Fethi Naci'ye Armağan

16/07/2010 Cuma
Fethi Naci'ye Armağan

332575_2.jpgEdebiyatın büyük ustası Fethi Naci’ye ölümünün ikinci yıldönümünde bir armağan kitap çıkarıldı: “Yazının Gül Dikeni”. Hazırlayan: Hürriyet Yaşar.

Kitap, onu eleştirmen, yazar, yayıncı, okur ve dost olarak farklı pencerelerden ele alan yazılardan oluşmakta. Yayımlayan: İthaki Yayınları. Benim de önayak olduğum çalışmanın fikir babası Ahmet Öz’e ve kitap için tüm emeği geçenlere teşekkürler. Sevgili Öz şöyle sunuyor yapıtı: “Umuyoruz ki ölümünün yarattığı boşluğun kavranmasından daha fazlasına yol açar…”

Katkıda bulunanlar: Cevat Çapan, Tahsin Yücel, Ayşe Sarısayın, Yiğit Bener, Doğan Hızlan, Derviş Şentekin, Mehmet Seyda, Eray Canberk, Cemil Kavukçu, Tevfik Çavdar, Turgay Fişekçi, Korkut Boratav, Naci Güçhan, Uğur Kökden, Ferit Edgü, Hasan Pulur, Oğuz Demiralp, Nazar Büyüm, Adnan Binyazar, Mümtaz Soysal, Halûk Sunat, Hüseyin Peker, Necati Doğru, Hüseyin Tuncer, Haydar Ergülen, Okay Gönensin, Kaan Arslanoğlu, Hikmet Altınkaynak, Süreyya Berfe, Metin Fındıkcı, Sait Maden, Aydın Boysan, Turhan Günay, Semih Poroy.

Armağan kitap “Yazının Gül Dikeni”nde yer alan yazımı, birçok yerinden yarıya yakın kısaltarak aşağıda sunuyorum:

FETHİ NACİ’NİN SEVDİĞİ ROMANCILAR
(…) 70’li yılların sonunda başlayan ve 2000’e doğru biten “büyük eleştirmenler” döneminde “mahşerin dört atlısı” Memet Fuat, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz ve Fethi Naci’den oluşuyordu. Memet Fuat kendini şiirle sınırlardı, Hızlan da büyük medyadaki, Gösteri dergisindeki “edebi tanıtım” işleriyle. Hilmi Yavuz da bir şair olarak daha çok şiire yönelmişti ve tuhaf bir evrim içindeydi. Dedik ya, Fethi Naci roman eleştirisinin kralıydı. (…)

Edebiyatta otorite döneminde söz konusu otoritelere tabandan büyük tepki vardı. Büyük eleştirmenlerin öne çıkardığı yazarlar, şairler birden bire üne, güce kavuşuyor, kitapları çok satmaya başlıyordu. Öne çıkarmadıklarınınsa neredeyse hiç şansları kalmıyordu. Tepki büyük ölçüde bunaydı. Görülmediklerini düşünen değişik kuşaklardan edebiyatçılar otoritelere nefret geliştiriyordu. Bir de edebiyatın bağımsızlığı ve özgürlüğü açısından, sıradan okuyucunun güdülmesine isyan ederek, otorite fikrine, eleştirmen tahakkümüne karşı çıkanlar bulunuyordu. Dönem 80 sonrası baskı rejimi dönemiydi. Büyük otoritelerin hepsi solcuydu, ama genç solcu edebiyatçılar bu solculuğu yeterli görmüyorlardı. Sanat-edebiyatta da piyasacılık pazarlamacılık egemen sistemini kurmaya başlamıştı.

(…) Evet, romanın en büyük eleştirmeni Fethi Naci, Semih Gümüş’ün 1997’de sorduğu “En sevdiğiniz on romancı?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Orhan Pamuk, Kaan Arslanoğlu.”

(…) Halit Ziya’dan başlayalım. Aşk-ı Memnu ve yazarı için şunları söyler Naci: “Bence ilk gerçek Türk romanı. Nedeni belli: Aradan seksen yılı aşkın bir süre geçtiği halde bugün de zevkle okunmakta. Zamanın yıkıcı gücüne dayanmayı başarabilmiş beş on Türk romanından biri…” (…) Usta başka bir yerde şöyle devam ediyor: “Aşk-ı Memnu’da belirli bir tarihsel dönemin gerçekliği, romana özgü biçimler içinde, ustaca anlatmıştır. Çünkü Halit Ziya, toplumsal gerçekliği, kimi romancılarımızın yaptığı gibi, kişilerden ayrı, kişilerin dışında vermiyor.”

