Nâzım Hikmet reenkarne olsaydı

18/11/2011 Cuma
Nâzım Hikmet reenkarne olsaydı

Nâzım reenkarne olsaydı en çok 47 yaşında, belki otuzlu yaşlarında, muhtemelen şairliğinin ustalık evresinde bir edebiyatçı kimliğiyle aramızda dolaşırdı. Önceki karakterini aynen korusa, yine sanatta ve siyasette devrimci tavır alırdı. Sanatta devrimci tavır ne demek? Bilinen kalıpları, beğeni yargılarını kırar, kendi yenilikçi üslubunu geliştirirdi. Yeni bir biçem, yeni seslenme yöntemleri. Elbette büyük çoğunlukça yadırganırdı uzun süre bu tutumu. Fakat özde kazık gibi sağlam sosyalizm yanlılığını, komünist uzlaşmazlığını koruyarak...

Günümüzün çoğu solcusu, sosyalizm sempatilerini uğur getirsin diye giyilen kırmızı donlar gibi içlerinde taşırlar artık. Ona da soracaklar, dahası ciddi bir baskı yapacaklardı: “Sosyalizmi savunuyorsun da, o hepimizin içinde. Dışına ne giyeceksin?” Kimi Avrupa tarzı demokrasi savaşçılığını önerecekti ona, kimi CHPciliği, bir bölümü Kemalizmi. Bazıları da Kürt hareketini koşulsuz desteklemedikçe onu solcu bile saymayacağını bildirecekti.

İşi çok zor olacaktı alnında kızıl bir bantla dolaştıkça. Sadece “suskunluk suikasti”ne maruz kalmayacak, geçmiş zamanlarda hiç yaşamadığı “gündem sağanağı” altında “gürültüye getirme” kargaşasında sesi kaybolacaktı çoğun.

Televizyonlardaki ardı arkası kesilmeyen tartışma programlarıyla şaşkına dönecek, cehalet yarıştıran demagogların, örneğin bir Mehmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak’ın ya da Cengiz Çandar’ın tulum gibi şişirilmiş kendine güvenleriyle nasıl baş edeceğini kara kara düşünecekti, onları patlatırken çıkacak kokuları hesap ederek. Bir de Rasim Ozan Kütahyalı’yı görmekle büsbütün dağılacak, televizyonun adını bile anmamaya yemin edecekti, ihtimaldir.

Serdar Turgut haber uçuracaktı, “Şiirlerini bayağı beğeniyorum, Woody Allen’ınkiler kadar ilginç. Fakat penis üstüne de birkaç mısra yazamaz mı acaba?” Ertuğrul Özkök köşesinde bir ara ondan bahsedecekti: “Şiirlerini hiç okumadım, fakat karım çok beğeniyor!”
Yıkmak için putlar arayacak, ama adam gibi devirecek tek birini bulamayacaktı piyon kalabalığında.

Alışıktı “komünizmi bastırmak” için her türlü kara terörü eksik etmeyen Demokrat Parti’nin demokratlığına o yüzden AKP’yi yadırgamayacaktı. Alışıktı sosyalist düşmanı CHP’nin kendini her dönem ilerici ve çağdaş gösterme becerisine, o yüzden eskisini de yenisini de garipsemeyecekti. Fakat onca somut gerçeğe karşın bir yığın sosyalistin ve hatta “komünistin” hâlâ CHP’cilik yapmasına mantıklı bir anlam veremeyecekti.

Yine de kendini solda sayan herkese şair duygusallığıyla içten ve dostça yaklaşacaktı. Tabii kişisel ilişkilerde ve insani anlamda ve fakat şiirlerinde taşları gereken alınlara indirmekten hiç sakınmaksızın. Elbette bu tavrı da yadırganacaktı. “Sağı solu belli olmaz, uzak durun” diyeceklerdi onun için sağı solu hiç belli olmayanlar.

Örneğin Cumhuriyet Gazetesi’ne de saflığa varan bir iyi niyetle gidecekti olasıdır, geçmiş yaşamdan yansıyan tüm anılarını yok sayarak. Bu çevrenin katı “laik” tutumunu göz ardı ederek. Bilindiği gibi Cumhuriyetçiler sosyalist inançlarını asla siyasete karıştırmazlar. Sol itikatlarıyla günlük gazeteciliklerini birbirinden kesinkes ayırırlar. Sorunu kavrayamadıklarından belki de efsane kültür adamı Celal Üster’e soracaklardı. Ya da şairi azam Haydar Ergülen’e… Sanat-sepet işlerinde kırmızı dona bile ihtiyaç duyulmadığını onlardan öğrenecek, iyice hayrete düşeceklerdi.

Komünistliğin serbestleştiği, ama her türlü kirli propagandayla itibarsızlaştırıldıktan sonra serbestleştiği, ortalama sosyal zeka düzeyinin en az yirmi puan düştüğü bir dünyada komünist bir şair olmak! Dişleri sökülmüş, pençeleri budanmış aslanı, iğneyle kışkırtılmış zavallı çakallara boğduracaklardı.

Fakat şu kesin: O yine TKP’li olacaktı. Kuşkusuz birçokları takdir edecek, birçok sosyalistse yazdıklarını fazla beğenmeyecekti. Çok doğaldır ve üstünde durmak bile gereksiz. Bazıları hatta çelme takacaktı. Bu da tabii. Partililer, başka partilerdekiler, bağımsızlar, gerçek edebiyatseverler… Birçok dostları bulunacaktı, onların işlerini üstlenecekti, onlar da şairin şiirlerini. O kendi bildiği işi yapacaktı. “Tüm ötekiler fasarya, fasarya piyonların gündemleri büsbütün fasarya, edebiyat ve sosyalizm için bana öz davam, değerlerim yeter de artar” diyecekti. Görevine bakacaktı.

Mutlu son mu? İş bu yazı için umutlu bitiş mi? Belki yine “başaramayacaktı”, fakat böyle bir şiir olmaksızın toplumun toplum olmaktan çıkacağını bir kez daha kanıtlayacaktı.