İşsiz Devrimci Ne Yapar?

02/10/2009 Cuma
İşsiz Devrimci Ne Yapar?

“Dışa seslenme”yi tartışacağız bu yazıda, dolayısıyla “içe seslenme” alışkanlıklarını terk etmeyi. Kemal Okuyan’ın “Kendi Kendimizi Terbiye Etmek” başlıklı yazısından kalkacağız, konuyla ilgili bazı yerlere konacağız.

Ne yazık ki bu da bir içe seslenme yazısı olacak. Hatta için de içine. Ara sıra böyle yazılar da yazmanın gerekliliğini tartışmak üzere. Bazı karikatür karakterleri vardır ya, bir şey mi söylenir onlara, bir araba teorik lafla cevap verirler. Sanırım biraz o tiplere benzeyeceğim. Üstelik başkalarında eleştirdiğim bir şeyi yaparak hayli uzun bir yazı döktüreceğim.

Baştan söylemem gereken bir görüşüm: Devrim yapmış veya devrimin eşiğine gelmiş ülkelerde halk, devrimci propagandadan etkilenerek devrime yönelmez. Daha çok, tersine, halkın içindeki bir kesim (çoğu zaman bir azınlık- ama kalabalık bir azınlık) devrimcileşmeye başladığı için devrimci propagandadan etkilenir, eyleme geçer ve örgütlenir. İkisi arasındaki farkı bilmek, sosyalist bilinci etkinleştirmek açısından önemli.

Geçmişte tüm devrimciler bir mite inanırlardı. Yakın zamana dek ülkemizde komünist propaganda yasak veya fiilen çetin zorluklarla karşılaşan bir faaliyet olduğundan, o mit pek uzun sürdü ve bugün dahi etkisini sürdürmekte. Halkın sosyalizmden uzak durmasının nedeni, sosyalist propagandanın onlara hiç ya da yeterince ulaşamamasıydı inanışa göre. Batılı devrimciler gerçeğin çok önceleri ayırdına vardılar. Yasal partileri, alabildiğine örgütlenme ve toplanma özgürlükleri bulunuyordu, gazetelerini çıkarıp rahatça satabiliyorlardı, ama halk yine de onlardan etkilenmiyordu. Bizde de durum aşağı yukarı 20 yıldır böyle. Partilerimiz, gazetelerimiz var, radyo-televizyon bile kurabiliyoruz, ama bizleri pek az kişi izliyor.

Sorun şurada: Halkın belirli kesimleri sadece kendi eğilimleri doğrultusundaki yayınları izliyorlar. Neredeyse değiştirilemez bir gerçeklik. AKP’ye oy atan geniş tabanın çoğu gazete bile okumaz okursa Zaman okur, Yeni Şafak, Vakit okur. Radikal’i, Cumhuriyet’i bırakın, Milliyet’i bile almaz eline. TV seyredecekse, Samanyolu seyreder, en çok ATV’ye bakar. Sol’u, Birgün’ü çıkarıp pek az bir kesime seslenebildiğimizden mi yakınıyoruz aynı sorun Cumhuriyet’in, Milliyet’in de başındadır. İstediğiniz kadar ustalıkla propaganda yaptığınızı sanın, kendiniz çalar kendiniz oynarsınız, belli geniş kesimlerin bundan haberi bile olmaz.

Burada gerçek okur paylaşım kavgası merkezde duran büyük yayınlarda kopar. Bu yayınlar ortadaki kararsız kesimleri de en çok çeken yayınlardır. Laik güçler de, AKP tarafı da söz konusu yığına seslenen merkez yayın organlarında olabildiğince fazla temsilcisi bulunsun ister. Buralar komünistlere, sosyalistlere yasaktır. Marksistler için bir yasaktan söz edilecekse büyük sermaye yayın organlarına girme yasağıdır, o da doğal karşılanmalıdır.

Dolayısıyla sosyalistler olarak bu gerçeğe uygun bakmalıyız halka seslenme işinde. Bir yerden para bulup kaliteli bir TV kanalı bile kursak (ki en etkin halka seslenme aracıdır genelde) kanalımız emin olun ilk 10’a bile giremez. O da bizim özel gerçeğimizdir. Elbette izlenme oranlarımız müthiş ölçüde yükselir, ama o paraya değip değmeyeceği şüphelidir bu durumun. Demek ki, bizim “dışa seslenmek”teki “dış”tan kastettiğimizin ne olduğunu saptamamız gerek ilkin.