Reşat Nuri Güntekin. Yazarla ilgili “Reşat Nuri’nin Romancılığı” adında bir kitabı vardır Naci’nin. Burada onu neden bu kadar tuttuğunu şöyle açıklar: “Reşat Nuri’nin 72 yıldır ilgiyle okunmasının bence iki önemli nedeni var: 1- Halkın ahlaki değerlerine sahip çıkması, 2- Türk romanında eleştirel gerçekliğin öncüsü olması.” Çalıkuşu üstünde çok durur. Acımak, Kavak Yelleri, Ateş Gecesi ve tabii Yeşil Gece… Yeşil Gece bir dönem eski sosyalistlerin pek beğendiği bir romandır. Fethi Naci, Reşat Nuri’nin en başarısız romanı olarak görür onu. Halit Ziya’nın deyişiyle “Yeşil Gece’deki hiçbir roman kişisinin hususi ve zati bir hayatı yoktur”. (…)

Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince. Fethi Naci’nin ilk 20 roman listesine iki romanıyla giren üç yazardan biri Tanpınar’dır. Birini demin andık, Reşat Nuri öteki de Yaşar Kemal’dir. Naci’nin en beğendiği 20 roman içinde Tanpınar’a ait olanlar Huzur ve Sahnenin Dışındakiler’dir. Aslında çok daha önce, 1980 yılına dek yayımlanan romanlar içinden yaptığı 20 kitaplık listede, Tanpınar’dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bulunur ve üç romanla Tanpınar, Naci’nin en büyük gözdesidir. (…)

Yusuf Atılgan’da sıra. Naci’nin son 20 romanlık listesinde Atılgan’ın “Anayurt Oteli” yerini koruyor… (…) Bense şahsen pek fazla beğenmediğim “Aylak Adam”ı, ustanın neden beğendiğini daha açık ölçütlerle göstermesi gerektiğini belirten bir eleştiri yazmıştım Fethi Naci hakkında başka bir yazıda. Eleştiri ustamızın kimi liberallere “gelişme” gibi görünen bu yaklaşımları “sol”dakiler için toplumculuktan sapmanın kanıtlarıydı. Bireyci ve liberal edebiyatsever çoğunluksa, sosyalist düşünceden, gerçekçi eleştiriden vazgeçmeksizin birkaç bireyci sanat ürününe hoşgörü göstermesini “edebiyat adına” hiç yeterli görmüyorlardı.

Yaşar Kemal, Fethi Naci’nin aynı zamanda uzun yıllar boyunca dostuydu. En büyük kimdi Naci’ye göre. Reşat Nuri mi, Tanpınar mı, Yaşar Kemal mi? Reşat Nuri’yi çok sevdiğini ve hakkında başlı başına bir kitap yazdığını biliyoruz. 1980’e kadarki romanlar içinde en sevdiği 20 roman arasında Tanpınar’ın 3 romanla önde olduğunu görüyoruz. Ama Yaşar Kemal hakkında da çok yazdı, en çok onu övdü Fethi Naci. Bir Hikayeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal diye bir kitabı da var. “Bu dili, bu anlatımı hiçbir romancımızda bulamazsınız” der Yaşar Kemal romanları hakkında. “Romanlarının sağlamlığının ve başarısının temel nedeni, Türk köylüsüne ‘nesne’ gibi değil, ‘insan’ gibi bakmasını bilmesindedir” diye yazar. Ortadirek için “Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır” demiş çıktığında.

Sonra Adalet Ağaoğlu geliyor. Son yayımlanan ilk 20 sıralamasında, ondan Bir Düğün Gecesi romanı yer alıyor. Daha sonraki romanlarından Üç Beş Kişi’yi ise kapitalizm övgüsü yaptığı için yerin dibine batırır Naci. Beğenip en sevdiği romanlar, romancılar listesine aldığı bazı yazarları ve eserleri, sonraki kitapları iyi bulmadığı için listeden çıkarmıştır usta. Yerden yere vurduğu bu romana rağmen Bir Düğün Gecesi’ni ve ötekileri hayli sevmiştir ki, Adalet Ağaoğlu ve romanı, Fethi Naci’nin kafasındaki seçkin yerini korumuştur.

