Aşk ve Devrim: Senkronu Kaymış Bir Sol

13/01/2012 Cuma
Aşk ve Devrim: Senkronu Kaymış Bir Sol

Film alanında uzman değilim. Burada yazdıklarımı soldan, siyasetten, sanattan anlayan birinin karalamaları olarak görün lütfen. Bir alımlayıcı sıfatıyla fikrimi ifade hakkım olarak…

Artık Türkiye’de güzel filmler çekiliyor. “Çekiliyor” diyorum, ortaya güzel filmler çıkıyor mu, o ayrı bir tartışma konusu. Geçmişte bunu bile yapamıyorduk. Bir yazımda sormuştum, “Türkiyeli yönetmenlerde acaba genetik bir bozukluk mu var?” İyi film diyebileceğim yerli filmler yakın zamana dek 20’yi bulmamıştır. Komedi filmlerini hariç tutmak gerek. Orada hayli başarılıyız.

Kötü hikaye, kötü senaryo, kötü çekimler, vasat oyunculuk… Sinemamızın tatsızlığı itiraf edilmeyen kaskatı kurabiyeleriydi. Şimdi bırakın ustaları, birçok genç yönetmen çok inandırıcı sinema atmosferleri yaratabiliyor. Kısıtlı bütçelerle Avrupa sineması tadında çekimler yapılabiliyor. Elinizi sallasanız iyi bir oyuncuya çarpıyorsunuz. Ortam bereketli.

“Aşk ve Devrim”in genç yönetmeni Serkan Acar da, dar olanaklarla çok inandırıcı bir hikaye atmosferi kurabilmiş. Bence filmin en önemli başarısı bu. Oyuncular iyi, çekimler güzel. İşin uzmanları bu anlamda bazı eksikler bulacaklardır kuşkusuz, buluyorlar da. Bir kez seyrettim ve öyküye kapıldım. Teknik anlamda gerisi beni pek ilgilendirmiyor. İmkanları biliyorum çünkü. Bu imkanlarla bu yetenekleri gösteren yönetmenler çıkması cidden şaşırtıcı.
“Devrimden Sonra” filmine de aynı açıdan birçok eleştiri yapıldı. Mustafa Kenan Aybastı’nın olanakları daha da kısıtlıydı oysa. Bence bir atmosfer yaratmada, izleyiciyi bir öykünün içine çekmede o da başarılıydı, çekimler iyiydi. Kusurlar gösterilip yine de denecektir ki, “İmkanların kısıtlılığından seyirciye ne, çekmesinler o zaman.” Hayır, denenmeden hiçbir şey olmaz. Bilim de yapılmaz, siyaset, muhalefet de yapılamaz. Az çok başarılı, az çok başarısız örnekler ortaya konmadan şiir bile yazılamaz.

Ama Problem Hikayede
Bu filmcilik başarılarına karşın filmlerin ana öykülerini hala başarısız bulmaya devam ediyorum. Bu, son yıllarda büyük çoğunluğun başarılı bulduğu birçok film için geçerli. Öyküde başarısızlık deyince bunu da iki maddede ele almak gerek. Öykü sağlamlığının evrensel, nesnel ölçütleri bir madde. Çok kesin değilse bile bunlar aşağı yukarı bellidir. Bir de her alımlayıcının (benim) öznel beklentileri-m, ikinci madde.

Yakın zamanda çok başarılı bulunan ve gerçekten iyi çekilmiş “Sonbahar” filminin ana sorunu da hikayesindeydi. Doğru bir davaya inanmış, haklı, ama zavallı çocuklar olarak gösteriyordu bu film devrimcileri. Kültür Bakanlığı desteğini ancak böyle mi alabilmişti, yoksa yönetmen dünyaya böyle mi bakıyor, tam ayırt edemiyorum.

O filmin yapımcısı Serkan Acar’ı tanıyan biri olarak bu iki filmin sola ve sosyalizme inancını hiç sorgulamıyorum. O noktadaki samimiyetlerine inanıyorum. Yönetmenleri tanımaya da gerek yok, filmlerde bu içtenlik görünüyor zaten. Ne var ki burada da aynı hikaye teması: Haklı çocuklar, ama zavallılar.
Açmazdan çıkamıyorlar. Tıkanmış kalmışlar.

