“İyi” Bir Yazar veya Parti Neden Anlaşılmaz?

01/07/2011 Cuma
“İyi” Bir Yazar veya Parti Neden Anlaşılmaz?

“Başarısız” pek çok sanatçı, halka veya aydınlara sitem ederek “anlaşılmadığından” yakınır. Bu söyleme çok sık başvurulması, temelde yatan bir gerçeğin inkarına yol açmamalı.

Esasen bu dünyada pek çok büyük sanatçı, yazar, düşünür başlangıçta anlaşılamaz. Bunların büyük bölümü ilerleyen süreçlerde de hakkıyla anlaşılmaz. Hatta halkın büyük çoğunluğu için bunlar birer “ünlü isim” haline gelip anımsansalar da, anlaşılamazlar.

“Sosyalist”, “komünist” partilerin büyük bölümünün “doğruyu” temsil etseler bile anlaşılamamalarının dinamiği aynı dinamiktir. Hatta bunlar devrimi yapsalar da halkın çoğunluğunca anlaşılamazlar.

Söz konusu acı gerçeğin nedeni, insanlığın doğruya değil, gerçeğe değil, yalana yatkınlığıdır.

“Başarılı” siyasi partilerin profesyonel sırları, her dönem ve her ülkede yalanı iyi örgütleyebilmelerinde aranmalıdır kanımca. Sağ veya sol fark etmez. Sadece yalan söylemek yetmez. Kitleye en uygun yalanları en iyi organize edebilmektedir hüner.

Son seçimde de öyle oldu. Yalanı iyi örgütleyebildikleri oranda başarı elde etti partiler.

Peki o halde bizim ne yapmamız gerek? En son söyleyeceğimi saklamadan burada ifade edeyim: Salt “gerçek” ve salt “doğru”yla başarıya ulaşılamayacağına göre, sanatta bile başarı yakalanmayacağına göre, iğrenç yalanlara karşı makul yalanları, beyaz yalanları, “gerçek”le, “doğru”yla en uygun şekilde karıştırarak akılcı bir siyaset gütmek. “İyi” siyaset en çok budur zaten.

Açayım: Bir yazar veya sanatçı kendi araştırdığı ve bulduğu “salt gerçek”, “salt doğru” parçalarını yalanlarla (ham umutlar, kanılar, efsaneler, sanrılarla) “estetik” bir uyumla birleştirdiğinde iyi bir yazar, iyi bir sanatçı olarak tanınabilir. Kaç kişinin, yüzde kaçın bu “iyiliği” tescil ettiği, o aşamadan sonra çok da önemli değildir. Ama aşağı yukarı aynı işi siyaset diliyle yapan bir partinin yüzde kaçça onaylandığı önemlidir, en azından sanat alanındakinden çok daha fazla önemlidir.

Daha da açayım: “Toplumcu Gerçekçilik” diye bir sanat akımı var örneğin. Bana göre yalan dünyayı değiştirmek için başka bir yalan kodu üstünden üretilmiş ve bir dönem için hayli başarılı olmuş bir siyasi sanat akımı. Ön kabulü şudur: İnsan esas olarak “iyi”dir, daha doğrusu bizim değerlerimize yakın ve yatkındır. Aldatıldıkları, “kötü” bir sistemde yaşadıkları için şu an kötüdür. Onlara birtakım şeyler kavratıldığında “bize” benzeyeceklerdir. Hele sistemi değiştirdiğimizde tamamen farklılaşacaklar, eşitlikçi toplumun neferlerine dönüşeceklerdir.

Bu ön kabul gerçekçiliğin özüne aykırı bir ön kabuldür bence. Gerçekçi kabul edilmeyen Picasso ne der mesela: “Resim yaparken amacım bulduğumu göstermektir, aradığımı değil.” Asıl gerçekçilik budur oysa. Niyete değil, araştırmaya dayanan ve o araştırma sonuçlarını paylaşan bir yaklaşım.

Gerçek, hem yalın hem de çok yönlü ve karmaşıktır. Sonuçta pek çok durumda sosyalistlerden yana duran Picasso daha çok Batı dünyasında ve entelektüeller arasında sevildi, sosyalistlerin çoğunca soğuk ve itici bulundu. Sosyalist ülkelerde ve tüm dünyadaki sosyalistler arasında toplumcu gerçekçilik çok daha büyük oranda taraftar buldu. Bu elbette toplumcu gerçekçiliğin bir başarısıydı.

Ama her iki akım da çok daha büyük bir gerçeğe toslamaktan kurtulamadı. Sosyalist ülkelerde bile toplumcu gerçekçi veya başka akımlardan sanat eserleri halkın, işçilerin büyük bölümünce alımlanmadı. Alımlayanların büyük bölümünce benimsenmedi. Hep söyler dururum, benimsenmiş olsa “duvar” çökmezdi, çökmeden önce o büyük yozlaşma yaşanmazdı.

O halde? Halkın yalanı, o büyük yalan dünyası aynı zamanda bir büyük gerçekliktir. Niyetlerimizden, hayallerimizden öte Picasso’nun yaptığı gibi titiz bir nesnellik, sorumlu bir öznellikle yanaşmamız gereken.

Bazı büyük sanatçılar özellikle anlaşılır bir dille yazmayı, belki de halkın büyük çoğunluğunun o büyük duvarının bilincinde oldukları için, ne yapsalar o duvara toslayacaklarını bildikleri için hiç önemsemezler. Keza az çok anlaşılır bir dille yazan, anlatan iyi ve olgun yazarların, düşünürlerin de önemli bir bölümü o duvarın (belki daha da fazla) farkındadır, keza onlar da anlaşılabilmeyi, sevilmeyi çoğun hiç umursamazlar.

Bir siyasetçi veya bir sosyalist parti ise anlaşılabilmeyi umursamak zorunda. Nasıl “toplumcu gerçekçiler” bir dönem gerçeği, doğruyu, umudu, ham hayalleri, beyaz yalanları, masallarla, uyduruk çıkarımlarla yoğurup başarıya kısmen de olsa yaklaşmışlarsa, sosyalist siyasetçinin de bugün benzerini yapması gerekiyor.

Benzerini diyorum, çünkü yeni dünyada toplumcu gerçekçilik işe yaramaz bir eski silah artık. Bir dönem başarmış, sonra tutukluk yapıp sosyalistleri açıkta bırakmış bir silah. Yenilerini bulmak gerekiyor, çok daha iyilerini.

“Bu seçimde ‘gerçeği’ 64 bin kişi yakaladı, 43 milyon küsur yalana kandı” demek bence doğru. Hakikaten tamamen doğru. Ama o 43 milyon küsur insanın yalana dayanan gerçeği bizim niyet ve doğrularımızdan öte asıl gerçek. Büyük yalan = En büyük gerçek.

Fakat yine de iyi bir sanatçı ile iyi bir yazar bir noktada buluşabilir: Kendine güvenen yazar da, emsali olmadığına inanan parti de doğru bildiği ana doğrultuda dik durur. “Başarıyı” bundan sonra düşünür.