Sınıf Oluşturmak

08/12/2008 Pazartesi
Sınıf Oluşturmak

Krizin geleceğini halef selef ABD başkanları netleştirdiler. Her ikisi de henüz en kötüsünün yaşanmadığı noktasında birleştiler.

Türkiye açısından ise IMF'nin reçetesi fikir verici: 2009'da sıfır büyüme, KDV'nin yükseltilmesi ve sosyal harcamaların kısılması. Bunlar işsizlik ve yoksulluk demektir.

İşçi sınıfımız, bu sıkıntılı süreci, kendi çıkarlarından habersiz ve örgütsüz olarak karşılıyor.

Genç, "1980 sonrası" kuşağının damga vurduğu, muhafazakar, zamlara karşı düzenlenen eylemlere değil de "şehit cenazeleri"ne katılan bir sınıf var karşımızda. Bu sınıfın bireyleri, hayatlarında hiç toplu bir eyleme kalkışmadılar, mitinge katılmadılar, birlikte slogan atmadılar, işyerlerinde sosyalleşme deneyimi yaşamadılar, kendi aralarında politika konuşmadılar, sendikalara değil kahvelere takıldılar, en çoğundan hemşerilik muhabbeti yaptılar.

Bu oluşuma, tüm bu özellikleri nedeniyle sınıf demek bile olanaksız. Ortada bir toplam var, ancak bir karakter, bir oluşum yok.

Sorun bu toplamla sınıfsal nitelikli bir ilişkinin nasıl sağlanacağı noktasında düğümleniyor.

Etnik temelli politikalar doğuda Kürt oylarını toplamaya yarar, ancak büyük kentlerin çeperindeki Kürtler için anlamı sınırlı kalır. Türk işçiler üzerinde ise otoriteryen kişilik özelliklerinin gelişmesine ve faşizan tepkilerin ortaya çıkmasına yol açar.

Böyle bir işçi sınıfı ile laiklik söylemiyle ilişki kuramazsınız. Kendisi zaten muhafazakardır ve bu anlamda söylenilenlerin tümünü kendi varlığına hakaret olarak algılar.

Bu işçi sınıfı yalnızca eğitim düzeyinin düşüklüğü nedeniyle değil, aynı zamanda yabancılaşmışlığı nedeniyle de okumaya ve uzun süre dinlemeye kayıtsız ve yeteneksizdir. Üstelik kavramlaştırma, olayları süreçsel bağlam içinde algılama yeteneği de düşüktür.

Yalnızca, işsizlik, yoksulluk gibi sınıf sorunları üzerinden hareket edildiğinde, geride kalıcı bir iz bırakma, tepkiyi yapısallaştırma şansı yok gibidir. Üstelik, siyaset bu sorunlarla sınırlı bir düzlemde devreye sokulacaksa, sınıfın parlamenter mekanizmalar içinde kazanma şansı olan "alternatif" bir düzen partisine yaslanması kendi adına daha gerçekçi seçenek olacaktır.

Eğer sosyalist mücadele eldeki olanakları maksimum derecede değerlendirerek, düzene karşı bir silah durumuna getirmek zanaatı ise, o zaman, bu nesnel ve öznel sorunlar yumağı içinde bazı fırsatları da görmek gerekir.

Bunlardan birincisi, AKP'nin ve O'nun İslam ekonomisi modelinin bu durgunluk dönemi koşullarına dayanamayacak olmasıdır. Bu ekonomiyi kumarhane kapitalizminin parasal spekülasyonları yemledi. Kumarhanenin kapanmasıyla birlikte Türkiye'deki mirasyedi düzeni de sarsılacaktır.

Burada bizim açımızdan temel hedef, piyasanın islamisinin de piyasanın hası olduğunu gösterebilmektir. Bu bakımdan elimizde bol malzeme vardır, olacaktır.

İkinci olanak ise sınıfın kaçınılmaz olarak ortaya koyacağı tepkilerle ilişkilidir. Ankara Üniversitesi yemekhane emekçilerinin işgali, Samsun'da bir inşaat firmasındaki işçilerin patronlarını rehin almaları, vb. Bu türden örnekler çoğalacaktır. Çoğalacaktır, ama, sınıfa siyasal örgütle gidilmediği ve örgütlenmede ısrarlı olunmadığı taktirde, bu tepkinin faşizme yönelmesi ve/veya büyük bir umutsuzlukla sönmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Dolayısıyla burada karşımıza çıkan faktör örgüttür, siyasal güçtür, kapsayıcı, genelleyici siyasettir. Örgütün yapacağı iş, nefreti düzene yöneltmek, düzen olarak da kapitalizm olgusunu işçinin bilincine kazımaktır. Tek tek sorunlara takılıp kalan mücadele, yetersiz olur, çünkü tek tek sorunlar düzeni ifade etmeye yetmezler.

Böylece tarza ilişkin bir noktaya gelmiş bulunuyoruz: Yukarıda söylenenlerin sınıfın dışından değil, içinden yapılması, hem kimi kısmi kazanımların elde edilmesi hem de sınıfın örgütlenmesi açısından belirleyici önem gösterecektir.

Solun, siyasal örgüt olarak, düzen değişikliğini hedefleyen siyasal bir vizyonla bu eylemlerin içinde doğrudan yer almak, örgütlemek, mevcut potansiyeli çoğaltmak, rahatsızlığı eyleme dönüştürmek, eylem içinde öğrenmek ve öğretmek dışında şansı yoktur.

Önümüzdeki dönemde sınıf kaçınılmaz olarak harp meydanına girecektir. Bu süreçten siyasal ve örgütsel anlamda kazançlı çıkabilmek için, sınıfın meydanda savaş kolu haline sokulması, bunun için de solun bu kervana katılması gerekir.

Bu savaşta yalnızca uzaktan top atışlarıyla düşmanın arkasını ve kumanda mevkilerini dövmek yetmez. Göğüs göğse muharebeyi göze almak mutlak zorunluluktur.