Solun belini kıran tertibi çözdük!

17/09/2010 Cuma
Solun belini kıran tertibi çözdük!

Türkiye ne zaman hassas bir dönemece girse, ne zaman sol muhalefet biraz güçlense, sağ yığınlar sinir bozucu şekilde tek top olup solun karşısına dikilir. Bu rastgele bir olgu değildir de, nasıl bir komplonun eseridir, ne tür bir toplum mühendisliğinin sonucu?

İşte o tertibin sırrını, referandum sonrası televizyon yorumcularını izlerken çözdüm. Kesin biçimde. Karşımda Oral Çalışlar vardı, Ömer Laçiner, Cengiz Çandar… Derin bir mazoşist duygulanımla bu tür varlıkları seyrederken bir ampul yandı kafamda.

Çoğu kişi Recep Erdoğan’ı televizyonda izlemeye dayanamıyor, ”Geç şu kanalı, geç geç!..” diye çığlık atanları gördüm, ancak her kanalda aynı surat ve bağırtıyla karşılaştıklarından katılıp kalanlara da rastladım. Ne var ki ben Tayyip beyi gayet sakin seyredebilirim, bir Çalışlar’ı, bir Çandar’ı izlerken hissettiğim duyguyu asla veremez bana.

Bu arada psikiyatr arkadaşlarım, hastalarında mazoşizm var mı yok mu, öğrenmek için artık, “Kendini bazen bilerek dövdürdüğün oluyor mu… kolunda hiç sigara söndürür müsün” gibi sorular yerine “Televizyonda hiç Çandar’ı veya Çalışlar’ı izler misin… ha? çekinmeden söyleyebilirsin.. kaç dakika dayanabiliyorsun…” türü sorular sormaya başlamışlar.

Dikkat ettiniz mi, bu saydıklarım ve bir de Mehmet Altan ne kadar çok çıkıyorlar ekrana. Acaba orada mı yatıp kalkıyorlar? “Dikkat ettiniz mi” diye soruyorum, çünkü bu suratlar hep orada oldukları için artık dikkat etmeniz mümkün değildir, ancak oradan ayrıldıklarında fark edersiniz değişikliği... Bilim böyle diyor. Evet, niye bunlar sürekli oradadır?

Neden “solcu lazım” dendikte hemen onları bulup getirirler oraya? Galiba sorunun asıl cevabı yukarıdaki paragrafta, onları getirmeye gerek olmaz, onlar oradadırlar, kameraların arkasında yatıp kalkarlar. Bir keresinde bu fenomenlerden biri, sunucuya “Hoş geldin” demişti, o saat anladım meseleyi.

Tabii bu son dediğim şaka, asıl cevapsa komplonun özü. Eski solcu veya yeni solcu… “solcu” diye bunlar televizyonda göründüğü, konuştuğu müddetçe Türkiye’de solun hiçbir şansı bulunmaz.

Düşünün, AKP’nin oy deposu ev hanımları toplanmış sohbet ediyor. Televizyonu açıyorlar ve karşılarına reklamlardan daha sık bir ihtimalle dörtlüden biri çıkıyor.

Kadınlardan biri ötekini dürtüyor:

“Kimmiş ayol bu?”

“Bilmem.. hep çıkar… solcuymuş diyolar…”

Solun işi bitmiştir. Az sonra çıkacak Recep Tayyip Erdoğan elbette gözlerine Brad Pitt gibi görünecektir. Solcu dörtlünün ardından Erdoğan, bakışları mert mi mert, sözleri ikirciksiz ve samimi, tavırları yapmacıksız mı yapmacıksız bir civan görünecektir. İşte o an sol bitmiştir…

Osman Akınhay, Birgün’de yazdı. Bir kere daha gündeme getirdi, daha önce onlarca kez gündeme getirildiği gibi. Bunlar pis işlerdir ve yazmak bile mide bulandırdığından konuyu mizaha vurmak tek çaredir.

Açın okuyun internetten Akınhay’ı. Bildiğimiz şeyler de… Israrla ve inatla kapatılan şeyler. Bu Çalışlar 1980 öncesi Aydınlık gazetesinin önemli birkaç yöneticisinden biriydi. Bu gazete (ben pek çok örneğini o tarihlerde bizzat okudum, arşivlerden de teyit ettim sonra) defalarca (onlarca kez) devrimcileri polise ihbar etti, ad ad adres adres. Solculara karşı birçok saldırıyı kışkırttı, birçok solcunun ölümüne doğrudan neden oldu, sonra bunların haberlerini de çarpıtarak ve kışkırtıcı biçimde yazdı.

