Üç Şiddetinde Özgün Faşizm

27/02/2009 Cuma
Üç Şiddetinde Özgün Faşizm

Doğan Yayın Grubu'na 826 milyon TL vergi cezası kesildi. Gruptaki birçok yorumcunun daha önce yaptıkları gibi "Bize ne!" diyebiliriz. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz! Gerçekten haklılarsa mahkeme işi düzeltir."

Fehmi Koru, Yeni Şafak'taki 21 Şubat tarihli yazısında "Bize ne!" demiyor. Gerçi o da sonucu mahkemeye havale ediyor, ama Aydın Doğan'a iktidarla sürtüşmekten sadece zarara uğrayacağı, oysa hükümet karşıtı yayınları kışkırtan bazı gazetecilerini uzaklaştırmakla sorunu halledilebileceği mesajı veriyor. Bir aracı mı, operasyon şefi mi?

Tüm bunlar Başbakan Erdoğan'ın muhalefetsiz tek tip medya özlemi doğrultusundaki ciddi müdahaleleridir.

Hikmet Kıvılcımlı "antika tarih" adı verdiği eski dönemler tarihini "uygarlıklar" ile "barbar" kavimler arasındaki tekrarlayan savaşlara dayandırır. Şehir, tarım ve ticaret temelli gelişmiş uygarlıklar sosyal devrimlerini yapamadıkları için kaçınılmaz şekilde yozlaşırlar. Yozlaşan uygarlık henüz tarım aşamasına bile ulaşamamış göçebe barbarların saldırılarına direnemez hale gelir ve yıkılır. Barbarlar uygarlıkta geridirler, ama çok ileri oldukları bir yön vardır: İlkel komünal toplumun özelliklerini taşırlar hala. Eşitlikçi, kardeşliğe dayanan toplum yapıları, özveri ve cesaretle sağlamlaşan savaşçı kültürleri gelişmiş uygarlığı deler, parçalar, ele geçirir.

Biz bu tezi tabandan yükselen faşist hareketlere de uyarlayabiliriz. Geçen yüzyılın ortalarına doğru, Avrupa'nın giderek çözülen uygar toplumunun bağrından kitlelerin kolektif ruhuna dayanan iki güçlü faşist hareket doğdu. O dönem sosyalistler, komünistler bile halkın özlem ve hayallerini kavrayamaz haldeyken, Mussolini ve Hitler on milyonları peşlerinden sürükleyip iktidara geldiler ve bir kez geldikten sonra kitle güçlerini daha da artırarak savaşla yenilene dek götürülemediler.

Bazı ülkelerde siyasal İslam da böyle bir gelişme eğrisi gösteriyor. İran, Mısır, Cezayir, Lübnan, Filistin ve Türkiye... Hıristiyanlık gibi İslamın da halka hoş gelen doğuş döneminden kaynaklanan kolektifçi bir yanı bulunuyor. Sıradan insanın dine olan gereksinimiyle, burjuva siyasetin çözülüşünü, sol alternatifin yaratılamamasını ve önüne çıkarılan engelleri emperyalizmin kendi denetimindeki dinciliğe verdiği büyük desteği de buna ekleyin. Sürecin doğasını kavrarsınız.

Bizimki gibi kapitalizmin tam gelişmediği ülkelerde faşizmin nasıl bir özgün biçim alacağı üstüne on yıllardır tartıştık solcular olarak. Çoğumuz şu fikirdeydi. Tabandan yükselen klasik faşizme bizde ihtiyaç yoktur, çünkü üst yapı zaten yeterince faşisttir sürekli biçimde. Düzene yönelik tehdidin yükseldiğini gördüklerinde hakim sınıfların faşizmin şiddet derecesini biraz artırmaları yeterlidir.

Oysa hükümetin son birkaç yıllık siyasal önlemleri ve Erdoğan'ın özellikle seçim mitinglerindeki konuşmaları bize, tabandan yükselen geleneksel faşizmin taktiklerini kuvvetle çağrıştırıyor. Bunlar birilerince öğretiliyor mu, yoksa her ülkeye genel geçer gerici doğal tavırlar mı tartışılabilir. Galiba ikisi birliktedir.

