Altan Kardeşlerin Korkunç Trajedisi

16/10/2009 Cuma
Altan Kardeşlerin Korkunç Trajedisi

Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerden bazıları ölesiye nefret eder, bazıları da delicesine sever ikisini. Ne kadar kolay severiz insanları ve ne kadar kolay düşman kesiliriz. Peki, kin duyduğumuz şahsiyetlerin geçmişlerini, onları bugünkü hallerine getiren trajedileri kaçımız bilir, merak ederiz?

Ahmet Altan, darbenin fısıltısıyla, şakasıyla bile cinleri tepesine çıkan bir demokrasi aşığı. Mehmet’se 2. cumhuriyet akımının fikir babalarından. İkisi de modernizme karşı. İkisi de dinsel özgürlükten yana. İkisi de Kemalizmin hor gördüğü muhafazakar tabakaların sözcüsü. İkisi de öncü savaşçı, uzlaşmaz ve keskin...

İşte bu keskinliğin ardında klasik trajedinin başat meselesi yatıyor: Baba’ya karşı isyan!

Nasıl isyan etmesinler?

Çetin Altan ünlü bir aydın. 1980 darbesi öncesinde, sonrasında Milliyet’in en önemli yazarıydı. Gazetenin bugünkü liberal çizgisine bakmayın, ne devranlar döndükçe ulaştı o “özgürlükçü” noktaya. Milliyet gazetesi darbeyi destekledi. Hem de ne destek! Mamak’taki disiplini göklere çıkaran yazı dizileri mi istersiniz sol aydınlar, örgütler hakkında paparazzilerinkileri yaya bırakacak uydurma haberler mi? Darbenin gerekliliğini öne çıkaran yorumlar mı, komutanlık demeçlerini yetersiz gören manşetler mi? (İlginç bir rastlantıdır ki, Mamak yazı dizisinde, “islah” edilen suçlular arasında şimdiki “darbeci” Doğu Perinçek ve bugünkü Milliyet yazarı Taha Akyol’un birlikte fotoğrafları geçer.)*

Gerçi kimseyi suçlamamak gerek, o dönem farklıydı ve ayakta kalmak için devre uygun davranmak gerekiyordu. Nasıl bir dönemdi? Darbenin günlükleri, fısıltıları yoktu toplu gözaltına almalardan, işkencede öldürmelere, kanlı baskınlardan, askeri cezaevlerine… takır takır, kütür kütür darbenin kendisi hüküm sürüyordu. Avrupa’nın bile tutumu gayet soğukkanlıydı, bizimkiler neden kahramanlık yapsın! Milliyet’in haberlerine göre, Guardian’da, Times’da, Batılı demokratlar askerin zorunluluklarından dem vuruyorlardı. BBC ilk solcu idamlarını “Ordu terörizme karşı kararlılığını ortaya koydu” diye haber geçti. Almanya’da yayımlanan Zeitung adlı gazetelerden biri Kenan Evren’i “Babacan bir profesöre” benzetti.

Çetin Altan da işte bu darbeci gazetenin gün atlamaksızın devamlı döktüren usta köşe yazarıydı. Sadece çiçekten, böcekten, etekten ve petekten laflamıyordu, ara sıra siyasi, toplumsal derin konulara değiniyordu. Ve tabii darbeyi destekliyordu:

“İş başına gelen Sayın Ulusu hükümetinin yıllardan beri birike birike çığlaşmış karmakarışık sorunlarla uğraşmak zorunda olduğunu bilmeyen yoktur. Bu sorunların ne kadarı gerçekten çözülürse, o dahi küçümsenemeyecek bir başarı olacaktır. Ancak bu arada Sayın Ulusu hükümetinin bir de şansı vardır, bazı pratik alanlarda klasik hükümetlerden daha radikal olabilmek.

Bu olanak, yerinde ve olumlu bir biçimde kullanıldığı takdirde, ilerde dahi unutulmayacak, büyük önemde toplumsal anıtlar yaratılabilir.” 26.9.1980

Şaşırdınız değil mi? Ortada şimdiki gibi bir günlük yoktu, darbenin kendisi vardı ve bizim Altan kardeşlerin sevgili babaları böyle şeyler yazıyordu. Baba Altan (Baba Karamazov veya Kral Laios vs. vs.) darbeye açık desteğini bununla bırakmamış, 20.1.1981 tarihli makalesini bütünüyle askeri müdahalenin gerekliliğine adamıştı. Kısacık bir parça:

“Ordu yönetime geldiği sabah, ben Montpellier’de belediye başkan yardımcılarından bir dostumun evinde misafirdim. Olayı ajans haberlerinden duyarak o bana bildirdi.
Ağzımdan çıkan söz şu oldu:
Başka da çaresi yoktu.”

