30 yıl sonra da bahsedilecek dergi

01/01/2010 Cuma
30 yıl sonra da bahsedilecek dergi

Tüm Zamanların En İyisi: Sanat Cephesi. Bilgisayarda derginin pdf biçimini gördüğümde bugünkü yazıma böyle bir başlık atmayı düşünmüştüm. Çarşamba günü matbaadaki asıl halini gözden geçirdiklerinde arkadaşlar yana yakına beni aradılar. Fotoğraflar kapkara çıkmış! Basım sırasında başında durmadığımızdan yeni bir amatörlük kurbanı olmuşuz. Yeniden çıkışla birlikte iki sayıda iki büyük hata. Üstelik önceki sayı gibi bu sayı da, hem bizden hem de dıştan kaynaklanan ciddiyetsizliklerden yine geç ulaşacak okurun önüne.
Yayın kurulu toplantılarımızda arkadaşlara, dergimiz ve bazı dosyalarımız için “Bunlar 30 yıl sonra da bahsedilecek çalışmalar” diyorum. Onlar da sanırım gaz verdiğimi ya da yüksekten attığımı geçiriyorlar akıllarından. Elbette işinizi ciddiye almalısınız ve büyük düşünmelisiniz her alanda, o ayrı konu. Ama kültür sanat dergilerinin yarım asırlık tarihinden çoğunu gördüm, inceledim, okudum. Şimdi çıkan 35. sayımız gücünde bir içeriğe rastlamadım. Sözünü ettiğim biçimsel kusuru işlemeseydik, rahatlıkla ilk düşündüğüm başlığı atardım ve doğruyu yansıtırdı.

Bu içeriğe hiçbir sanat-kültür dergisinde ulaşmadınız, ulaşamazsınız. Bu isimleri aynı dergide aynı sayıda belli konular etrafında başkası toplayamadı, toplayamaz. Bu konuları başkaları böylesine gündeme getiremez, getirmedi. Üstelik söz konusu güçlü içerik okuyucuya algılarını, zihnini açacak bir akışkanlıkla veriliyor, üç yüz beş yüz kişiyi hedefleyen bir yapışkanlıkla değil.

Bazılarını öne çıkararak öteki yazarların ve yazıların pırıltısını gizlemeyeyim ama, iki dosya konusunu vurgulamadan edemiyorum: Çeyrek asır sonra Küfür Romanları’nın yeniden gündeme gelmesi, Yalçın Küçük ve Latife Tekin’le aynı sayıda söyleşiler. Latife Tekin’in başka bir boyuttan seslendiği ve duygudaşlıkla yaklaştığım “Bir zamanlar hayvansever insandım, insansever hayvan oldum yaza yaza...” cümlesi bile ayrı bir dergi dosyası yapmayı hak eden “nüans”. Tabii, Din ve Sol ilişkisinin ele alındığı dosya ve yazarları, Marksistlerin ve sol Müslümanların birlikte sesi.
Böylesi hiçbir zaman yapılmadı.

Bir kuram ortaya atarsınız, bir şiir yazarsınız, bir parti kurarsınız ve eğer işinizde yetkinseniz ve işiniz de çok yetkinse, bunun büyük önemini fark eder ve gösterirsiniz. Sizinle birlikte bazı uzmanlar ve küçük bir kitle de aynı ışığın gizilgücünü görür ve arkanızda durur. Ama bu asla yetmez. Çok daha fazla uzmanın ve büyük kitlelerin de zaman içinde o ışığı fark edebilmesi gerektir ki, savınız kanıtlansın. Aksi halde iddianız büyük çoğunluğu oluşturan öteki sahte iddialarla birlikte çöpe atılır. Ali Mert’in kulakları çınlasın, gerçi bu da kesin ölüm değildir otuz yıl sonra birileri bu iddiayı çöpten çıkarabilir.

Azıcık sıkışık olmuş sayfa düzeni yine, ufak tefek yerleşim kusurları yine var. O yöndeki eleştirilere hak vermekle birlikte, “Bugüne dek okuduklarınız sayfa düzeni açısından daha mı güzeldi!” diye karşı soru sorduğumuzda biz daha haklı çıkıyoruz. Ustaya nazire, ben de soruyorum: “Okumamakta bahane üreten dostların bir bakışta tüm dergiyi beynine almasını sağlayacak bir sayfa düzeni yaratabilir misin Ulaş?” Dağıtımda yine sorunlar var ve olacak. Bu konuda okurdan daha fazla militanlık bekliyoruz. Eski Rusya’da, diyelim Petersburg’da çıkan bir dergiyi, türlü tehlikeleri göze alıp altı ay sonra uzak şehirlere getirtebilen aydınlar bayram ederlermiş. Bizdeyse sokağındaki bayide dergiyi bulamayan arkadaşlarımız, “Ne biçim dağıtım bu” diye bağırmaya başlıyorlar.

Başında Lenin’le tam tekmil Bolşevik Parti’yi şimdiki Türkiye’ye getirin, devrim yapamaz. Hoppala, buraya nasıl atladın, diye sorabilirsiniz. Devrim öncesi Rusya bir aydınlanma yuvası. Orada ideolojiye, felsefeye, sanata büyük önem veriliyor, tam da hayattaki aslı kadar, ne eksik ne fazla. Bizdeyse siyaset yanında sanat hala küçümseniyor. O yüzden “Salt sanat değil bu dava” diye yineleyip duruyorum, bu kültür davası, felsefe, ideoloji davası. Egemenlerin ellerindeki ideolojik silahlar eskisinden yüz kat ileri, bizimkilerse eski Rusya aydınlarınınkinden yüz kata geri.

İyi romanların 1000-1500 sattıklarında “başarı”larından söz edilen, on yıllardır tek bir devrimci uzun metraj çekilmemiş bir ülkeden söz ediyoruz. En iyi devrimcilerimizin, günde üç dört saat yaptıkları siyaset dışındaki yaşam kesimlerinde kendilerini kapitalist kültür alışkanlıklarının huzur verici kollarına bıraktıkları ortamdan.

Eylemden dönen işçi kolasını içiyor, yerli dizisini seyrediyor, kitap dergi okumayıp kahveye maç izlemeye gidiyorsa biraz daha cebi para görenler çocuğunun okul taksitine, alacağı yeni laptopa, gitmeyi planladığı herkesin gittiği geyik filme kafa yoruyorsa burada düzen değişmez arkadaşlar.

Onun için şu dergiye sahip çıkalım derim. Geçende ben de o geyik filmlerden birinden harika bir söz kaptım: “Yavaş Düzgündür, Düzgünse Hızlıdır!” Buraya uydu mu uymadı mı siz takdir edin, ama ben de ondan esinlenip şöyle bir şey buldum, benzerleri zaten vardır: “Amatörlük Maliyeti Düşürür, Maliyeti Düşürmek Çok Daha Pahalıya Mal Olur.”