak belirlenmesinin hazırlıkları yapılıyor. İl Özel İdareleri böylelikle işlevsiz kalacak ve belki de kaldırılmaları gündeme gelecek. Ancak bu değişiklik belediye başkanlarını çok da sevindirmesin. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim yasal değişikliklerden sonra belediye başkanlarına yetkilerini kullanabilecekleri pek bir alan kalmayacak.