Oğuz Atay sayıca fazla eser bırakamadı bugüne. Fethi Naci onun Tutunamayanlar’ını çok beğenmişti, son en iyi 20 eser listesinde bu roman da bulunuyordu. Tek eserle Naci’nin en sevdiği ilk 10’a girmek. Demek Atay, Naci’de hayli güçlü bir etki uyandırmış.

Ferit Edgü, Fethi Naci’nin kişisel olarak da yakın dostuydu. Edebiyat beğenisi ortaklığıyla pekişmiş bir dostluk. Naci için birçoklarında olduğu gibi bu dostlukta da romanın öncel bulunduğunu belirtmeye gerek var mı? Var. Yoksa kişisel olarak yakın bulduğu yazarların romanlarını beğenmemişse beğenmezdi, tersine önce romanlarını beğendiği için dostlukları gelişmiş pek çok yazar saymak mümkün. İlk 20’de saydığı Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı için şunları söyler: “…bu güzelim ağıtı, severek, duygulanarak, yer yer kahrolarak okuyacaksınız. Hani Sait Faik “Yazmasam deli olacaktım” der ya bir hikayesinde, belli Ferit Edgü de bu insanları yazmadan edemezdi. Böylesi kitaplara ben ‘Kanla yazılmış kitaplar’ diyorum. Ve böyle yazılmış kitaplar içinde kötüsüne rastlamadım.”

Orhan Pamuk konusu elbette çok tartışmalı. Naci’nin ününde Cevdet Bey ve Oğulları’nı beğenip övmesinin rolü büyük. Daha önceki yazılarımda atladığım bir ayrıntı da, en sevdiği ilk 20 roman listesine bu romanı değil, Beyaz Kale’yi alması. Bu üçüncü romanında Pamuk bugünkü kendine özgü çizgisine evrilmesinin güçlü izlerini göstermişti, öncekilerden belirgin ölçüde farklı bir yapıttı. Naci bu eseri beğenmiş, bu beğeniyle Yıldız Ecevit’in de takdirini kazanmış. Kişisel görüşüm, eser biçimsel-biçemsel açıdan fena sayılmaz da, post-modernist gerici roman anlayışının filizleri de fark edilmeyecek gibi değil. Yine kişisel görüşüm, Naci Pamuk’un sonraki eserlerini ve bunun da ötesine geçen siyasi-ideolojik gerici konumlanışının son yıllardaki abartılı halini görse, daha önce pek çok kez yaptığı gibi onu listeden çıkarırdı.

Bir de Beyaz Kale üstünde çok ciddi ve belgeli intihal iddiaları söz konusu. Naci bunların bir bölümünü duydu, okudu. Son yıllarındaki mesafeli tavrında kuşkusuz bunun da etkisi bulunabilir.

(…) 100 Türk Romanı’nda da şöyle yazıyor Naci: “O. Pamuk’a göre, yazarın işi, ‘eski, çok eski, çok çok eski hikayeleri yeniden kaleme almaktan ibaret’tir. Daha önemlisi O. Pamuk’a göre, yazarın görevi ‘eğlendirmek’tir. Doğrusu değer yargıları altüst olmuş, halkı geçim derdinde, aydını bezgin, karamsar, umutsuz bir Türkiye için –edebiyatın başka işlevlerini bir yana bırakma özelliğiyle- geçerli bir anlayış, uzlaşıcı bir edebiyat için biçilmiş kaftan.”

En son sıra kendimde. Naci’nin en sevdiği 20 roman içinde Kişilikler’in de bulunması benim için bir onur. Ayrıca 100 Türk Romanı adlı kitabının içinde Kişilikler’den başka, Çağrısız Hayalim ve Öteki Kayıp da yer alıyor, üstelik övgüyle bahsedilerek. (Okumayanlara belirtmek gerek, Naci’nin seçtiği bu 100 roman en beğendikleri değil. Hiç beğenmediklerini veya vasat bulduklarını da belli önemleri nedeniyle inceliyor Naci bu kitabında.) Bir de hakkımda yazdığı ilk yazısında, Devrimciler’i konu edinmiş ve bu kitabın ilk baskısındaki bir bölümü kast ederek “ ... işkenceyi anlatmakta ... Türkçe’de yazılmış hiçbir romanda Kaan Arslanoğlu’nun yazdığı o unutulmaz 73 sayfanın mükemmelliğine rastlamadım” demiştir.