Kemal’in uyarısı ve yakınması büyük ölçüde haklı. Bizler, halk bizi duyar duymaz ikna olur masalına inanıyoruz ya, ne söylesek gider sanıyoruz. Gitmediğini gördüğümüzde dışa seslenmeyi bırakıyoruz. Kendi iç seslenişlerimizde, özel dilimizde takılıp kalıyoruz. Geçmişte sıradan halka seslenen gazetelerde, bildirilerde “proletarya” sözcüğünü ısrarla yinelemek bu garabetin sadece bir göstergesiydi. Yakın zamana dek, işçi sınıfı yerine kısaltıp “sınıf” deme teorik yazı alışkanlığını sokaklara yapıştırdığımız afişlere taşıma geleneğinden söz ediyorum. “Sınıf Ayağa Kalkıyor” gibi bir mesajı duvarda gördüğümde isyan edip ben bile “Hangi sınıf, 3-B mi, 2-C mi?” diye sormaktan kendimi alamazdım. Bir sayfadan fazla herhangi bir yazının büyük olasılıkla okunmadığını bildiğimiz halde inadına ince puntolarla uzun uzun yazılar basmak aynı anlayışın başka bir göstergesi.

İşin bir de kısır tartışma boyutu var. Sol’a yazılan yorumlara bakıyorsunuzdur. Çok iyi yorumlar da bulunuyor, hayli düşük düzeyli olanları da. Ama yorumcuların birbirleriyle ve yazarla tartışmaları sol cephedeki tartışma düzeyi ve yararlılığı konusunda bir fikir veriyordur. (Birçok insanın bu polemik yazılarından bir şeyler öğrendiği de unutulmaması gereken başka bir gerçek. Polemik yazıları daima düz seslenişlerden fazla okunur ve ustalar da kuramı büyük ölçüde bu polemiklerle geliştirmişlerdir.) Ama sanırım tartışmanın vıdı vıdı yanı çoğun ağır basmakta.

Anladığım kadarıyla Kemal’in yüksek sesle dillendirdiği ve değiştirilmesini istediği eğilim, böyle kısır tartışmalarla oyalandığımız gerçeğidir. Bu da doğru.

Ne var ki, ortada aşamadığımız bir gerçeklik bulunuyor. Ondan önce de tam saptamadığımız bir hedef. Evet, bizim, “sol içi” saydığımız ne? Dışa açılmaktan kastettiğimiz “dış” ne?

Önce şunu görelim: Hep söylüyorum, bu ülkede kendini bir şekilde sosyalist sayan 1 milyona yakın insan bulunduğunu düşünüyorum. Bunların yarısı burjuva eğilimlere değil, sosyalist seçeneğe tam destek verse, sosyalizm seçeneği somut ve güçlü bir çözüm yolu olarak ortaya çıkıverir. Ama söylediğim şey, bir varsayıma dayanan soyutlama. Onu hemen unutmanızı öneririm, çünkü böyle bir şey olmayacak, olmaz. Çünkü sözünü ettiğim kesim, ne yazık ki ülkedeki bilinci en kirlenmiş kesimlerden biridir. Bakmayın kendilerini “devrimci” “sosyalist” falan saydıklarına. İçlerinde çok iyi insanlar var, bazı dostlarım var, ama kafalarını tamamen formatlamak gerek, o bozulmuş beyin altyapısı doğru bilgi kabul etmiyor üstüne. Format da mümkün olmadığına göre…

Yine de bu kesimin (yani halihazırdaki sol kesimin) tamamen gözden çıkarılması gerekmiyor. Aksine üstünde bıkmadan çalışmalıyız. İyi çalışırsak, yarısı olmasa bile yüzde 10-15’ini kazanabiliriz. Bu da bir şeydir elbette, ama bizi hiçbir yere götürmez. “Dış”ın bu olmadığı açıktır. Parti olarak özellikle bahsi geçen kesime seslenen kampanyalarımızın neden sınırlı başarı kazandığı artık anlaşılmıyor mu? Kemal’in hoşlanmadığı (benim de zevk almadığım) o vıdı vıdı çok bilmiş tartışmalar da, “Hadi dışa açılalım!” diyerek yine bu kesime seslendiğimizde artmıyor mu?

Geldik yine bir açmaz noktaya. Biz “dış”a seslenmek istiyoruz, ama dönüp dolaşıp bizi “iç” okuyor. Dışa seslenen yazıları nitelik ve nicelikçe artırsak? Hiçbir faydası olmaz söyleyeyim, dıştan neyi kastettiğimiz açık değilse. Üstelik mevcut iç okuru da kaybederiz. Bizim dıştan kastettiğimiz büyük çoğunluğu AKP ve bir kısmı da MHP’ye oy veren emekçiler mi? Keşke onlara seslenebilsek. Ama bu bir hayaldir, okumazlar. Sol Haber Portalı’nı bu kesimden 100 kişinin bile okuduğunu tahmin etmiyorum. Elden verilen yayınlarımız için belki birkaç yüze ulaşabiliyoruzdur. Hepsi bu. (Okumaya, internete ve sola meraklı dindar bir kesimin Portal’ı okuduğunu biliyorum, küçük bir oranı da onlar oluşturuyor.)