Erdoğan'ın muhalefetsiz tek tip medya yaratma girişimi böyle bir evrensel klasik taktiktir. Bunu yaparken "Ad Verme" yöntemini kullanıyor Başbakan. Topluma onun rahat ve refahını engelleyen bazı düşman güçler olduğu mesajı adlarıyla veriliyor. Bunlar örneğin Aydın Doğan'dır, Baykal'dır. İmtiyazlarını sürdürmek isteyen "asalak" unsurlardır. Bugüne dek "Dokunulamayanlardır". Toplumu soyan "Hortumcular"dır. Veya halkı ezen eski tip siyasetleri sürdürenlerdir.

Hitler'in Alman toplumunun tüm acılarından Yahudileri ve sonrasında da komünistleri sorumlu tutması gibi. Nitekim Erdoğan'ın söylemlerinde ötekilerin yanı sıra "Komünist" "suç"lamaları giderek artmaktadır.

Erdoğan "Genel Geçer Duygusal Değerlere" seslenmektedir. Önceki örneklerde bu vatan sevgisi, milliyetçilik üzerine yoğunlaşırken, Erdoğan'da dinsel yaşamı özgürce sürdürebilme duygusunu sömürmeye dönüşmüştür. Erdoğan "Aktarım" yöntemini kullanmaktadır. Kendisinin başta olmasını dinsel kolektif duyguların devamı için tek koşul olarak gösterebilmektedir.

Erdoğan "Referans Belgeleri" göstermektedir. İslam alemi bizden yana, ABD bizden yana, tarikat büyükleri bizden yana iletisi göndermektedir halka.

"Sıradan İnsan" rolündedir. Halkın içinden çıkmıştır ve onun yine bir parçasıdır. Konuşması, hali edası, yürüyüşüyle bizden biridir.

"Hileli Kart Dizme" yöntemini kullanmaktadır. Halka ulaşacak bilgilerin bazılarını öne çıkarmakta, bazılarını gizlemektedir. Hükümet vergi kaçıranlara, sahtekarlara, çetecilere, darbecilere karşı hukukun gereğini yerine getirmektedir. Ama kendi yandaşlarının aynı yöndeki davranışları yok sayılmaktadır.

"Herkes Bu Yoldadır" mesajı vermektedir Erdoğan. Başka çıkar yol yoktur, dünya bu yolda yürümektedir. ABD'yle işbirliği içinde, ülke zenginlilerini satıcı, piyasacı anlayış ona göre günümüzde alternatifi bulunmayan bir anlayıştır, hükümet de kaçınılmaz olanı en başarılı şekilde yerine getirmektedir. Bunun aksini düşünenler sadece "Marjinallerdir". Marjinaller ise söylediklerine hiçbir önem verilmemesi gereken toplum düşmanlarıdır.

Bu ülke on üzerinden sekiz dokuz şiddetinde faşist dönemler yaşadı. O bakımdan birçok solcu ve liberale bugünün üçlük faşizmi hafif ve tehlikesiz geliyor. Söz konusu yaklaşımda kuşkusuz haklı bir yan var. Ne abartmak, ne haksızlık etmek gerek. Ülkenin satılmasını ve Cumhuriyetin olumlu değerlerinin yok edilmesini bir yana bırakıp olguya sadece demokrasi açısından bakalım: Yine de endişesi yüksek olanlara daha çok hak vermek gerek, diye düşünüyorum. Çünkü bugün üç şiddetinde baskı uygulayan iktidar kendini sağlama almak veya toplumsal muhalefeti bastırabilmek için yakında pekala dozu birkaç puan artırabilir. Dahası seçimle de gitmeyecek şekilde tüm siyasal yapıyı denetim altına alabilir, tüm topluma yeniden sekizleri dokuzları yaşatabilir. Onda böyle bir potansiyel bulunduğu bugünden görülebilmektedir.