“Haklılar, ama yöntemleri yanlış.” Filmden bu da çıkıyor. Ama belirsiz. Yönetmen böyle mi düşünüyor, yoksa sadece bunu da hesaba katın mı diyor, kuşkulu. Filmdeki o derin melankoliye bakıp, “Buradan devrim falan çıkmaz mesajı veriliyor” diye düşünüyorsunuz. Öte yandan hayır, diyorsunuz. Bu iş böyle yapılır mesajı da var. Niye var? Çünkü solcu ve devrimci olarak başka bir alternatif görmüyor, göstermiyor yönetmen. Başka türlü bir solculuk yok gibi. Yönetmenin samimiyetine de inanıyorsanız eğer... Geriye tek seçenek kalıyor. Yönetmen bu yolu pek de eleştirmiyor? Acaba? Ama bu kadar yoğun karamsarlıkla? Bunu seyreden sıradan bir genç solcu olacaksa da olmaz artık.

Yönetmenin dert ettiği bir sorun da, ki belki en çok dert ettiği: Bu çocuklar haklıysa, biz haklıysak, niye halk bizden yana dönmüyor? Benim de en çok dert ettiğim sorundur.

Burada da sadece yönetmenin değil, Türkiye sosyalistlerinin büyük çoğunluğunun bir istemli körlüğü ortaya çıkıyor. Şöyle ki: Dünyada halka sosyalizmi anlatmak zordur, Türkiye’de ayrıca daha zordur. Gericiler 1980 öncesinde solcuların halk katındaki işini bitirmek için şu üç propagandaya ağırlık verirlerdi: Bunlar dinsizdir, Allahsızdır. Bunlar vatan hainidirler, çünkü Rus ajanıdırlar, Çin uşağıdırlar… Bunlar bölücüdürler, Kürtleri kışkırtmaya çalışırlar… Hepsi de etkili oluyordu. Fakat zengin yoksul, ezen ezilen, kapitalizm sosyalizm, emek sermaye çelişkisi azdıkça, giderek eski etkinliğini yitirmeye başlamıştı her biri. Darbe de bu yüzden yapıldı. Halk yavaş yavaş anlamaya başlamıştı: Bunlar asıl sorunu gizlemek için ortaya atılan uydurmalardır.

80 sonrasında tablo tümüyle değişti. Artık suçlanacak bir dış güç bulunamıyordu. Gericilerin elinde iki silah kalmıştı. “Bunlar dinsiz. Bunlar bölücü…”
Birincisi ne ölçüde etkiliyor insanları geçmişe göre, orası ayrı konu, ama “bölücülük” suçlamasının en az birkaç misli etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz solu itibarsızlaştırmada. Çünkü 80 öncesinde “bölücülük” suçlaması düpedüz temelsiz bir iddiayken sol için, bugün öyle değildir işin temelinde.

Neden? Çünkü sol mücadelenin ekseni kaymıştır. Artık olay kapitalizm sosyalizm ekseninde cereyan etmiyor, en azından görünüşte. Yoksul-zengin, emek-sermaye ekseni neredeyse tümüyle ötelenmiş durumda. Özgürlükçülük, etnik özgürlükçülük, bağımsızcılık, görünen mücadelenin ana ekseni. Bu bir iftira değil üstelik, yaşanan somut gerçek. İster CHP’ci olun, ister ulusalcı, ister değişik kanatlarda sosyalizmi öne çıkarmaya çalışanlardan, isterseniz BDP’li veya onlara yakın, isterseniz “yetmez ama evet”çi, liberal vs.. Böyle bir eksende konumlanıyor ve halk gözünde böyle bir milliyetçi eksende değer buluyor herkes. Ve öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, sadece sosyalistler değil, CHP’liler ve hatta en keskin ulusalcılar bile Ergenekon üzerinden, şunun bunun üstünden “PKK işbirlikçisi” gösterilebiliyor. Gösterilmek bir yana, bu söylem halkın geniş kesimlerinde değer buluyor. Çünkü bu ülkede en önemli sorunun “Kürt özgürleşmesi” olduğunu düşünen sosyalistler hayli kalabalık. Başka bir kesimse zenginlere, büyük sermayeye dokunmayın, meselemiz “bağımsızlık” diyor. Hal böyleyken kimi inandırabilirsiniz, yoksuldan, halktan yana durduğunuza?