(…)

Şimdi Naci’nin en sevdiği 20 romanı topluca bir sayalım: Aşk-ı Memnu (Halit Ziya) Kuyucaklı Yusuf (Sabahattin Ali) Üç İstanbul (Mithat Cemal Kuntay) Ateş Gecesi, Kavak Yelleri (Reşat Nuri) Huzur, Sahnenin Dışındakiler (Tanpınar) Bereketli Topraklar Üzerinde (Orhan Kemal) Esir Şehrin İnsanları (Kemal Tahir) Sultan Hamid Düşerken (Nahid Sırrı Örik) Orta Direk, İnce Memed IV (Yaşar Kemal) Küçük Ağa (Tarık Buğra) Tutunamayanlar (Oğuz Atay) Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan) Şafak (Sevgi Soysal) Bir Düğün Gecesi (Adalet Ağaoğlu) Beyaz Kale (Orhan Pamuk) Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı (Ferit Edgü) Kişilikler (Kaan Arslanoğlu).

Naci’nin çok sevdiği romanlar elbette bunlarla sınırlı olamaz. Bunlardan bazılarını ve yazarlarını adlarıyla analım: Vatandaş (Tahsin Yücel), Bir Gün Tek Başına (Vedat Türkali), Issızlığın Ortasında (Mehmet Eroğlu), Boynu Bükük Öldüler (Yılmaz Güney), Kaçış (Ayla Kutlu), Yalnızlar (Erhan Bener) Denizin Çağırışı (Kemal Bilbaşar), Batık Bir Gemi (Oktay Akbal), Hasangiller, Rıza Bey Aile Evi (Tarık Dursun K.), Büyük Gözaltı (Çetin Altan), Bir Uzun Sonbahar (Demir Özlü), Hiçbiryer’e Dönüş (Oya Baydar), Dönüş (Cemil Kavukçu), Gölge Kokusu (Habip Bektaş). Ve yine eskilere dönecek olursak Eylül (Mehmet Rauf), Üç İstanbul (Mithat Cemal Kuntay), Ayaşlı ve Kiracıları (Memduh Şevket Esendal)…

Sözünü ettiğimiz romancılardan bazılarının başka eserlerini de beğenmiş, kişisel ve yazınsal dostluğunu devam ettirmiştir onlarla (örneğin Tahsin Yücel) bazılarının ise öteki romanlarını olumsuz eleştirmiş veya dikkate almamıştır.

Şimdi Fethi Naci eleştirisine ve onun Türkiye’deki edebiyata güçlü etkisine topluca ve farklı gözlerle bakabiliriz. 80 darbesi sonrasında devrimci sol ezildi, sol bütünüyle sindirildi siyasal alanda. Bunun sanata, edebiyata yansıması nasıl oldu? O dönemin hakim sanat eğilimlerine ve otoritelerine, o günün sanat edebiyat dergilerine, sol veya liberal gazetelerin kültür sayfalarının çizgisine olumlu gözle bakarsak şunu söyleyebiliriz: Muhalefetin tümüyle ezildiği bir ortamda elimizde kalan tek direnme silahı veya alanı buralarıydı, farklı ses çıkaranlar sadece oralardan duyuluyordu. Bir de mizah dergileri tabii. Aynı olguya olumsuz açıdan bakarsak, birtakım sol radikal sanat insanları o görüştedir, söz konusu otoriteler, düzene eklemlenmiş, solun ezildiği yeni dönemin restorasyon uzmanlarıydı, sözde solcuydular. Söz konusu sanat-edebiyat-kültür alanları da sola düşman gerici ideolojinin yeniden yaratılıp örgütlendiği alanlardı. Kişisel kanım her iki görüşün de haklı olduğu, her ikisinin birlikte bulunduğu yönünde. Tabii 12 Eylül’ün gaddar baskısı azaldıkça, darbe sonrası yeni dönemin taşları yerine oturup sağlamlaştıkça, ikinci görüşün haklılık oranı gittikçe arttı.

Dönemin kimisini yukarda saydığımız, bütününü tabii sayamadığımız edebiyat otoritelerinin büyük bölümü, sözde solcuydular, ama sol değerleri kendi alanlarında bitiren, adeta bitirmeye ant içmiş düzen insanlarıydılar. Fethi Naci de kimi radikal sol sanat insanlarınca bu otoritelerin en güçlülerinden biri sayılarak kıyasıya eleştirildi.