O zaman benim de içinde yer aldığım sol, özelde, genelde bazı pis işler yapmıştır yapmasına. Bunlar sonuna dek eleştirilebilir, mahkum edilebilir. O zaman veya daha sonra. Ama ihbar etmek ve ölümcül saldırılara girişmek ayrı şeylerdir, tamamen ayrı şeyler. O dönem ordudan yana tavır almak da bambaşka bir şeydir.

O kadro işte bütün bu geçmişi Doğu Perinçek’in üstüne attı, arındı… “İbraniler tüm günahlarını bir keçiye yüklediler ve onu çöle sürdüler.” Burada Perinçek değil konumuz. O içerden çıkmadan konuyu daha fazla açmayı doğru bulmam. Ancak şu kadarını söyleyeyim, Perinçek siyasi çizgisiyle önceki yaptıklarını inkar yoluna gitmedi. Elbette açık açık söyleyip savunmadı, fakat rol kesmedi liberal, demokrat, özgürlükçü şucu bucu oyunları oynamadı. Aynı dönem kontgerilla’yı ilk kez kapsamlı ifşa eden belgeleri de aynı gazete yayımladı. 1980 sonrasında iktidar yalakalığı, ABD yalakalığı yapmadı Perinçek, aksine ABD’ye karşı mücadele etti. Ne yöntemlerle ve kimlerle birlikte… Zararı mı fazladır, yararı mı… Bunlar sonra konuşulacak şeyler.

Yine Akınhay’ın yazısından hatırlıyoruz ki, Çalışlar 1980 sonrası da Cunta’yı savundu. Bunlar domuzuna bilinen, ama balığına unutturulan gerçekler. Ciddi yazsan neye yarar, şakaya vursan kim anlar. Televizyonlara sol adına, özgürlükçülük adına özgürlük ve sosyalizm düşmanlarının ısrarla çıkarılması bile başlı başına bir faşizmdir. Toplumun böyle şeylere duyarsızlığı ayrı bir faşizmdir. Ahmet Hakan’ın, Cüneyt Özdemir’in, Banu Güven’in bile böyle yapması Türkiye’de faşizan medya sahteciliğinin ne denli kanıksandığını gösterir. Faşizmin faşist topluluk dışındakilere karşı klasik ilkesi: “Kendi kendini temsil edemezsin, seni temsil edecekleri biz atarız.”

Evet, sonra aynı Çalışlar nasıl geldi Cumhuriyet’e çöreklendi? Yine aynı suçların işbirlikçisi eşi hanımefendiyle nasıl kadrosunu kurdu “Cumhuriyetimizin gözbebeği” gazetede? Bunlar karışık, karanlık işlerdir. İleri solcu, ileri insan hakçısı bir tablo gösterdiler on yıllarca. Ne ki bu yeni keskin dönemlerinde de kendileri gibi olmayan, yeni solculuğa biat etmeyen sosyalistlere, solculara karşı aynı dışlayıcı, sansürcü tavrı militanca sürdürdüler. Can çıkar huy asla çıkmaz. Cumhuriyet’teyken TV yıldızı yapılmıştı oyunbazımız, ayrılınca yatılı starlar arasına katıldı.

O ilişkileri, ben normal yollarla açıklayamıyorum, o yüzden İbranicilikle, Erguvanlıkla falan açıklayacak ustaların maharetine bırakıyorum. Lakin bağlantılar nasıl yürürse yürüsün, benim için sonuç önemlidir. Ve şahsımın ortaya serdiği asıl gerçeğin buluş hakkını kimseye bırakacak değilim.

Sonuç olarak şimdi bir kez daha düşünün. Neden televizyonlarımızın “Hayırcı” sunucularının bile aklına “solcu”, “özgürlükçü” denince iki elin parmaklarını geçmeyecek hep aynı tipler geliyor? Onların riyakar bakışları, “gariban” nidaları, soğuk gülüşleri ekranlardan taşıyor da, nasıl bu yapımcı-sunucu kardeşlerimize bulaşmıyor, batmıyor… bir düşünün. Bu bir tertip değilse bizim ekrandan katlanamadıklarımıza onlar yüz yüze nasıl katlanıyor?

300 kişinin sevmediği konuşma özürlü Laçiner yerine alanlara 30 bin kişi getirebilen Erkan Baş çıksa ekrana, bir saat konuşsa, sol-sağ dengesi değişir mi değişmez mi? Ona göre siz karar verin.

Not: “Referandum Sonrası Toplu Terapi” yazım kultur.sol.org.tr (soLküLtür) de.