Senkron Kayması
“Dikkat Şahan Çıkabilir”de çok güldüren bir esprisi vardı Gökbakar’ın. Gencimiz birden bire bir şeylerin ters gitmeye başladığının farkında, ama ne olduğunu çıkaramıyor. Annesi saptıyor acı gerçeği: “Vah vah sana ne olmuş böyle oğlum” diyor, “Senkronun kaymış senin yavrum!”
Belki de tüm Türkiye solunda var bu kayma. Dudaklarımız başka hareket ediyor, ağzımızdan başka sesler çıkıyor. Konuşmayla ağız bir türlü üst üste oturmuyor. Halk o yüzden anlamıyor: Ne diyoruz?

Evet, bu filmde de işçiler 90’lı yıllarda haklı davaları için direniyorlar. Kim var yanlarında? Solcular, devrimciler. Bu durumda solun alıp başını gitmesi gerek. Cellatlar isterlerse “faili meçhul” cinayetlere başvursunlar, isterlerse gün ortasında adam kaçırsınlar. Solun dizginlenememesi gerek, değil mi? Ama halk, devrimcileri devrimci olarak görmüyor ki. Sorun sadece yöntem sorunu mu? Pek çok neden var, o da nedenlerden biri. Ama ana nedeni yönetmen gözden kaçırıyor. Türkiye sosyalistlerinin büyük kesimi gözden kaçırıyor. Halk bunu zengin-yoksul çatışması olarak görmüyor artık. Zaten ve esasen öyle değil, öyle olmaktan çıkmış. Filmde Kürt sorununun çok ağır yükü gösterilmiyor solcu gençlerin üstünde. Ölen genç Kürttü. Bu aynı şey değil. O ortak mücadeleyi savunan bir Kürttü. Öte tarafta milyonlarca başka Kürt var. Ve onlarla nasıl ilişkide olunması sorunsalı… Filmdeki soru bu değil. Soru bu olmayınca o körlükten sağlam bir hikaye çıkar mı? Bence çıkmaz.

Bu benim öznel değerlendirmem. Hikaye açısından nesnel, evrensel değerlendirme de hikayeyi iyi bulmaz. Yurtdışındaki şef mi daha sert mücadeleden yana, buradaki şef mi? Yurt dışındaki şef teslim olup ihanet etmişse, buradaki şefin çizgisi mi olumlanıyor? O da olumlanacak gibi değilse, yönetmen neyi olumluyor? Ya anlayamayacağım kadar karışık bir kurgu ya da boşluklar söz konusu. En zayıf yansa final. Sağlam bir hikaye böyle bitmez. Kültür Bakanlığı sansürcüsü girmiş sanki kurgu odasına birden. Demiş ki, “Hadi beyler, iş uzadı artık, problem çıkacak! Size son bir dakika süre, bağlayın şunu.”

Serkan gerçekten yetenekli bir yönetmen. Ama yönetmenlik bir bütündür. Bundan sonraki filmi muhtemelen daha usta işi olacak, daha da güzel ve etkileyici sahneler izleyeceğiz. Garantidir, çok kişi beğenecek. Ödüller alacak. (Etkileyici çekimler, ağır havalı bir hikaye… Sinema bundan ibaret zannediliyor.) Ama büyük ihtimalle o da Türkiye soluna bir şey katmayacak bir içerikle ağır özürlü doğacak. “Mücadeleyi nasıl yoksul-zengin eksenine sokarız tekrar?” sorusuna fazla değer vermiyor bugünkü solcuların büyük bölümü.