O sırada Ahmet 30, Mehmet 27 yaşındadır ve bu satırları okudukları anda dünya başlarına yıkılır. Babaları, korktukları ve ölesiye sevdikleri o büyük adam bir darbeci midir yoksa? İlk isyan o günlerde patlar. Ne kadar çekinseler de ikisi bir olup o büyük otoritenin karşısına dikilme cesaretini toplarlar. Çünkü ne de olsa onlarda da babalarının kanı bulunmaktadır ve bu kan kişiye sonuna dek giden bir “yüz cesareti” kazandırmaktadır. Şunları haykırırlar:

“Baba! Bugüne dek bizi ezdin. Tüm güçlü, ulu babalar gibi görkeminle bizi ezdin. Evet, gittiğimiz her yerde kapılar önümüzde açıldı sayende. Evet, hiçbir şey üretmeden biz de küçük birer otorite olduk şimdiden. Ama her yerde, ‘Bunlar babalarının tırnağı bile olamazlar’ aşağılamasıyla karşılaştık. Artık yeter. Hele bu darbe makalelerinden sonra bağları koparıyor ve seni babalıktan reddediyoruz.!”

Her zamanki alaycı üslubuyla yaklaştı Baba Altan, oğullarına:

“Yahu çocuklar, saçmalamayın. Darbeyi falan desteklediğim yok, ben aldığım paraya bakarım. Maaşım iyice arttı, enseyi karartmayın. Bu parayla hepimiz krallar gibi yaşarız. Yarın gün değişir, farklı şeyler yazarım. Okuyucu salaktır, üç günde unutur, ne verirsen yer.”

“Tanrılar aşkına, ama bu iki yüzlülük!” diye bağırdılar küçük Altan’lar. Daha doğrusu körpe yüreklerindeki bu tiz çığlığı açığa vuramadılar. Baba Altan bir kez daha ezmişti evlatlarını. Onları bir kez daha ikna edip susturmuştu. Zaten küçük Mehmet babasının yüzüne bile bakamıyordu başından beri. Arkasını dönmüştü, kara ensesi görünüyordu. Baba Altan’ın ünlü “enseyi karatmayın” vecizesi tam da bu an ortaya çıkmıştı.

Ama oğullar orada birlikte karar aldılar. “Babamızınkine hiç benzemeyen bir tarz tutturacağız ve onun otoritesine başkaldırdığımızı bir gün göstereceğiz! Bunu öyle bir şekilde yapacağız ki kimse fark etmeyecek! Hatta birkaç yıl darbeci gibi davranacağız. ”

Evet, oğul Altanlar babalarına hiç benzemiyordu ve Baba Altan en çok buna yanardı dostlarıyla sohbetlerinde. Derdi ki: “Bilirsiniz en nefret ettiğim şey köylülüktür, heyhat! bizim oğlanlar tam da köylüye benziyorlar.” Doğruya doğru, Çetin Altan tam bir modernleşmeciydi. Neredeyse her yazısında bundan bahsederdi. Altan kardeşlerde, emekçilikleri, saflıkları, doğaya yakınlıkları anlamında değil ama tutuculukları, faydacılıkları bakımından köylülüğe sempati bu şekilde doğdu. Çetin Altan fanatik bir Kemalistti. Küçük Altanların Kemalizm düşmanlığı bundan kaynaklandı.

“Kemalizm ‘Batı’ya boyun eğmeden Batılı olmak’ diye değerlendirilir ki, biz de bu tanımlamanın doğruluğuna yüzde yüz inanmaktayız.” Ç. Altan, 30.1.1981
“Kemalizm Bir Fasarya Değildir” (10.11.1980 tarihli makale başlığı)

Çetin Altan, Osmanlı’dan tek kelimeyle iğrenirdi. Anti-emperyalist tepkiyle değil, yaşam ve idare anlayışı açısından:

