Engin Çeber'i Öldüren Yaratıklar

13/03/2009 Cuma
Engin Çeber'i Öldüren Yaratıklar

Ülke parsel parsel, kurum kurum, tüm zenginlikleriyle satılmaya devam ediyor. Kendini milliyetçi sananlar bayrak tepemizde durdukça vatanın korunduğunu sanıyorlar. Milletin büyük çoğunluğunun din diye inandıkları şey ahlaksız mı ahlaksız bir sistemi korumaya yarıyor. Dinci veya milliyetçi gericiler geleceğimizi, kültürümüzü, insani değerlerimizi yok edenlere değil, solculara, "aşırı solculara" nefret duyuyor. Bir onur mücadelesi veren Engin Çeber, elleri kolları tutulmuş, tutsak vaziyette öldürüldü bir grup onursuzca. Katillerin et beyinleri onun bir yıkıcı, bir vatan haini olduğunu düşünüyordu.

Söz konusu beyinsiz ve soysuz katillere yaratık diyebiliriz. "Yaşam formu" diyebiliriz. Elbette iltifat yerine geçeceği için "hayvan" diyemeyiz. Ancak asıl sorun, bugünkü asıl konumuzu oluşturan mesele tam da buradadır. Onlar basbayağı insandır. Hem de bizlerden daha fazla insandır.

İnsanlara, hayvanlara, doğaya zarar vermekten eziyet etmekten zevk alan çok sayıda insan yaşıyor aramızda. Binlerce yıldır yaşıyor. Daha kötüsü bunlar, kafası hayra çalışanlardan birkaç misli kalabalıklar. Aradaki asıl büyük çoğunluksa kim güçlüyse ondan yana tavır alıyor. İşte insan gerçeği budur.

Oluşturduğumuz bir kültür var, yarattığımız değerler... O yüzden hayaller kuruyor, yeni sistemler öneriyor, büyük beklentilere giriyoruz insandan yana. Amacımız toplumu ve insanı değiştirmek. İşte orada büyük bir sorun ortaya çıkıyor. Elimizde gelişkin bir program bulunuyor işe yarayacağını, insanlığa iyi geleceğini biliyoruz. Ama mevcut bilgisayarlarımız bu programı almıyor, alsa da işletemiyor. O zaman bilgisayarları geliştirmenin, onlara "RAM" eklemenin mücadelesine giriyoruz.

Konuyu biraz kişiselleştireyim. Kendime geleyim. Bir kuram, bir sav, bilişsel bir yetersizliği anlatıyorsa, türümüze özgü bilişsel bir yetersizliği anlatıyorsa, bu türün onu kabul etme ihtimali nedir? Şanssız bir kuram, talihsiz bir sav olacağı açıktır.

Program yüklenmeye çalışılıyor, ama yüklemesi bitenlerin bile çoğunda ters yanıtlar alınıyor. "Yetersizlik mi?" "Ne yetersizliği, neyin yetmezliği?" "Neye göre gelişmemişiz, evrimsel ilerlemede takılmış mıyız? Nasıl takılmışız, neye göre takılmışız?" "Bu ırkçılık değil mi, indirgemecilik..." "Genetik indirgemecilik..." "Cııızzt, bııızt..."

"İnsan doğası mı!" deniliyor. "Bir aslanın doğası vardır, ama insanın asla." Bir aslana konuşma yetisi verilse, o da herhalde şöyle derdi: "Doğa mı? Doğa ne demek? Ne saçmalıyorsun?"

İnsan doğasını anlamaya bir ömür boyu emek verdim. Seçerek sabırla çok okuma, on binlerce insanla görüşme, tahmin edemeyeceğiniz kadar düşünme. Sonunda belli bir noktaya geldim. Şu satırları okuyan bazılarınızın "Düşündün mü? Ne yapalım düşündünse? Hepimiz düşünüyoruz. Yerine göre bir koyun da düşünüyor. Bu onun düşündüklerinin illa doğru olacağı analıma gelmez" dediklerini kestirebilecek bir noktadır geldiğim nokta. İnsanın söz konusu halini bilmek, karşılaştığım çok sorunu anlamlandırmama ve belli ölçüde rahatlamama yol açıyor. Ne ki insanın o haline alışmamı sağlamıyor. Dipten gelen derin sancıyı dindirmiyor, sadece hafifletiyor.

İnsanı değiştirmek için ne yapmak gerek? Devamlı o doğrultuda bir mücadelenin içinde yer almak. Bir yazar olarak da: Öğretici olmak, sarsmak, azarlamak, kavga çıkarmak, küfür etmek, alttan almak, suyuna gitmek, takiyye yapmak, basitleştirmek, derinine inmek, hissettirmeden etkilemeye çalışmak, şoklamak, katılaşmak, duygusallaşmak... Her yolu denedim.

