Medyanın Akıl Hastanesine Kapattıkları

21/10/2011 Cuma
Medyanın Akıl Hastanesine Kapattıkları

“Büyük medya”nın akıl hastanesine tıktıkları kimler mi? Tabii ki sosyalistler. “Vesayet” en çok kime mi uygulanıyor? Elbette sosyalistlere.

Bir kişi önemli konularda fikir belirtemeyecek, kendi başına karar veremeyecek derecede akıl hastasıysa, yakınları onu vesayet altına alır. Bunun için mahkemeye başvururlar, mahkeme heyet raporu ister, rapor geldiğinde şahsa bir vasi tayin edilir. Ondan sonra kişi adına konuşma ve karar alma yetkisi o vasiye geçmiştir.

Bizde medya ve hatta bir kısım sol medya sosyalizmi bir akıl hastalığı olarak görmekte. Sosyalistleri de tecrit edilmesi gerekli deliler olarak.

Ne ki hemen her gündem maddesinde sosyalistlerin de görüşünün alınması gereklidir. Bu herhangi bir konudaki toplumsal mutabakat açısından olmazsa olmaz bir koşuldur hâlâ. O zaman vasilerden biri çağrılır televizyona, onlara sorular yöneltilir. Ya da köşe yazarlarından biri, birkaçı gazetesinde bu vasiliği üstlenir.

Filmlerde görmüşsünüzdür. Az çok varlıklı bir kişiyse vesayet altına alınan “deli”, yakınlarına pek güvenmemek lazımdır. Kişi ya sahte raporla tımarhaneye kapatılmıştır ve veya kişinin bir “kötü adam” uzak yakını, bu zenginliği dilediğince kullanabilmek için haince bir tezgâh içindedir.

Bizde ise sosyalistler adına konuşanlar birkaç istisna dışında hep böyle “kötü adamlar” veya “vamp kadınlar”dır. Hapsedilmiş gerçek varlık sahibi içerden ne diye ve ne kadar bağırıp çağırırsa çağırsın, bizim popüler vasi, yüzünde yapmacık bir tebessüm ve zorlama bir sevgi ifadesiyle kendi bildiğini okur.

Dünyada ve ülkede demokrasi vardır. İsteyen sosyalist kişi veya grup kendi gazetesini çıkarır. Karışan mı var! Ancak iş merkezden görüş ifadesiyse, kimse söz konusu aşırıların deli zırvalarına tahammül edemez. Ama öte yandan fikir ve bilgi varlığı da onlardadır ve tamamen onlarsız bir tartışmanın bir yere varamayacağının o merkezdekiler de farkındadır: Yine gelsin vasiler.

Vasi bazen sosyalistlerle hiçbir akrabalık ilişkisi taşımayan herhangi bir sağcıdır. Bir programda vasilik belgesini gösterir, solcu gibi konuşur öteki programda eğer başka bir vasi varsa belgeyi katlayıp cebine koyar, bildiği şekilde sağcı gibi konuşur.

Yine de en makbul vasiler eski “deli”ler arasından seçilir. Daha önce sosyalizm hastalığına yakalanıp tedavi neticesi iyileşenler, birkaç kez heyet raporu almak suretiyle sağlıklarına kavuştuklarını gösterdiklerinde en aranan vasiler arasındaki yerlerini alırlar. Bunlar isterlerse epi topu 30 sosyalisti temsil etsinler, isterlerse hiç etmesinler, artık tımarhanedeki sosyalistlerin, solcuların sözcüsüdürler.

Medyamızın yeni Turgut Özatay, Önder Somerleri arasında en çok arananlar Oral Çalışlar, Murat Belge gibileridir. En az 40 kadar vasilikle geçinen profesyonel olduğu bilinmektedir. Örneğin bunlardan Ruşen Çakır’ın aynı zamanda İslamcı muhaliflerin de vesayetini almakla aç gözlü davrandığı, bu yüzden profesyonel hayatını riske soktuğu ileri sürülmektedir.

Bilindiği üzere sosyalist partilerin yöneticileri vardır. Bu partilerin kendilerine yakın yayın organları ve buralarda görüşlerini savunan yazarları vardır. Ama dedik ya, hepsi sosyalizm hastalığına yakalanmışlardır ve herhangi bir tartışmada doğrudan temsilleri mümkün değildir. Vasilik bir yerde zorunluluktan kaynaklanmaktadır.

Seçim döneminde anayasal ve yasal zorunluluk ve ayrıca YSK kararı bulunduğu halde medyamız komünist-sosyalist parti-partilerin görüşlerine-haberlerine bir kez dahi yer verememiştir. Aynı sebepten.

Fakat bundan şikayetler de eksik değildir. Örneğin Burası Düzce gazetesinde yazan Ayşegül Can geçenlerde şöyle yakınıyordu:

“Neler oluyor bize?.. Bu sararıp solma hali Türkiye’ye benziyor. İçi boş, içinde halk olmayan, halkın tümüyle seyirci yapıldığı bir Türkiye hali… Kafası çalışan birkaç kişi yazıyor, çiziyor, ancak korku dağları bekliyor, ne olacağı belli değil. Gariptir kimse konuşmuyor. Anayasa değişecekmiş. Hem de Cumhuriyet tarihinin ilk sivil anayasasıymış. Ancak kim bahsediyor, kim konuşuyor? Tek fikirli, tek görüşlü, kendinden olmayanı yok sayan, herkesi kendine benzetmeye çalışan hakim anlayış hâlâ yüzlü yüzlü her seçimde oy topluyor…”

Yazar burada herhalde sadece AKP’den yakınmıyor.

Medya konusu her gündeme geldiğinde, medyada bir türlü gündeme getiremediğim çok hayati bir soruyu alakalı alakasız ısrarla yineleyeceğim: Oto üreten firmalar neden hız sınırlarının çok üstünde sürat yapabilen araçlar üretirler? Devletler bu araçları neden tesciller ve trafiğe çıkarırlar? Her yıl yüz binlerce ölüm üstünden nasıl bir gizli ekonomik pazarlık yürütülmektedir?