Dönmek İçin İktidara Tek Koşul

14/10/2011 Cuma
Dönmek İçin İktidara Tek Koşul

Akpat için, tüm hayvan dostları, kardeşlerim için…

Muhalif yazarlar dönebilir. Ben de dönebilirim. Bunun için iktidara farklı bir koşulum var. Tek koşul.

Üç ay kadar önce sokaktan, bahçelerden gelen bir ağlama sesiyle irkildik. Araştırdık ki 10-15 günlük bir yavru köpek bırakmışlar bizim oraya. Sahip çıktık, besledik. Sesi kesildi, ama yaklaşık iki ay otistik bir halden çıkmadı. Göz teması bile kurmuyor, her şeyden ürküyordu. Simsiyahtı, dirsekten aşağısı ayakları bembeyaz. Adını Akpat koyduk.

Sonra neler yaşanabilir? Elbette rahatsız olanlar çıkar. Onun yavru köpek havlamasından rahatsız oldular, pislik yapıyor çevrede dediler. Akpat giderek hareketlendi oyunbazlaştı. Yine ürkekti, ama insanların arkasından koşuyor, dokunmaksızın oynamak istiyordu. Korktular. Beslemeyin bu köpeği, gönderin dediler. Aslında her yerde çoğunluk hayvansever, ama insan soyundan bir kişi rahatsız oldu mu, dünyanın efendisi olarak bu kişinin sözü geçer. “Ama, çocuğum korkuyooor!” dedi mi bir ana-baba akan sular durur. “Çocuklarınızı böyle yetiştirmeyin, hayvan tanımayan, bitki ağaç sevmeyen bu nesiller ilerde uçan sinekten korkacak, üstelik o korkuyla birbirlerini yiyecekler, zaten yiyorlar bile” dedik. Kimine anlattık, kimine anlatamadık. Ama sonunda biz baskın çıktık.

Uzatmayayım, hayatta bir başına, yağmurda soğuk gecede bir ağaç dibinde yatan, ne annesine ne kardeşlerine sarılma şansı bulamayan Akpatçık sonunda tamamen açıldı, otizmden çıktı. Gördüğü iri iri köpeklere hızla koşuyor, onlarla teklifsizce oynuyordu artık. Bizim de çevremizde dört dönüyor, zıplıyor, ama kendine dokundurtmuyordu daha. Bir yakalasam götürüp aşılarını yaptıracaktım, ama yakalayamadım. Yaptıramadığım aşının hastalığından üç gün içinde soldu. Onu veterinere götürdüğümde artık çok geçti. Ancak ölürken başını okşayabildim. Son derece haklı olan insana güvensizliğini aşamamıştık. Evlat acısı gibi içimizi dağlayıp gitti.

İnsana koyan sadece ölüm de değil. Kayba üzülmek birazcık bencilce bir şey belki. Çaresiz bir canlının, bir insan olsun, hayvan olsun acı çekmesine dayanmak zor asıl.

Şimdi diyenler çıkacaktır “Hayvanların acısına mı kaldık, dünyada bunca insan ölürken, acı çekerken.” Ben de tam da bunu anlatmak istiyorum, bu ikisinin acısı bire bir aynı. Zihnimizdeki, “yüreğimizdeki” aynı odaktan kaynaklanıyor. Birinde duyarsızlık varsa çok büyük olasılıkla ötekinde de vardır. Bilimi kim takıyor, ama bilimsel olarak da bu böyle.

Belki bendeki bu duygu yönetme zaafı başlı başına bir sorun. Belki değil, tam da öyle. Ama tüm insanlık olarak aynı hastalıkla malulüz. Ya aşırı, ya güdük. Sevmeyi bilmiyoruz, sevgileri nefrete, acıya dönüştürüyoruz. Duygularımızı yönetemiyoruz. Güzel duygularımızdan çok az iyilik filizleniyor, pek çok kötülük fışkırtıyoruz.

“Önce vatan!” diyenler arasından çok çıkmıyor mu en önce vatanı satanlar. “Barış” diyenler değil mi savaş ağalarına en önce kul köle olanlar. “İnanç” diyenler değil mi, tüm maddiyatı ele geçirmek isteyenler. “Önce insan” diyenler ne zaman içtenlikle açtılar yüreklerini, ne zaman iyiliğe koştular? “Önce insan” diyenler arasından çıkmıyor mu insanlığı bitiren kapitalizme hayran duranlar.

İnsanlar çok acı çekiyor bu dünyada, hayvanlar daha çok. Doğa koşulları zaten yaralayıcı, birbirlerine tehlikeleri büyük, bir de insan eliyle gelen zulümler. Çiftliklerde gördükleri işkenceler, mezbahalardaki sefillikler, “gerekli” tıbbi deneyler, gereksiz kozmetik deneyler, keyif için vurmalar, zehirlemeler…

Bu kadar acılarla, işkencelerle dolu bir dünya asla “Tanrı” eseri olamaz. Hadi biz insanlar, bu dünyada sınanıyoruz diyelim, hayvanlar ne için sınanıyor? “Tanrı aşkıyla” gözyaşı döküp, burnunu çeke çeke haykıran hiçbir imam, Allah’ın bu kadar gaddar olabileceğine, Tanrı’nın böyle bir “üstün ahenk” kurduğuna bizi inandıramaz. Bu “üstün ahenk”e dindar Dostoyevski bakın nasıl isyan ediyor: “O iğrenç yerde öcü alınmamış gözyaşları döküp göğsünü yumruklayarak Tanrı’cığına yalvaran yavrunun tek bir gözyaşına değmez bu üstün ahenk”

Tamam, bu olsa olsa Darwinci “güçlü olan kazanır ve yaşar” ilkesiyle vücut bulmuş evrimci bir sistem. Peki bu kör olasıca acıma duygumuz nereden çıkmış? Ve neden Hz. İsa’nın mucizesi bir türlü gerçekleşmiyor. Bizler acı çektikçe neden başkalarının acıları kaybolmuyor, hiç değilse azalmıyor? Yoksa azalıyor mu biraz?

İnsan hakları kazanılmadan hayvan haklarını savunmak niye diye soracaklardır. Bu kafayla ne o gerçekleşir, ne öbürü. İnsana değer veriyorsanız hiç değilse hayvanların gördüğü eziyetlerden etkilenenlerin “insan hakkı” olarak hayvan hakkına saygı gösterin.

İktidar hiç değilse hayvanların durumlarını düzeltmek için bir şeyler yapsın. Hiç değilse hayvansever Hz. Muhammed aşkına bir şeyler yapsın.

Önümüz kurban bayramı. Yine İslam’ı küçük düşürecek hayvan eziyetlerinin binlercesi yinelenecek. AKP bu konuda ciddi bir şeyler yapsın.

Dönmek için tek koşulum budur.

Not: Akpat’a şefkatle yaklaşan komşularımıza, gösterdiği yakınlıktan ötürü Düzce Hayvan Barınağı veteriner hekimi Arif Kardeş’e ve barınağın tokgözlü çalışanlarına teşekkürlerimi sunuyorum.