O halde ne yapmalı? Önerim şudur: Solculaşmaya başlamış veya o potansiyeli gösteren siyasi cahil ve beyaz bilinçli ve daha çok gençlerden oluşan, henüz ulaşamadığımız ama ulaşabileceğimizi varsaydığımız hayali bir okur kesimine göre yazmak. Bence, formül bu olmalı. Bu kesime sosyalizmi anlatmalıyız, düzeni anlatmalıyız, dine sataşmadan dini anlatmalıyız. Duruşumuzu her vesileyle basitçe anlatmalıyız. Ama tüm yazılarımızla değil. Yazılarımızın belki yarısıyla. Zaten şu anda o noktada pek de kötü değiliz. Ama hali hazırdaki daha yüksek bilinçli (veya bozulmuş bilinçli) okurumuzu tatmin edecek yazıları da ihmal etmeden. Onları küstürmeden. Üstelik şunu unutmamalıyız ki, tarihi bile her gün yeniden yazmamız gerekiyor. Partililer bile bu çok yoğun kapitalist ve liberal propaganda sağanağı altında en iyi bildikleri şeyleri unutuveriyorlar.

Peki daha geniş yığınları boş mu vereceğiz? Hayır, elimizde olanak bulunduğu ölçüde onlara da seslenmeliyiz. Bu, hem onları gericilikten biraz uzaklaştırır, hem onlara ne kadar ustalıkla seslenirsek, yakın çevremizin kendi bilinçlerine ve bizimkine duyduğu güveni artırır. Onun için de değişik yöntemler önerebilirim:

Planlayarak ara sıra şok seslenişler yapmak: Örneğin: “TKP işyerlerinde mescit açılmasını destekleme kararı aldı!” gibi. Örnek için olduğunu yineliyorum. Ama altında buna koşul olarak bugünkü piyasacı, zengin yandaşı din anlayışını teşhir edecek ve laikliğin neden gerekli olduğunu ortaya koyacak öyle üç dört madde koyulmalı ki, herkes bunları da okumak zorunda kalmalı. Geniş yığınları “normal” bir propagandayla etkilemek imkansız gibidir.

Başka bir yöntem, göze hitap eder tarzda ustaca hazırlanmış gazetelerimizi yılda beş altı kez yaygın dağıtmak ve satmak. Şimdi Yurtsever’le yapılıyor. Çok daha geliştirilmeli.

Klasik ve ötekiler kadar etkili (belki daha etkili) bir yöntem de gazetelerimizden bazı kısa yazıları, bildirileri, işyerimizdeki, mahallemizdeki arkadaşlarımıza, siyaseten sıradan dostlarımıza bire bir okumak, okutmak.

İşte bu en etkili ve asıl yol da kalabalıklaşmayla güç kazanabilecek bir şey.

Başlıktaki bilmecenin cevabını şimdi verebiliriz. İşsiz devrimci yandaşlarını tartar! Kendi kitle gücü olmadığını bildiğinden, kitle gücü bulunan sosyalizm dışı akımlara yanaşmaya, bilincini her gün onlara göre ayarlamaya çalışır.

İşte sosyalist hareket için kitle tabanına oturmak bunun için de gereklidir. Emekçiye ve gerçek sınıf mücadelesine dayanan bir hareket ortaya çıksa, sosyalizmi savunmak onca gündem saptırıcı etken altında şimdiki gibi zor olmayacaktı. Çünkü o mücadelenin zorluğu bugünkü saptırmacaların zorluğunu aşacaktı bizler açısından. Sosyalizmi savunmak şimdiki gibi salt etik ve teorik bir sorun olmayacaktı. Kitle tabanına dayanma hiçbir şekilde doğru yolun garantisi değildir, o koşullarda da birçok yanlış yapılabilir. Ama sol kisvesi altında hödükçe bir demokratlık veya karşılıklı milliyetçilik prim yapamazdı o koşullarda bugün yaptığı gibi.

Diyorum ki, kısır tartışmaları, oyalanmaları, oyalamaları hep yaşayacağız. Şimdi bunu kafamızda büyük bir uğultu olarak duymamız, onu bastıracak daha güçlü sesler çıkaramadığımızdandır. Hedef kitlemizin bizim yazdıklarımızı merak etmesi için dikkat çekecek kadar güçlenmemiz gerekiyor. Güçlenmek, güçlü ses çıkarmak için durmadan yakın soldan yardım istedikçe çatlak seslerden ötürü anlaşılabilirliğimiz azalıyor. Bu bir kısır döngü ve bunu kırmak gerekiyor. Bir güç eşiğini aşmamız gerekiyor. Olmayacak şey değil, olmaya başladığının işaretleri görülüyor.