“Türkiye’nin uluslar arası tribünlerde hak ettiği sempatiyi bir türlü yeterince sağlayamamasının baş nedeni, Osmanlı öfkesiyle acımasızlığının asıl kurbanının, Türk toplumunun kendisi olduğunu görüp gösterememiş olmasıdır.
Atatürk her konuşmasında özellikle bu durumun altını çizer ve padişahların tutarsız keyifleriyle psikopatolojik kaprisleri uğruna halk yığınlarının nasıl ziyan zebil edildiğinin ayrıntılarına kadar girerdi.
Biz Atatürk’ün ortaya koyduğu bu kesin açıdan cumhuriyetçiliği alabildiğine sulayıp güçlendireceğimiz yerde, öfkesiyle acımasızlığı durmadan eleştirilmesi gereken kardeş, oğul, torun ve elliye yakın sadrazam katliyle yüklü bir monarşinin övgüsüne, neredeyse dört elle sarılmaya yöneldik…
Şu Osmanlı safsatasından kendimizi doğru dürüst arıtsak ve monarşinin öfke ve acımasızlığına, cumhuriyetçiliğin hümanizması ve bilimsel soğukkanlılığıyla, yeniden bakmaya başlasak –ki Atatürk dönemi de böyleydi- kendi içimizde de dışımızda da taptaze bir baharın, gönlümüzü her zaman daha çok yüceltecek yeni meltemlerini çok hızlı duymaya başlarız.” 14.3.1981

Demek ki küçük Altanların yolu belirlenmişti: Osmanlı sempatisini yaymak.

Çetin Altan dinciliği fena aşağılardı:

“Çağdışı bir felsefeyle hiçbir ileri hamle yapılamaz. Şayet Abdülhamit’i vaktiyle Said-i Nursi’ye benzer biri devirseydi Türkiye çok ileri bir sıçrama mı yapmış olacaktı.” 6.11.1980
“ ‘Dinselliğe ve geleneklere karşı çıkmak’ suçlaması, modası çoktan geçmiş bir ortaçağ suçlamasıdır.” 21.11.1980

Demek ki, dinci muhafazakarlığa her ne pahasına arka çıkılacaktı.

Küçük Altanlar 1980’de aldıkları kararları adım adım uyguladılar. Amaca giden yolda aptalca ilkelere sadık kalınmayacak, yükselinceye dek şeytanla işbirliği yapılacaktı. İşbirliğinde öyle ustalaştılar ki, hem darbeci babalarıyla aralarında sorun yokmuş gibi davrandılar, böylece varlığından, yetkesinden yararlanabildiler hem müstakbel darbecileri ürkütmediler. Mehmet Cumhuriyet’e yazdı, Ahmet Cumhuriyet’in Yunus Nadi ödülünü kazandı.

Üne, yetkeye, babanınkinden ayrı bol paraya giden yol açılmıştı. Parola: “İlerde bir gün darbeye karşı çıkmak için darbeci görün!” diye saptandı. Altan romanlar yazdı. Bu romanlarda devrimcileri kedinin şeyine sokup sokup çıkardı. “İt” yerine “kedi” diyoruz, çünkü Ahmet, Türkçe’yi iyi kıvıramadığından o deyim aklında bu şekilde kalmıştı ve aynı nedenle söz konusu anlatımları da bayağı bir zorluklarla yüklüydü. Ancak önemli olan içerikti zaten. Devrimciler güya darbeye karşı direnmeye çalışarak darbenin varlığını meşrulaştırıyorlardı. Dahası, kanlı ve kansız biçimde ölerek, işkence görüp, hapishanelerde sopadan geçirilerek darbecilerle sado-mazoşist ilişkiler kuruyorlardı. Ahmet’in vicdanı böyle pespayelikleri kaldıramazdı. Gerçek Marksist kendileri olduğu halde gençlik dönemlerinde hep sindirilmişler, sinik ve kinik kalmışlardı o sözde sosyalistler yüzünden.

Bazen korkunç trajediler tarihsel dönüşümlere yol açarlar. Altan kardeşler de kendilerini gösterdiler, görüldüler, daha çok gösterildiler ve tarihsel bir dönüşümün başlatıcıları arasına adlarını yazdırdılar.

Peki gerçekten bir askeri darbe yapılırsa? Birileri diyor ki: “Emin olun, biz gene hapsi boylarız, bu karakterler yine yerlerini korurlar.” Olabilir. Demokrasi için bazen darbeci kılığına girilebilir.

Yeni bir Altan çıksa da bu müthiş ailenin romanını yazsa.

(*) Diziyi hazırlayan Emin Çölaşan, gazetenin sahibi yine Aydın Doğan.