Medyanın Bağnaz Marksizmi

20/11/2009 Cuma
Medyanın Bağnaz Marksizmi

Geçenlerde usta bir gazeteci dostumuzla yazışıyorduk. TKP çizgisiyle ilgili takdirlerini ve eleştirilerini sıralıyor, önerilerde bulunuyordu. Telkini, sınıf kavgasını bir süre için ikinci plana itip, Cumhuriyet değerlerini korumamız yönündeydi. Bense sınıf mücadelesinin, pek gerilerde göründüğü dönemlerde bile sanıldığının ötesinde çok şeyi belirlediğini anlatmaya çalışıyordum. Örneğin, biliyor musunuz, dedim, siz koskoca Doğan Grubu içinde bize sıcak bakan tek kişisiniz! Şaşırdı. Bilmiyordum, dedi. Yanılmıyorsam durum böyle dedim, en azından benim tanıdığım ikinci bir kişi yok... Sonra düşündüm. Hakikaten hayret verici bir gerçekti. Yüzlerce yazar, çizer, gazeteci içinde tek komünist sempatizanı bulunmuyordu.

12 Eylül darbesi sonrasında sol entelektüeller arasında sınıf kavgasının belirleyiciliği gerçeği inkar edilir oldu. Bunlardan bazıları medyada çalışmaya başladı. Bir süre sonra da kapitalizm-sosyalizm arasındaki sistem kavgasının dünyanın gündeminden çıktığı ileri sürüldü. Radikal sol kesimler içinde dahi sosyalizm, somut hedeften çok, bir ütopya savunusuna dönüştü. Geniş kesim için asıl mesele, insan hakları ve demokrasi mücadelesiydi artık. Temel çelişkilere işaret eden herkes dar kafalılıkla, hayata uymayan klişecilikle suçlandı.

Ama medyada suyun başını tutanlardan, daha sıradan yazar ve yorumculara, yeni yetme çıraklara varıncaya dek birkaç istisna dışında hemen herkes katı “Marksist”ti sonuçta. Hatta “Leninist” ve bilhassa “Stalinist”. Maocular daha azdı, çünkü Mao dönem dönem sınıf tavrından uzaklaşır, muhalefete de izin verirdi. Ve medya bir bütün olarak, sahte demokrasi ve özgürlük talepleriyle siyasetin alabildiğine sulandığı anlarda dahi sınıf tavrını kıskançlıkla, kararlılıkla korudu. Sosyalistlerin ve hele komünistlerin sempati toplayamaması, işçi sınıfı üstünde bir etki yaratamamaları için, elinden ne geliyorsa yaptı. Yok sayma ve yok sayılamayacak hallerde söylemlerini çarpıtıp, aşağılama belli başlı iki ana metottu.

Medyadaki bağnaz “Marksistler” her türlü eleştiriye kulaklarını kapadılar. Komünistler, sosyalistler sınıf meselesi dışında, kapitalizme tepkileri haricinde az çok demokrat olabilirler, diye arayı bulmaya çalışıyordu kimileri. Her şeye bu kadar sınıfsal bakmayın, komünistler, sosyalistler de iyi insan olabilirler. İçlerinden başarılı siyasetçiler, kuramcılar, yazarlar çıkabilir! Hayır diyorlardı, medya şefi bu katı dogmatik Marksistler. Onlar bizim asıl düşmanlarımızdır, sınıf kanlılarımızdır. Marksizmin, Kautsky, Althusser, Togliatti yorumlarından bile haberleri yoktu hiçbirinin. Veya biliyorlar da sekterliklerinden kabul etmiyorlardı, dedik ya hepsi Leninist ve hatta Stalinistti.

Sadece Doğan Grubu mu? Hükümetin yandaş medyası zaten lümpen-proleter enternasyonalist bir çizgide bulunmaktayken, sözde yandaş olmayıp ortadan yanaşan medya, NTV’si, SKY’ı, Akşam’ı şusu busuyla, aynı emek-sermaye ekseni üstünde sebatla dikilmekteydi. “Solcu” Ruşen Çakır bu örneklerden sadece biriydi. Bazen onlara yakıştırılan adlardan ötürü işçi sınıfını ve sosyalizmi çağrıştırabilecekleri korkusuyla sosyal demokratları olsun çağırmıyorlardı programlarına. Bu satırları yazmadan önce biraz izlediğim Enver Aysever, ne göreyim, aykırı aykırı olmasa dahi yanpiri yanpiri iktidara meyletmekteydi. Hüseyin Çelik’e soruyordu: “AK Parti, Kemalist bir çizgiye mi kaydı?” Uzlaşmaz sınıf tavrının sanatçı bir gazeteciyi götürdüğü komik nokta.

Ulusalcı denilen kesimlerin de aynı Leninist ilkeleri gütmeleri şaşırtıcıydı. (Yine az önce TKP İzmir il örgütünün ABD’li askerlerin gelişini protesto eylemini veren KanalB şaşırttı. İlk kez böyle bir şey gördüm, açıkça revizyonist bir sapmadır, kendilerini uyarmak gerekir.) Tüm bunların temsil kabiliyetiyle bir ilgisi bulunmadığı açıktı. Bu ülkede sosyalist sol en zayıf haliyle bile liberal soldan daha kalabalık, güçlü ve kafalıydı. Sosyalist solun açık arayla en güçlü kesiminin de seçimden ve son mitinglerden görüleceği üzere Komünistler olması onlara herhangi bir temsil hakkı vermiyordu.

NTV’ciler, Ruşen Çakır ve benzerleri için bağnaz “Stalinist” ilkeler gereği sınıf tavrı önemliydi, güncel siyasi gelişmelere elbette taraf olmak gerekirdi, ama kapitalizmin savunusu, işçi düşmanlığı ve sosyalizm karşıtlığı daima başta gözetilmeliydi. Aynı nedenle Ilıcak, Altan gibiler ara vermeksizin ekranda tutulmalıydı. Kim demiş buna “asimetrik psikolojik savaş” diye. Halkın sürekli biçimde Mehmet’e ve Nazlı’ya maruz bırakılması, açıkça simetrik (başka seçeneğe yer vermeyen) bir psikolojik kitlesel işkence uygulamasıydı. İşkence “münferit” değildi, tüm kanallardan sistematik biçimde yapılmaktaydı. Yarattığı tahribat “Türkiyem Türkiyem Cennetim” marşınınkiyle eşdeğerdi.

Dostumuzun önerdiği gibi sınıf tavrını unutmak mı? Hadi karar verip, unutalım. Her dakika anımsatanlar varken mümkün mü böyle bir şey! Böyle bir medyamız bulundukça bizlere kapitalizme karşı durmaktan ve emekçilerle birlikte hareket etmekten başka bir çare kalıyor mu?

Yaşasın Marksizmi, Leninizmi ve hatta Stalinizmi bize mecbur kılan şanlı medyamız!

Yaşasın medyamızın bucak bucak kaçacağımız karanlık yolu!