Karşılaştığım tepkilere gelince. Bu yazıyı aslında üç hafta önce yazmıştım. Sol'un 6 Şubat tarihli sayısında çıkan Ali Cenk Gedik arkadaşımızın kaleme aldığı "Matrixim ve Marxism" başlıklı yazısına karşı. Güncellikler nedeniyle sırası ancak şimdi geldi. Kitaplarıma, yazılarıma elbette olumlu tepkiler geliyor, onların bilinç açma uğraşında bir işlev görmesi beni memnun ediyor. Olumsuz tepkilerden de sadece kabul görmediğimden şikayetçi değilim. Problem üst düzey tartışma yaratamamakta. Bu bir yandan genel ilgisizlikten, bir yandan beğeni ya da yergilerin yüzeyselliğinden, öte yandan da bazı küçük tartışma girişimlerimizin basit kalıp yargılara sıkışmasından kaynaklanıyor. Evet, bahsettiğim arkadaşımız uzun uzun Matrix filminden bahsederek savımın marksizmin kurallarına uymadığını, matrixime uyduğunu belirtmişti.

Ali Cenk Gedik'in, görüşlerimi biraz insafsızca "artistikleştirmesi" karşılaştığım yeni bir durum değil. Bir kültür dergisinde "Şuna bakın, sanki kendi zeka küpü!" diye yazmıştı biri. Daha kötülerini de duydum. Hiç kimsenin sanat anlayışını küçümsemek istemiyorum. Ama insanı değiştirme uğraşı için bir değer taşımıyorsa, böyle bir sancısı yoksa, en iyi filmden, en iyi romandan bana ne? Yeni bir yazıyla, yeni bir kitapla birkaç yüz kısıtlı zihin daha yazdıklarımdan hoşlansın, gönüller okşansın, beni sevsinler diye bir kaygım olmadı hiç. Yok yalan söylemeyeyim, geri planda olmuştur azıcık. Acaba birkaç yüz kısıtlı beyinin mührünü açmaya etkisi olur mu, diye yazdım, konuştum hep. Boş verin sevmesinler, sinir olsunlar, hatta nefret etsinler. Kafalarda bazı şeyleri farklı düşünmeye bir eğilim yaratsın yeter ki.

Eleştirin de biraz merhametli. Otuz beş yıllık emek = Matrix. Açımladığım sav açısından son derece normal, aynı zamanda komik, ama üzücü de elbette. İnsan doğası diye bir şey yokmuş! Marx öyle söylüyormuş. Sizleri böyle düşündüren de insan doğasıdır değerli kardeşlerim. Marx felsefede ve siyasette devrim yapmıştır, büyüklüğünü düşmanları bile kabul etmektedir ama insan ve toplum kavrayışı çelişkilidir ve hatalar yüklüdür. O kavrayışla sosyalizme varılamaz. Devrimi ve gerçek insana dayanan siyaseti Marksizme, Lenin getirmiştir ve bu sorunun Matrix filmiyle hiçbir alakası bulunmamaktadır.

Lenin'in yıktığı Çarlık rejimi devrime karşı deneyimsizdi. Bugünkü sistem onlarca misli deneyimli ve donanımlı. O yüzden iyi olmak yetmiyor, çok iyi olmak gerekiyor. Leninizmden anladığım budur. Benim genetikçiliğimin sonucu da budur. Solcuların çoğuyla anlaşamadığım hassas nokta da budur. Azıcık çalış, hafifçe sık kendini, devrim yap yok öyle şey!

Kısmetse "Sözcükler" dergisinin Mayıs sayısında evrimi, evrimsel psikolojiyi, sosyobiyolojiyi tekrar irdeleyeceğim ve "sol"dan yöneltilen ucuz ırkçılık suçlamalarının samimiyetsizliğini ortaya koyacağım. Yazının başlığı: Darwinizmin Kabulünün En Büyük Engeli: Darwin Yasaları. Ayrıca burada da o yazının bir özetini geçeceğim. Umarım bu şekilde solcular, sosyalistler evrimi, biyolojiyi, psikolojiyi Richard Lewontin, Steven Rose gibi düşük kapasiteli popüler solcu bilim insanlarından öğrenme kolaycılığından kurtulurlar.

Bir önceki makalemle ilgili Kemal Okuyan övücü bir yazı yazdı. Övücü ne kelime, o makalemi adeta göklere çıkardı yarattığı etki açısından. Tabii bu beni hem gururlandırdı, hem de epey mahcup etti. Ben derim ki, ne kadar değerli şeyler üretseler de kimseyi başımıza çıkartmayalım. Öte yandan entelektüel ve sanatsal ürünlere düzeyi kadar değer vermeyi de öğrenelim ki, başka türlü burjuva kültürünü alt etmemiz olası değildir.

Ali Cenk Gedik'e tüm bunlara karşın teşekkür ediyorum. Düşünmüş, emek vermiş, yazı yazmış. Düşünmese, okumasa, yazmasa daha mı iyiydi. Karşı yazılarla entelektüel terör estirip eleştirenleri sindirmek hakikaten istemem. Ama Ali Cenk arkadaşın bana da hak vereceğini tahmin ediyorum. Bu yazıyı okuyanların keza...