Fakat bence Fethi Naci bir bakıma bu genel kategori içinde değerlendirilebilir bulunmakla birlikte, söz konusu kategori içinde sol özünü, değerlerini koruyabilmiş ender uzmanlardan biriydi. Giderek çürüyen o ortamda hem içeride hem dışarıda sol için, sosyalizm için çatışıyordu. Bu çatışmalar da bir edebiyat ortamında beklenebilecek en şiddetli düzeylerde seyrediyordu. (…)

Ona göre, iyi bir romanın içinde yaşayan karakterler bulunmalıdır. Dünya, içinde yaşadığımız toplum ortamı, tutarlı ve belli toplumsal kurallara göre işleyen, gelişen, değişen bir yapı olduğundan bu yapı gerçekçi biçimde incelenmeli ve buna uygun yorumlanarak anlatılmalıdır. Yaşamayan yapay karakterler yaratmak, toplumlarda bulunmayan gerçeklikler uydurmak veya belli gerçeklikleri çarpıtmak, biçimsel denemeler için anlatılan özü feda etmek, haksızlığı, açgözlü baskıcı sınıfları ve onların düzenini hoş göstermeye kalkmak, eserin iç tutarlılığını boş vermek, eserin yapısını ören dili hafife almak romana, edebiyata karşı işlenmiş en büyük günahlardır.

Fethi Naci 1980 sonrası daha radikal bir sol tutum alabilir miydi edebiyatta? Elbette alabilirdi. (…) O yeni dönemde nasıl bir edebiyat çizgisi tutturmalıydı? Önceleri yıllar boyu sadece bireysel olarak yaşamda kalmaya, tutunmaya çalışan, çok sonraları yavaş yavaş değişik boyutlarda örgütlenmeye başlayan sosyalistlerin büyük çoğunluğu, yine edebiyattan pek hoşlanmıyordu, hoşlanmaya çalıştıklarında güzelden pek az anladıklarını belli ediyorlardı. Durum on yıllar sonrasında yine pek farklı değil. Sosyalistler arasında edebiyat yapmak, edebi yayınları izlemek heveslisi pek az insan çıkıyordu, bu heveslilerin eser değerlendirme düzeyleri ve yaratma kapasiteleri şaşırtıcı ölçüde geriydi. Bunun suçlusu Fethi Naci miydi? Bazıları hala bunu iddia ediyor. Hiç katılmıyorum. Solda edebiyat bir bütün olarak sevilmiyorsa, edebiyatı sevenlerin, eleştirmeniyle, yazarıyla, şairiyle düzeyi bu kadar geriyse, Fethi Naci onlarla mesafeyi her bakımdan neden açmasın? Solda iyi yazarlar, şairler, edebiyatçılar vardı da Fethi Naci mi bunları engelledi? O bunu engelleyebiliyorsa, siyasette yine mangalda kül bırakmaz hale gelen sol siyasi örgütler, belli bir niceliğe ulaşmış sol kitleler, neden kendi edebiyatlarını yaratamadılar, kendi edebiyatçılarına sahip çıkmadılar?

(…) Fethi Naci’den edebiyatta “devrimci” tutum bekleniyordu. Onun yaşına gelmiş birinin gözlerinden baktığımızda, bu gerçekten anlaşılmaz ve içtenliksiz bir beklentiydi ve Naci, kendine has o hareketiyle, elinin tersini yavaşça dışa doğru sallayarak “Hadi be oradan!” demekte bence haklıydı.

Fethi Naci siyasette de belli bir düzey peşindeydi, ama kendi uzmanlık alanında yani edebiyatta özellikle temel bir düzey peşindeydi. Bunu gözettikçe, eleştirilerini sertleştirdikçe, hem belli bir sol okur kitlesi kazandı, hem de aynı oranda sağcı, solcu, sözde liberal düşman...

Şimdiki otoritelere bakarsak, başka bir açıdan, şimdiki otoritesiz edebiyat ortamının piyasa baskısı altındaki çok daha despotik ortamına bakarsak, Naci’nin otoritesinin giderek zayıflatılmasıyla, sonra da onun hastalığı ve ölümüyle neler kaybettiğimiz ortaya çıkar. Biz zaten bir şeyleri onu kaybettikten sonra daha iyi anlamaya başlarız.

Nazım’ın şu dizelerini okuya okuya dünyadan ayrılmayı düşlediğini söylerdi. “işte geldik gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri…” Bir de şöyle imzalamıştı bir kitabını bana: “İnsan bir defa ‘insan tükenmez’ demeye görsün, sıkıysa tüken!” Bana Kıskanmak adlı kitabını da şu sözlerle imzalamış usta: “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, ‘romandan’ çektiği kadar. Baki muhabbet.”

Muhabbetimiz sürüyor usta.